9 Kasım 2020

Evden yana şansım yoook, ağlıyorum derdim çoook


 Geçen gün odamda otururken kedim Kamuran, bi anda durdu, prizi izlemeye başladı. Çamaşır makinesi çalışıyordu banyoda, bi anda o da durdu. Kamuş'a sesleniyorum, kesinlikle bana bakmıyor, prizden gözlerini ayırmıyor. Önce üç harfli gördü sandım, altıma sıçtım yemin ederim. Sonra "vızzzz" diye bi ses, bi koku derken... Hassiktir, priz yanıyor!
Koşup o şalteri nasıl indirdim bilmiyorum. Gidip saçma sapan bi çoğaltıcı almıştım beş tl'ye, caddedeki züccaciyeden. Onun, banyo ile bağlantılı olan kısmı yanmış, prizi eritmiş mahvetmiş. Aklınızda olsun, gidip benim gibi önemli şeylerin ucuzunu almayın. Sonra böyle kıçınızda patlıyor. Yüzde yüz suçlu benim, elektrikçi çağırıp yaptırmam lazım ama beş kuruş param yok. Ev sahibini arayıp söylesem, adam eve geldiği an zaten benim dandiridundik çoğaltıcımı görecek, ağzıma edecek bi güzel. 
Hemmmmen içimdeki şeytan Tolga'yı çıkarıp bi güzel hikaye yazdım. "Çamaşır makinesi biz eve geldiğimizden beri arada duruyordu bi anda, çoğaltıcım da mahvoldu vahh vahhh! Bu prizde bi sorun var bence, hem neden banyodaki makinenin çalışması için benim odamdaki prizin çalışması lazım Hasan Amcaaa, açıklar mısınızzz!" Yüzsüz, çirkef, çaçaron bi insanmışım da haberim yokmuş benim yahu. 
Açtım WhatsApp'ı, çektim yanık prizlerin fotoğraflarını, pat diye gönderdim. Adam hemen aradı tabi, alt katımızda oturuyorlar zaten, "Elektrikçi çağırıp geliyorum." dedi. Ben de odamda salak salak prova yapıyorum. Elektrikçi olayı çakarsa bozuntuya vermemek için mimik falan çalışıyorum. 
Kapı çaldı, elektrikçiyle geldiler. Hızır elektrikçi yemin ederim, 15 dakikada kapıdaydı adam valla. Bana baktı, çoğaltıcıma baktı, bi daha bana baktı, "Böyle ucuz şeyler almayın, Allah korusun kötü bir şey olur." dedi. Ben tam savunmaya geçeceğim, adam eline aldı çoğaltıcıyı, "Bunun yüzünden tabi." diyor. "Evreka evreka!" diye bağıran Arşimet gibi, adam taktı beş tl'lik çoğaltıcıma, "Bunun yüzünden işte, evet evet, bunun yüzünden!" diye aşağılayıp duruyor yavrucağı. 
Ağzımı bile açamadan adam tamir etti her şeyi, ev sahibim ödedi üstelik. Bi utandım bi utandım anlatamam. Elektrikçiyi gönderdikten sonra ev sahibim de aşağı iner sandım ama inmedi. Durdu kapıda, koydu elini beline. 
"Tolgacım, üst katınızı sizden 400 tl fazlaya kiraya vermişler geçen, biliyor musun?"
Başladım içimden ağlamaya. Çıkaracak mı lan bizi ucuza oturuyoruz diye bu evden. Allahım, yani ben senin sevgili kulun değilsem neyinim ya. Bu evden de mi çıkıyoruz, bıktım artık nakliyesini öde, depozitosunu öde, emlakçısını öde... Kutu doldurup boşaltmaktan mahvoldum artık. Hayır, böyle konuşan birine de ne cevap verirsin ki. "Evvettt beybiii, sizi iyi kazıkladık valla." mı diyeyim, "Aaaa, inanmıyorum sen şaka yapıyorsun!" mu diyeyim ne diyeyim. 
"Ama biz kiraladığımızda piyasa böyleydi. Ev fiyatları o civardaydı hep."
Onca cevap arasından bunu seçtim ve söyledim. Korktuğumu da belli etmek istemiyorum, şimdi ters teper bi şey olur. 
"Yok böyle değildi. Siz talebesiniz diye ucuza oldu."
"Hayır, böyleydi."
"Yok, değildi."
Adamla saçma sapan bi sohbete başladık, asla durmuyoruz, kimse yolundan dönmüyor. Bu arada bize yaptıkları indirim 50 tl oldu, dediği gibi bi şey yok...
"Neyse... Sineklik istiyormuşsun, öyle dedi oğlum."
Gelelim o meseleye... Bizim salonun iki penceresi, bir ağacın dibinde, hatta ağacın dalları bizim eve giriyor. E malum, Kamuş zaten uçan kedi sanıyor kendini, her gördüğü pencereden kuşlara atlama isteği var benim akılsız kızımın. Atlayınca onlar gibi uçacağını sanıyor. Ağaçların üstü de her gün kuş dolu, Kamuran pencerenin önünde pusuda! Eve de bu arada ağaçlardan sürekli böcekler giriyor. Garip garip böcekler. En büyük fobim de böcekler bu arada, şu an yazarken bile kaşınmaya başladım desem... Ben de böcekleri bahane edip sineklik istedim. Hem pencere açabiliriz artık, hem Kamuran atlayamaz, hem benim aklım kalmaz yaz aylarında diye. Ama tabii ki asla temel sebebin Kamuran olduğunu söylemedim. Ben de az kahpe değilmişim bu arada...
"Evet Hasan Amca, çok böcek giriyor. Hem kaşınıyorum hem korkuyorum. Taktırın, ömürlük kalsın." 
"Ha yani böcekler için istiyorsun." dedi sırıtarak. 
Ben "Tabii ki evet." derken, Kamuran beyinsizi açık pencereye doğru bi zıpladı, ben bi bağırdım... Bütün foyam meydana çıktı maalesef. Hasan Amca bana baktı baktı, "Sana bu iyiliği evcil hayvanın için hiçbir ev sahibi yapmaz, unutma." dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. "Neyse, hadi görüşürüz, sineklik için aradık bi iki yer, gelir alırlar ölçüyü yakında." dedi. Çıkarken teşekkür edip "Senin bi isteğin var mı?" diye sordum. "Şalgam istiyorum Adana'dan." dedi ve gitti. 
Ev arkadaşımla oturup düşünüyoruz günlerdir, bu evden de çıkmak zorunda kalır mıyız diye. Bu arada şalgamı sipariş ettim, şalgam geldi ve hemen götürdüm. Bi mutlu oldu anlatamam, adamın gözleri parladı yeminle. Verirken "Sen de bizi unutma bak." dedim, "Hiç aklımdan çıkmıyorsunuz ki." dedi sırıtarak. Ev arkadaşım da İzmir'den zeytinyağı sipariş edecek gelecek ay. Mart'ta sözleşme yenilenecek, Mart'a kadar adamı hediyelere boğmayı düşünüyoruz. Yoksa bu evi de kapatacağız sanırım, umarım bize bu kötülüğü yapmaz. 

NOT: Heyytt bee, başlığa bak. Popstar zamanı. Abidin, Firdevs, Bayhan... Bütün defterlerim Firdevs ve Abidin'in fotoğraflarıyla kaplıydı. Bi an duygulandım şimdi. 

18 Ekim 2020

5 senelik kalp sancısı, bir diş çekimiyle biter mi? Bitiyormuş.

Virüs yüzünden üniversiteler 3 haftalık (sonradan aylaarca süren) tatili vermeden 3 hafta önce...
Bütün gün klinikteydim, sabahın sekizinden dörde kadar alnımda stresten oluşmuş damlacıklar halindeki terimle hasta bakmak keyifli ama aşırı yorucu. Eve gider gitmez koltukta sızıyorum. Bi de, kendimden asla beklemediğim bi performansla koşturuyorum. Hey gidi heyyy, Adana'da kıçını kaldırıp yan koltuktaki kumandayı almaya üşenen ben, şimdi hastane koridorlarında mor üniformayla bi o kata bi bu kata koşturup duruyorum. Bu arada vizelere çok az kaldı ve hiçbir bok bildiğim yok. Zaten salı perşembe yorgunluktan koltuktan kalkamıyorum eve gelince. Diğer günler.. Ne yalan söyleyeyim, hava çoook güzel bu sene, odaklanmayı geç, o sandalyeye kıçımı kırıp oturamıyorum bile. 
Spotçudan aldığım ikinci el kanepede yastığa sarılmış uyurken, telefonuma bi mesaj geldi. Normalde sessize alır öyle uyurum, titreşimde kalmış. O mesajdan önce de onlarca mesaj var bu arada, niyeyse ona uyandım. Gözümü az çok açabildim, yüzümün her bölgesinin şiştiğini o kadar iyi biliyorum ki, aynaya baksam tipime ağlayabilirim. Saat de gece 12 olmak üzere, 5 saattir uyuyorum resmen, ayı mıyım neyim. Zaten sabahın 6'sında kalkacağım tekrar, şu mesajlara cevap verir, öyle uyurum diye düşündüm.
Mesaj, bi numaradan, rehberde kayıtlı değil. Sonu o kadar tanıdık ki numaranın, "Tolga nasılsın?" yazmış sadece. Mesaja tıklamamla o açılamayan gözlerimin fal taşı gibi açılması aynı anda oluyor. Hassiktir, şaka mı bu lan! Koltukta hemen toparlanıp oturma pozisyonuna geçiyorum, mesaja tekrar bakıyorum, gönderenin fotoğrafına tıklayıp duruyorum. "Ne alaka, lan acaba rüyada mıyım, yok canım o değildir, ona benzeyen biridir!" diye düşünüp duruyorum ama o! 
İki sene burada arkasından ağladığım, uğruna yazılar yazıp Tolga Tilbe olduğum, mesaj atsın diye binbir takla attığım, o dönemde buluştuğum herkese hikayemi ve hisettiklerimi anlattığım, kalemim kırılsa "O benim hayatımda olmadığı için bu kalem kırıldı!" diye ağladığım, şarkı listemi Rihannalardan Nazan Öncellere çeviren... O işte. O lan o! 
Aradan çok uzun bi süre geçmiş artık, hissettiğim şey sadece şaşkınlık. Ben hikayemi 'olduramadıklarım' rafına kaldırıp önüme bakmışım, birileri gelmiş birileri gitmiş, yerler mekanlar değişmiş, gömeceğim kadar derine gömmüşüm. Şimdi, neden bu...
"İyiyim, sen nasılsın?" yazıp gönderdim. 
Ya bi şey söylemem lazım. Cevap beklerken tabi ki en yakın arkadaşlarımı aradım! Bunun kuralı bu değil midir ya, hayırdır yani! O üç dakika içinde onlarca tahmin geldi. "Yaaa, böyle olur işte, bak pişman oldu yazdı yıllar sonra!"lardan "Ne çıkacak altından acaba, kesin vardır bi derdi!"lere kadar, herkes bi şey söyledi. Son arkadaşımın da telefonunu kapattıktan sonra "yazıyor..." çıktı. "İyi ben de nolsun." yazdı ve yıllaar önce konuşurken gönderdiğim bi mesajı alıntılayıp "Bu teklifin hala geçerliyse dişim çok ağrıyor." yazdı.
Yani şu koca kafamın içindeki olmayan beynimi var ya! Zamanında bi konuda konuştuk, yardımcı olmuştu, ayıp olmasın diye "Dişinde bi problem olursa söyleyebilirsin, ben hallederim randevunu okulda." yazmışım. O zamanlar bunu yürümek amacıyla yazmıştım muhtemelen ama o zamanlar ulan! Ben onun üstüne 1 ev 1 telefon değiştirdim, bütün mesajlar numaralar gitti, sen bana gelmiş o mesajı alıntılıyorsun! 
Ne yapsam, ne desem... Ret mi etsem... Yok yok! "Benden haber bekle." yazıp sonra hiç haber vermesem mi, çok mu hayvanca olur ya. "O mesaj zaman aşımına uğradı bebeğim, kusura bakma." yazıp göz kırpan emoji mi göndersem, oha Tolga bi dur! Kibarca şikayetini sorup ona göre yol izlemek daha mantıklı sanki. Sordum, anlattı.
Bi anlatıyor, ne problemli ağız bu yahu. Eğer yardım etmeyi kabul edersem, sık sık kliniğe gelecek sanırım. Offf, bu nasıl bi sınav bu gece gece. Kendisi için asistanlarla konuşup randevu alacağımı söyledim, sohbeti böylece bitirdik. Ha, o gece böyle bitti mi diye sorarsan, kesinlikle hayır. Alara'yı aradım ve saatlerce bu konu üzerine hipotezler kurduk. "Hıııh, şuna bak, neden evine yakın kliniğe gitmiyor da sana yazıyor? Pardooon da yok mu bunun dişçi arkadaşı, gitsin ona yazsın. Sizin arkadaşlığınız mı var yani, iki yılda bi anca yazışıyorsunuz. Biliyor tabi sen yardım edersin işte, tabi sana yazar! Etmesen mi acaba yardım, ayarlayamadım mı desen!" Bu cümlelerin bütün versiyonları saatlerce aramızda döndü, en son gece 3'tü sanırım, öyle uyuyabildim. Nasıl hissettiğimi kesinlikle bilmiyorum, iyi veya kötü mü, onu da cevaplayamıyorum. Telefonu kapatıp kafamı yastığa koyduğum an dediğim tek şey, kocaman bir özet ve üst başlık: "Ne gerek vardı?"

İki gün sonra...
İlayda'yla okulun kahvecisinde kahve içiyoruz. Tanıdık bir cerrahi asistanı var, onunla konuştum, "Haftaya gelsin sabahtan, halledelim işini." dedi. İlayda da Alara gibi, "Ne gerek var, ayarlayamadım de." diyor ama ben de herkese fikrini sorup kendi dediğini yapan o salaklardan olduğum için sadece kafa sallıyorum. Laktozsuz süt bittiği için normal sütlü kahve almak zorunda kaldım bu arada, karnım davul gibi oldu, ona da ayrı bi stres yapıyorum, kafenin ortasında saçma sapan bi şey yaşanmasından korktuğum için. Lanet olsun laktoz intoleransıma! Şu stresli günlerimde bir de gazımla uğraşıyorum ulan!
Mesaj attım, "Ayarladım randevunu, beni müsaitken ara da prosedürü anlatayım." yazdım. "Arıyorum birazdan." yazdı, sonra da aradı. 
Yıllar sonra sesini duymak çok garip geldi. Aklım hep o eski halime, yaşadıklarıma gidiyor. O berbat, kafamı sürekli tavanına vurduğum çatı katı evim... İnternet bağlatacak param yoktu diye bi kahvehane bulmuştum hani. Dayılar nargile içip küfrederek okey oynarken ben yanda acılar içinde müzik dinleyip yazı yazıyordum. İstanbul'da ilk ayım, kimseyi tanımıyorum, bi de üstüne içimde sürekli Yıldız Tilbe çalıyor, offfff, yazarken bile içim fena! Sanırım bunlar aklıma geldikçe ben garip hissediyorum. O dönemdeki Tolga çok değişti, şükürler olsun büyüdü, olgunlaştı, öğrendi ama kim olsa bi tuhaf olurdu sanırım. Fazla tepki vermiyorum bence. Sonuç olarak, haftaya görüşüyoruz. Stajdan izin alıp bütün gün ilgilenmem lazım. Sabahın köründe gelecek, baya torpille, en erken randevuyu 2 sene sonraya veren okulumda onu öne alacağım, genel muayenesi yapılacak. Kıçımı öpse az vallahi!

Gelişine 1 gün kala...
"Şimdi sen osun, ben benim, tamam mı? Ee, nasılsın, hayat nasıl?"
"Böyle sormasan mı acaba, çok mu samimi ya... Nasıl gidiyor mu desen direkt?"
Burak'ın yatağında, bir uçta ben oturuyorum bir uçta o oturuyor, yarın ne konuşacağımın provasını yapıyoruz. Yeni eve taşındık, daha eşya yerleştiremedim, her tarafı bok götürüyor ve kutular orada bize göz kırpıyor. 
Uzun uzun konuştuk, vereceğim imaj şu: O günlerin üzerinden çok zaman geçti, ben olgunlaştım, senin benim diğer hastalarımdan bi farkın yok. Okul çok yoğun olduğu için genelde koşturmacayla geçiyor, artık meşgul ve kendine güvenen cool bi herifim ben! Ne heyecanı canım!
Burak'ın odasından çıkıp uyumaya gitmeden önce soruyorum: 
"Ya Burak, acaba hayatında biri var mıdır? Sorsam mı? Yemin ederim merak ediyorum, başka bi derdim yok. Bunca yıl olmamış aramızda bi şey, bi beklentim de yok açıkçası, sadece merak."
"Tamam gel hadi, otur şuraya. Konuşalım bunu da."
Yatağa koşuyorum tekrar.
"Hadi, şimdi sen osun, ben benim. Ee, sevgilin var mı?"
"Tolga, off böyle sorulmaz. Cool ol biraz, yandan gülerek, konusu gelirse 'Eee, sende var mı birileri?' falan de."
"Tamam! Ben ne cevap vereyim o sorarsa? Kimse de yok ki lan bende, bi kişi bile."
"Aa, olmaz, uyduralım! Bak şöyle de..."
Bunu da konuşuyoruz ve yatağıma gidiyorum. Beklediğimden de hızlı uyuyakalıyorum. 

Geldiği gün...
Stajdan izin aldım, normalde çıkmak yasak ama asistanla aram iyi diye çıkabildim. Bi iki kere uğrayacağım bi sıkıntı olmasın diye, o kadar. İlayda'nın hastası ve stajı olmamasına rağmen benim için okula geldi, eğer sohbet akmazsa onu arayacağım, yanımıza oturacak kahve içerken. Açıkçası sohbetin akmayacağını düşünüyorum diye İlayda'yı ayarladım, çünkü eğer aksaydı zaten beş sene önce bizim iş hallolurdu, anladın mı? 
Mesaj geldi, "Ben geldim, kahvecide bekliyorum seni." diye, aşağı indim. Hadi Tolgaaa, o eski salak çocuk değilsin artık! Bildiğin meslek sahibi olmak üzeresin, üstünde çok güzel bi ameliyat forması var, kendinden emin ol! Bunun yanında bi bölüm daha bitirdin sen be, senaryo okuluna bile gittin! Öyle boş beleş adam değilsin, Japonca bile biliyorsun biraz be oğlum, sakin ol, hadii! 
Sarıldık, parfümü aynı hâlâ. Hoş geldin'ler bi şeyler, bendeki bu Seda Sayan halleri ne olacak yahu. Az cool ol be, ne bu samimiyet! Yol sorduğun teyzeye de aynı samimiyet, ona da! Sıçacam çarkına vallahi! 
"Önce ilk muayeneye gidiyoruz, röntgenini çektirelim. Ağrın var mı?" falanlar filanlar derken sohbet etmeye başladık. Röntgen bölümünde samimi olduğum bi çocuk var, şükür buralardaymış. Hemen kenara çektim, anlattım durumu, aldılar içeri. Sonra da muayene olmaya diğer odaya geçtik. Burada yapılacak bütün işlemleri bilgisayara giriliyor, ablayla beraber bakmaya başladık. Tahmin ettiğim gibi, buraları mesken edecek kendisine, belli oldu. Abla birini ayarlayıp ayarlamadığımı sordu, "Hallettim, randevusu var birazdan, cerrahiden arayacaklar beni." dedim, çıktık odadan. 
Kahveciye indik tekrar. İlayda'ya yazdım, o da peşimize geldi hemen, oturduk muhabbet ediyoruz. İkili muhabbet edesim gelmedi, konu biter diye mi korktum, konuşamam diye mi, bilmiyorum. Sohbet gayet akıyor, gülüyoruz eğleniyoruz. Beklediğimden de iyi gitti. Sadece birkaç küçük done var anlatmak istediğim, onlardan bahsedeyim. 
Konu olsun diye ev değiştirdiğimi söyledim, daha doğrusu İlayda yolunu yaptı, ben devam ettirdim. Ne bi merak, "Aaa nerdesin, kimlesin?" sorusu, "Neden ev değiştirdiniz yahu?" gibi bi tepki; hiçbiri yok. Öylece durdu. 
Yine İlayda açtı konuyu, senaryodan filmden kurstan. Yine sessizlik, sadece ben ve İlayda konuştuk o kadar. Yani çok affedersiniz ama insan düşmanı bile olsa merak eder, iki irdeler yahu. O dakika zaten bendeki o geçmişten kalabilme ihtimali çok az olan bi kıvılcım sönüverdi. 
Telefonuna bakıp duruyordu arada, mesaj beklediği biri var gibi geldi. O sorunun tam sırası! Burak'la evde boşa prova yapmış olmadığımızı düşünerek, deriiiin bi nefes alıp "Ee, sen anlat bakalım, sende var mı birileri?" diye sordum. "Var, 9 aydır bi ilişkim var." dedi gülümseyerek. 
Sakın Tolgaa, yüzünü düşürme, sakın! Sakin olur musun, yüzüne hemen bi gülümseme yerleştir! Çabuk diyorum sana! 
"Yaa öyle mi, çok sevindim, 9 ay iyi bir süre gerçekten."
"Sende var mı peki?"
"Açıkçası konuştuğum birileri var ama okul çok yoğun, sen de şahit oldun. Kimseyi ilgisizlikle üzmek istemem, o yüzden resmiyette pek bi şey yok." özetli, saçma sapan bi cevap verdim. İşin doğrusu, konuştuğum bir kişi bile yok, deprem korkusuyla ev değiştirmişiz haftalardır onunla uğraşıyorum, aklımı o işlere veremedim bile. 
Ben sigara içmiyorum normalde. Yani ortamdan ortama, belki alkolle o kadar. Hayatımda ilk kez canım deli dehşet sigara istedi! "İlayda," dedim, "Sigaran var mı?" İlayda sigara uzattı. Sigarayı içmiyorum, yiyorum resmen, üçüncü saniyede ikinciyi istedim. O bile şaşırdı bu arada, "Sen içmiyordun sanki?" dedi. "Yaa, aynen, koktu bi canım istedi yahu." gibi yine sıfır zeka kokan bir cevap verdim ve ikinciyi de bitirdim. O anda cerrahi katından aradılar ve yukarıya çıktık, dişini çekmeye. 
Yazı çok uzayacak, orada olanları anlatmayayım. Asistanla beraber çekimini yaptık, asistan reçete için kalktığında ben de ortalığı topluyordum. Koltuktan kalktı, öylece bakıyor. Neden bilmiyorum, birden bir şey söylemek istedim. Eğilip "Vay be, 5 sene önce karşında titriyordum. Şu an sen burdasın ve ben dişini çektim, hayat çok garip." dedim. Ağzında tampon var, konuşamıyor bile, "Aynen öyle." dedi, gülümser gibi oldu. 
Daha sonra asistan geldi, reçetesini verdik ve yolcu ettim. Sarıldı, çok teşekkür etti ve gitti. 

Onun gitmesiyle beraber 5 senelik kalp sancım, 5 sene önceki acım, kederim, duygularım, yaptığım saçmalıklar, o çatı katı evim, o kahvehane, zırlamalarım, sendelemelerim, düşmelerim ve kalkmalarım; hepsi gitti. Bu uzun soluklu hikayenin de sonu böyle olacakmış demek. En iyisi, en güzeli oldu; şimdi onun için düşündüğüm ve dilediğim tek şey ilişkisinde mutlu olması. 
"Zaman her şeyin ilacı." o kadar kadersiz bi cümle ki. Doğruluğu, hep o ânı kurtarmak için söylenmiş gibi görünmesiyle sürekli çarpışıyor. Sen, eğer üzgünsen, n'olur bu kadersiz cümleyi inanarak oku. Sana, laf olsun diye, şu ânını kurtarmak için söylemedim. Tecrübeyle sabit, geçiyor. Bazen çivi çiviyi sökerek geçiyor, bazen böyle, bazen kendiliğinden. Bir sene önceki ben, bunların olacağını bilmiyordum, bir sene sonra da ne olacağını bilmiyorum. Yaşadıkça, hep daha farklısı, daha maceralısı karşıma çıkacak. İyi ki yaşamışım, bunların hepsi beni ben yapacak nasılsa. Seni de öyle. Söz.
   

30 Mart 2020

İstanbul bugün yorgun, üzgün ve yaşlanmış, biraz kilo almış...

Taşındık. Dünyanın en garip taşıma şirketlerinden biriyle hem de. Adamlarla öğlen 2'de gelmeleri için anlaşmışız. Daha evin bi kısmı duruyordu, oraları da toparlayıp bekleyecektik. Sabahın köründe telefonum çaldı, daha beynimin bi lobu uyuyordu o derece sabah. Açtım, "Kimsiniz?" dedim, "Abi aşağıdayız biz bekliyoruz taşınmak için." dedi. Bi doğruldum, "Biz öğlen 2'ye anlaştık, neden şimdi geldiniz?" diye sordum. Nefes alışı, verişi, bekleyişi. Salak adama bak, sanki ben dedim beni yanlış anlayın da erken gelin diye. 2'de bekliyorum, diyip telefonu kapattım.
Ondan sonra aldı mı beni bi korku. "Ya adam gelmezse, ya bana sinir olduysa. Ayyy depremde başımıza yıkılacak apartmandayız, ya deprem olursa. Sesinde bi sinir mi vardı, başka yeri mi arasam?" derken beklemekten başka çarem olmadığını anladım. "Bari sabahın körü, gideyim de elektriği suyu üzerime alayım." diyip çıktım evden.
Aklıma ilk evim geldi İstanbul'daki. Metro kullanmayı akıl edemiyorum, daha doğrusu binersem kesin kaybolurum diye evin oraya gelen tek otobüsle istediğim yerlere gitmeye çalışıyordum. Evden Kadıköy için 51 durak gidiyordu otobüs, ben içinde tın tın tın saatlerce. Yeni taşınmışım, o zaman da bu Tolga Tilbe olduğum insan var, beni yeni reddetmiş. Her bulduğum köşede ağlayarak Yıldız Tilbe, Nazan Öncel, Göksel dinliyorum. Başıma gelen her naneyi o olmadığı için olmuş gibi kabul ediyorum. Vaaay be, bi zamanlar ne sevmişim. Neyse, ilk evim ve hiçbir şey bilmiyorum diye bi esnafa sordum elektriği nerede halledebileceğimi, "Şu minibüse bin, in, şuna tekrar bin, minibüsün başı yeşil." gibi bi şeyler söyledi. Herhalde adamın bi bildiği vardır, diyip atladım dediği ilk şeye. Git Allah git, bi türlü indirmiyor şoför beni biner binmez söylediğim halde. Minibüs bayaaaa boşaldıktan sonra, "Beni unuttunuzzzz." diye bağırdım, şaaak diye durdu, "He ya kardeş kusura bakma, in, geç karşıya, şurdan şuna bin." dedi. İndim, geçtim karşıya, dediği minibüse bindim. Yine git Allah gittt, kulaklığı da takmışım "Senin de yüreğin yansın başka ellerde..." dinliyorum. Baktım şarkı listem bitmek üzere, ben hâlâ gidiyorum, "Abi, ben nerede inecektim?" dedim. Hoooop bi fren, "İn, geç karşıya, Selami Abinin selamı var de, bin minibüse, o indirir seni." dedi, indirdi beni. Hikayedeki bütün mantıksızlıklarımın farkındayım, bilmediğin şehirde kulaklık takıp aşk acısı çekmek yerine şoförle sürekli muhatap olup işinin halletmeye çalışmak daha doğru, bunu da biliyorum. Neyse, geçtim karşıya, Selami Abinin selamını ilettim, bastık gidiyoruz. Kulaklığımı taktım, başka bi acılı şarkı, hey yavrum heyyy. Kafamı kaldırdığımda minibüsteki tek insan bendim, adama "Nerdeyiz?" dediğimde bi kızdı bana, "Niye hatırlatmıyorsun kendini? İn burda, gelen herhangi birine bin artık yapacak bi şey yok." dedi. Bi indim, kafamın üstünde "TUZLA'YA HOŞ GELDİNİZ." yazıyor. Başladım ağlamaya, zaten biriktirmişim, sırtımı tabelaya dayayıp saatlerce ağladım. Hep içimden "O olsaydı beni götürürdü ühüüü, o yok diye kayboluyorummm." dedim. En sonunda bilen biriyle bu işi halledip eve dönmüştüm, 9 minibüs değiştirdiğim için o gün yemek yiyeceğim parayı bile bitirmiştim.
Aradan geçen dört yıl, değişen, 20 kiloya yakın alan ben. Şu "Zaman her şeyin ilacı." cümlesini hiç sevmiyorum. Sanki o ânı kurtarmak için, yanındakilerin diyecek bi şey bulamadığında söyledikleri bi cümle, yaralı avuntusu gibi. Ancak zaman geçip bir şeyler değişince bu cümleyi anlayabiliyorsun. Doğruluğu, o ânı kurtarmak için söylenmişliğiyle sürekli savaşıyor.
Neyse, elektriği hiç sıra beklemeden hallettim. Meğer bizim evin yakınında varmış Enerjisa, çok hızlı bi şekilde oldu. Su, Kartal'daymış, bastım oraya gittim. Bu idare işleri bi garip işliyor, müşteriler yapıyor her şeyi. Fotokopi çekilecek mesela, işleri halleden kadın kesinlikle kendisini yormuyor, bizzat bana verdi kağıtları, fotokopi odasına ben gittim. Bi adam var mesela, sadece girişte oturup insanlara niye geldiklerini soruyor. Ve muhtemelen bunun için maaş alıyor. Karşı tabelada hangi işlem için kaçıncı kata gitmek gerektiği zaten yazıyor bu arada. Suyu da halledip doğal gaza koştum. İşler nasıl tıkır tıkır gidiyor, ben de şaşkınım. Doğal gaz için tam olarak böbreğimi satsam kazanacağım parayı bıraktıktan sonra eve döndüm, eşyaları son bi gözden geçirdim. Adamlar geldi. Kamuran'ın çığlık çığlığa kaldığını söylememe gerek yok sanırım, apartman ayağa kalktı. Birinci kattaki BBG Teyze çıktı hemen, "Canım gidiyormuşsunuz. Aidatı alayım." dedi. İlla kıçımıza bi şey sokup gidecek, ödedik hemen. Şan hocası karşı komşu şok oldu, gittim kadını doldurdum "Bi fotoğraflara bakın isterseniz, hasar miktarını gördüğümüz için çıktık." falan dedim, kadın en son baktığımda yöneticiyle konuşmaya inmişti.
Yeni eve geldik, dakika bir gol bir, yönetici geldi. "Aidatı alayım, sonra unutursunuz belki." dedi. Valla bi sinirlendim artık, adamı az kalsın dövecektim. Yani Allah aşkına, bi kap yemek verecekleri yerde gelip para istiyorlar, bi durun lan, bi nefes alalım. Adamlar başladılar eşyaları yukarı taşımaya. Ruhsal sıkıntılı ev arkadaşım telefonu çaldığı için kamyonun başında durmak yerine telefonla konuşmaya minibüs yoluna inmiş. Ben de yukarıda adamlara eşyaların yerini gösteriyorum. Bi indik kamyona, kimse yok. Adamlar kıçıyla güldü bize, "Abi bari başında bekleyin biriniz ha, valla götürürler eşyaları haberiniz olmaz biliyon mu?" diyerek. Aradım bunu hemen, "Ay sohbete dalmışım aşkoo." diyor.
Ev arkadaşımın sınav haftasıydı diye kendi odalarımız dışında hiçbir yeri dizmedik. Ev bildiğin büyük bu arada, eski odamda yatağım ve dolabımı koyunca masaya yer kalmadığı için salonda ders çalışıyordum. Kocaman oldu odam bi anda. Mutfağımızı anlatmak bile istemiyorum. İki kişi dışında kimse giremiyordu, buzdolabı salondaydı hatta. Şu an mutfak o kadar büyük ki, masa bile koyduk, gelin hep beraber oturalım.
Tabii ki daha ilk günden aksilikler başladı bu arada. Bizden önceki kiracı kombiyi bozup gitmiş. Keşke sadece bozmakla kalsaymış, bozduğu yerleri japon yapıştırıcısıyla yapıştırmış üstelik. Kombici ertesi gün geldiği ve ben de leş gibi olduğum için okula gidemedim. Birkaç tane kapının kolu elimizde kaldı. Sonra şalterler attı bi anda. 87 yaşında Mukaddes Teyze gibi "Nazar çıktı nazar." diye diye avuttum kendimi.
*
Apar topar Adana'ya döndüm covid yüzünden. Hayatımda ilk kez aynı güne, 5 saat sonraya uçak bileti aldım. Kamuş'u kutusuna nasıl koydum, ben nasıl 15 dakikada valiz hazırladım da evden çıktım bilmiyorum. AnadoluJet'in bütün telefonları meşgul, Kamuş'a bilet alamamaktan çok korktum, o yüzden 4 saat önce gittim alana. Ortalık Alamancı dolu, Almanya girişi belli bi süre için iptal etmiş, Alamancılar Türkiye'de kaldıkları için isyan çıkarmıştı resmen. Bilet iadesi istiyorlar yeni bilet almak için, şirketler doğru dürüst iş yapamıyor, sesler yüksek. Ben de Kamuş'la sıradayım, durmuyor tabi, miyav da miyav. Sinir küpü olmak üzereyim ve açım. Bi de gidip yirmilik dişimi çektirmiştim bir önceki gün, yüzüm şiş, canım acıyor, bildiğin bok gibiyim yani. Adana'ya nasıl geldim, eve nasıl gittim bilmiyorum.
Bugün 15. günüm evden çıkmadığım. Sanırım kilo aldım, hatta sanırımı falan yok bu işin, aldım. Yani şunu anlamıyorum, şu kilom sadece belli bölgelerde toplanmak yerine dağılsa daha iyi olmaz mıydı acaba. O kadar iştahlıyım ki, annem ben yemek yerken kalıyor öyle, kadına kal geliyor bildiğin. Bu arada saçım sakalım birbirine girmiş vaziyette. Zaten kafam kocaman, Bratz bebekleri gibiyim. Şu an daha daha kötü oldum. Pijamamı 3 gün çıkarmıyorum, ayyy resmen saçma sapan bi şeye dönüştüm.
Biraz kalır dönerim mantığıyla ne şort getirdim ne bir şey. Adana yanmaya başlar yakında, mahvolacağım yani. Her şeyim İstanbul'da kaldı, kitaplarım kıyafetlerim. Bi de üstüne paranoyak oldum, öksürüyorsam, burnum akıyorsa evde ayılıp bayılıyorum bildiğin. Kamurella ile uyumaya çalışıyorum, sabahın 5'inde yorganın altından çıkan ayağımla oynuyor, uyandırıyor.
Sürekli bi şeyler izliyorum. Daha oturup doğru dürüst bi şeyler yazamadım senaryo adına ama bugün başlayacağım. Bi de öğlen kuşağında ne saçma şeyler varmış onu fark ettim, kaynanalarla yemekteyiz bile gördüm. Ve nedense tv8'de sürekli Survivor var, hepsi zayıflamış kemikleri sayılıyor, ben bunları izlerken dana gibi yiyorum. Aklıma sürekli "Ülkedeki kebabı, içli köfteyi, mantıyı nasıl bırakıp gittiler yahu?" sorusu geliyor. Müzik kanallarında da sürekli aynı şarkılar, gına geldi ordan da. Haber zaten izleyemiyorum, çok etkileniyorum, sürekli okumaya çalışıyorum o yüzden.
Bi de şey meselesi, libido. Meğer ben ne libidolu çocukmuşum yahu, umarım yalnız değilimdir bu konuda. Öyle aklı fikri oynaşta olan çocuk da değildim aslında ama... Şu karantina günlerinde insan konuştuğu biri olsun istiyor sanırım, flört bi şey. O da yok henüz piyasada. Bekarlık, kaşarlık yapabildiğin sürece sultanlıkmış, evde tıkılıp kalınca pek değilmiş yahu. Zaten şu tipimle flörtüm görüntülü aramak istese sıçtım yani, bekar kalsam daha iyi, aynen.


1 Mart 2020

Bugün pamuk kalbinden taşınıyorum.

Yolda kara kara düşünmeye başladık. Maalesef stres kontrolü konusunda berbat biriyim. Kendimle ilgili olan her konuda en kötüsünü düşünürüm. Sınava daha girmemişken sıfır alacağını aklından geçiren öğrenciyim maalesef. Evde silgimi kaybedince gidip yenisini almak yerine oturup karalar bağlamayı tercih ediyorum. Ya da ertesi gün hasta bakacaksam, hastamın şansıma hep psikopat çıkacağını düşünüp uyuyamam. Sorunlu bi asistanın olacağını, o gün hiçbir şeyin güzel olmayacağını... Deprem olsa sadece bizim dairenin yıkılacağını ve Kamuran'la beraber altta kalacağımı düşünüyorum bazen. İstemeden yapıyorum, bilerek yapsam gider bunları mı düşünürüm. Haaa, ama iş yakınlarıma gelince, "Sen nasıl bu kadar olumsuz olursun!", "Kendine gel, iyi düşün, iyi olacak!" diyorum. Tam bi 'dediğimi yap yaptığımı yapma' insanıyım sanırım.
Aklıma yine en kötüsü geliyor. "Ev sahibine de 'çıkıyoruz' dedik o kadar. Ya onca eşyayla sokakta kalırsak. Ayyy, şimdi arayıp 'çıkmıyormuşuz eheheh' mi diyeceğiz? Diyelim evden çıkmadık, ya İstanbul sallanırsa yine, bu sefer de... Tövbeee! Ayy bana bi şeyler oluyor, su mu alsak bi şurdan?" diye diye yolu bitirdim.
Evdeyim, bi o yana gidiyorum bi diğer yana. İçim şişti daha ikinci günden. Sonra bi sakinleşmeye başladım. Demet Akalın misali, burada tecrübe konuşuyor bebeğimmm yahu. Kendime gelmem lazım, yapabilirim, bi nefes alayım. Bundan öncekileri hatırla. Evi kiraladın, emlakçı eve temizlikçi geldiğini iddia etmişti, dolaplardan çıkardığın böcekleri hatırla. Emlakçı ve mafya olayını düşün, parana konacaklardı az kalsın. Sen neler atlattın ya. Ev sahibine kirayı vereceğini söyleyip senden beş ay kira alıp ev sahibine "Tolga'nın durumu yokmuş abisi, kira veremiyor sana." diyen sahtekarı hatırla, sen onu bile atlattın, ağzına sıçtın adamın. Yaparsın, bulursun.
Ertesi gün, okuldayken annem bi ilan gönderdi. Metroya bizim evden bi tık daha uzak duruyor ama gayet nezih bi yerde, üstelik ara katta. Adamı aradım, geleceğimi söylemek için. Yine aynı sahtekar ses tonu. Bu emlakçıların ortak bi dili ve konuşma tonu var sanırım, bi tanesine bile ısınamıyorum. Hepsi arkamı döndüğüm an kıçımdaki donu alacaklarmış gibi geliyor. Neyse, adama söyledim çıkışta geleceğimi. Bana resmen alttan alttan diyor ki "Hızlı olmazsan evi başkasına kiralarım." Sakin kalmaya çalıştım, o gün klinik günüydü, yine ameliyat formamla yollara düştüm.
Ofise girdim, minicik bi yer. Ulan var ya, emlakçı olmak vardı ya. Ne sürünüyorsam diş hekimliğinde anlamıyorum. Adam iki ev gezdirdi diye kira kadar bedeli hooop cebe atıyor. Ben onun kazandığı para için kaç gün çalışıyorum. Burada bile o Adanalılığım tuttu yani. Salak mıyım neyim, sucuk ekmekçiye giriyorum, çıkışında 'Tolga Sucukları' diye yer açasım geliyor. Böyle anlatınca sanki ticari zekası olan biriymişim gibi oldu ama elimde para olsun, tutamam. Biriktirmek falan, hiçbir zaman başaramadım, benimkiler hep lafta.
Aldı eve götürdü beni. Ev sahibi hemen altımızda oturuyormuş, bu durum bi tık korkuttu ama yapacak bi şey yok. Evin kapısını açtı, açar açmaz "Tutuyorum." dedim. Ev o kadar güzel ki! Güneş resmen evin içinde, her tarafı açık, odalar kocaman, mutfağa iki kişi değil artık bi ordu sığabilir! Odalar eşit büyüklükte, banyoyu yeni yaptırmışlar. Tek sorun, klozet için ayrı bi kabinimsi yer var. Amaaan, dedim; olsun. Bu eve değer kesinlikle, banyoyla tuvalet başka odalarda olsun, sıçarken ölmem ya.
İndik, ev sahibiyle tanışmaya. Yemin ederim, bu ameliyat formalarının bi büyüsü var. Beni de görmeniz lazım, bi havalı havalı duruyorum, gerekmedikçe konuşmuyorum. "Hastaneden geliyorum kusura bakmayın."lar bi şeyler. Ev sahibim yaşlı bi amca, adamla konuşuyoruz ama bi odaklanamadım adama. Birine benziyor ama kim kim... Hah, Kavak Yelleri'nde Mine'nin dedesi vardı ya, huysuz bi adam. Delirtiyordu herkesi, huyu benzemesin ama valla dıştan aynısı.
Sözleşmeler yapıldı, emlakçı tutturdu "Kefil getir bana." diye. Sana ben eşşeğin nikahından mı bulayım kefil, diyemedim tabii ki, gülümseyerek "Birkaç güne geliriz." diyip çıktım. Sonra o işi de hallettim, imzalar atıldı.
Kefille imza attığımız gün eve bi tekrar gittim. Hani metroya kaç dakika, minibüse kaç dakika, bi bakayım, geç kalmayayım her yere diye. Metroya yürürken bizim evden iki apartman sonra bi tanıdık geldi bana buralar. Haydaaa, bu minik yokuş, şu yol, şu apartmanın rengi. Derken, hassiktir! Lan burası benim eski sevgilimin evi! Komşu olmuşum yanlışlıkla! Sonra baktım bazı şeyler yoluna giriyor, umurumda olmadı. İsterse üst kat komşum olsun, kafamı sokacak yer buldum ya, şimdilik işin o kısmıyla ilgileniyorum.
Emlakçıdan nakliye şirketi numarası istedim, verdi iki tane. "Servet'ten selam söyle." dedi, indirim yapacaklarını söyledi. Adamın selamını söylüyorum, adam bi fiyat söylüyor bana, selam söylemesem sıçacak çarkıma sanırım. İkinci yer de keza aynı, anacım bu fiyatlara ne olmuş böyle, nakliyeciler de döndü köşeyi sanırım. Adanalı olmaaa, olmaaa! Hayır Tolga, daha götünü kaldıramıyorsun, neyin nakliyatçısı olmayı hayal ediyorsun acabaa! Sakin olur musun, gözündeki dolar işaretlerini kaldır çabuk!
İnternetten kendim bakmaya başladım. Bi yer, inanılmaz ucuz bi şey söyledi. Adamın sesi de güven vermiyordu, daha doğrusu anlaşılmıyordu, Taksim Dayı sandım, oradan vazgeçtim. Başka bi yer ikisinin ortasını söyledi, bi tık daha indirsin diye konuştum, kırmadı beni. Ayarladık her şeyi, salı taşınıyoruz!
Valla çok yoruldum, ciddi söylüyorum. Okulun stresi, taşınma telaşı, osu busu... Şu işi umarım sorunsuz halledebiliriz, bana şans dileyin. Hatta şans dilemeyin, kalkın gelin salı günü ev dizelim beraber.

29 Şubat 2020

Yine başa dönüyoruz, sonunu yaşayamadan

Yine olan oldu. Tam "Kıçımın üstüne oturdum, her şey yoluna girdi. Ev taşımaktan ciğerim solmuştu zaten, emlakçılar nakliyeciler sayemde Maldivler'de tatil yapıyor. Bi üç sene otururum burada şimdi." dedim, yine başıma gelmeyen kalmadı.
Oturduğumuz apartman eski bi apartmandı açıkçası. Zaten apartman sakinlerinin yaş ortalamasının 78 olduğunu düşünüyordum, ama bi şekilde idare ediyorduk. Yani evet, birkaç şey yaşamadık değil. Okula sürekli geç kaldığım için merdivenleri koşarak iniyorum diye birinci ayda ilk yazı kapıya asıldı: "Lütfen merdivenlerden yavaş ininiz." İki kere aidatı geç verdik, ikinci kağıt da arkadan geldi: "Aidatları zamanında veriniz." Ayy, şeyi anlatmadım. Birinci kattaki BBG Teyze. Allahın delisi, apartmandan çıkarken perdenin arkasına saklanıp bizi izliyordu. Ya da apartmana doğru yürürken, hissediyor muydu bilmiyorum, pencerenin yanına saklanıp bakıyordu. Görmüyorduk sanıyordu muhtemelen ama sinirleniyordum. Bi ara geldiğim saatleri bile kafaya yazmış, "Sabah dörtte geldiniz geçen gece.", "Ooo, Tolga Bey bugün erkencisiniz." falan diyordu aşağıda karşılaşınca. Kadının derdi biz olmuştuk resmen. Ne giyiyoruz, nereye gidiyoruz, bi not defteri vardı bence oraya yazıyordu her şeyi ruh hastası.
Bunlar gibi birkaç sorun dışında sıkıntı yaşamadık pek. Metroya yakın, güneş görüyor, bayaaaa küçük ama dayanılmayacak gibi değil, 2 sene daha kalır, sonra çalışmaya başlayınca iyi bi yere geçerim, diyordum. Yalnız ev o kadar küçüktü ki, mutfağa iki kişi asla sığamıyordu. Odama yatağı koyduktan sonra yer kalmadığı için salonda ders çalışıyordum. Banyodan bahsetmek bile istemiyorum.
Yine geçen bi yazı asıldı kapıya, "Bilmem ne tarihinde toplantı var." diye. Altına da yazmışlar ki "Kiracılar ve sahiplerinin katılımı zorunludur." 'Kiracılar' kelimesinin altını öyle bi çizmiş ki, katılmazsak dayak yiyeceğim gibi geldi ne yalan söyleyeyim. Bu arada hayatımda hiçbir apartman toplantısına katılmadım, umurumda olmadı, merak da etmedim. Zaten o gün hasta bakmışım bütün gün, sırtım inanılmaz ağrıyor, biraz daha ciddiye alırlar diye kalktım gittim ameliyat formasıyla. Tabi ondan önce evde bi kavga. "Sen git. Yoook sen. Senin forman var beni almazlar ciddiye.Ya seeen." diye.
Bu arada, o birinci kattaki BBG Teyze, beni her gördüğünde ev sahibinin numarasını istiyordu. Ben de bizi şikayet edecek zannettiğim için kadına sürekli bi yalan uydurup numarayı vermiyordum. İçimden sürekli "Şimdi sıçtın Tolga, içerde ev sahibin, BBG Teyze, bi tokatlasınlar da seni gör sen." diyorum. Sonra hemen dikleniyorum, "Pardoooon daa, karşı komşu da kendine gelsin o zaman!" diye. Anlattım mı hatırlamıyorum, karşı komşum opera sanatçısı, şan öğretmeni. Kadının evinden sürekli çığlık sesleri geliyor. Sanata saygım sonsuz, kesinlikle susturulamaz ama ablacım bizdeki de kafa yahu. Kedim bile uykusundan uyanıyordu gecenin birinde çığlık attığınız için, etrafa bakıyordu gariban. Sabah dokuz, gece bir, öğlen üç; kadının saati yoktu, durup durup bağırıyordu. Cumartesileri eve öğrencileri de geliyordu, onları da dinliyorduk şükürler olsun. O yüzden planımı kapıyı çalmadan önce yaptım. Üstüme gelirlerse direkt karşı komşuyu suçlayıp "O zaman ona da laf ediiinnnn." diyeceğim. Derin bi nefes al. Ay ne kokuyor burası, börek yapmış sanırım. Çal kapıyı.
Aldılar içeri, herkes şok oldu. Bütün dairelerin ev sahipleri gelmiş, tek kiracı benim. Benim ev sahibim de kıçına bile takmamış olayı, "Ne konuşuyorsanız ben okeyim, işim var valla gelemem." demiş kapatmış telefonu. Yeni gelmişim, kalkmak da olmaz şimdi, diyerek geçtim bi koltuğun köşesine, pamuk bi teyzenin yanına oturdum.
BBG Teyze apartman yöneticisinin eşi bu arada, onun evindeyiz. Bizim daireden bile küçük geldi ev bana, Adana'da alışmışım tabi böyle küçük daireler yok, bizim eski evin balkonu bu salon kadardı. Etrafı izliyorum, Tolga belli etme her yeri süzdüğünü, önüne bak, sohbeti duymaya çalış.
Tam odaklanacağım, tabak koydular önüme. Yaprak sarması, böreği, keki, Allahımmmm. Aşk kelebeklerim, ben her toplantıya gelirim ya böyleyse eğer, siz çağırın beni sürekli. Kimse de başlamadı yemeğe, ulan yesenize, börekler soğuyor içim gidiyor içimmm! Kıvranıyorum, birisi yemeden ağzıma atmak istemiyorum bi şey, arkadamdan "Hayvan! Bizi de yeseydi üç saniyede süpürdü!" demesinler diye.
Tabakla bakışırken yandaki pamuk teyze eğildi, "Yesene ne duruyorsun, nerde bulcan bi daha sarmayı, at ağzına hadi." dedi. Teyze ben seni yerim ya, ne tatlısın sen. Bi döndüm, film karakteri gibi kadın. Gülecem, gülemiyorum. "Ay ne deli çocuksun, dur ben ilk lokmayı alayım, sonra sen al hadi." dedi.
Bi iyi anlaştık, beraber gülüyoruz resmen. Asla sohbeti dinlemiyoruz bu arada, her şeyden konuşuyoruz. Bostancı'da da varmış evi, aramışlar diye gelmiş. Yandan BBG Teyze konuşuyor mesela, bizimki kulağıma eğilip "Ay bu da susmaz şimdi bi saat." diyor, börek yiyorum ama boğulacağım. Biri söze başlıyor mesela, "Allah aşkına ne diyor şimdi bu?" diyor, tıkandım resmen.
Sonra yavaş yavaş sohbete kulak vermeye başladım. Deprem, çatlak, yıkım, temel, duvar... Hassiktir!
Bizim apartman bu birkaç ay önce olan depremde dıştan içten çatlamış meğer. Bi kadının evinin duvarları resmen birbirinden ayrılmış. Bi fotoğraflar gösterdiler, ödüm bokuma karıştı. Apartman dış arkadan da çatlamış bildiğin. Kentsel dönüşüme verilecekmiş, müteahhit demiş ki "Yan apartmanla birleşin, iki binayı yıkalım, sağlam birer daire verelim size." Kadın fotoğrafları açtıkça açıyor, tavan mahvolmuş, mutfak fayansı da kırılmış. Altıma sıçtım sıçacam, bi kere daha o derece sallansak bina başımıza yıkılacak yani.
Bize bunun haberini aylar sonra vermelerini geçiyorum. Bu nasıl bi rahatlık. Ulan ne olacağı belli değil, tek şiddetli depremde üstümüze çökecek her yer, bunlar hâlâ 'daire başına ne kadar öderiz' derdindeler.
İzin isteyip eve geldim. Bildiğin korkuyorum, kara kara düşünüyorum ne yapabilirim diye. İşin sonunda bina yıkılacak zaten, maksimum dört aya hem de. Benim bu evden çıkmam lazım, depremde psikolojim bozulmuştu çünkü, şu an çok daha kötü, o fotoğraflar aklıma geliyor sürekli. Ev arkadaşıma söyledim, bütün gece uyuyamamış. Taşınmak o kadar masraflı ki, altından kalkabilir miyiz, ne yaparız ederiz hiçbir fikrimiz yok. O an gözümde büyümeye başladı her şey. Ev ara, sahtekar emlakçılarla tanış, bul, nakliye tut, temizlik yap, faturaları üstüne al... Gözlerim doldu doldu böyle, yine o günler aklıma geldi. İstanbul'daki en toy zamanlarım, sürekli bi taşınma halim. Oradan oraya, bi türlü doğru yeri bulamadan, durmadan valizle sürüne sürüne. Bu kadar eşyayı nereme sokacağım hissi, telaşı.
Ertesi gün ev aramaya başladık. Yine aynı şeyleri yaşıyorum hissi geldi tabi. "Öğrenciye ev yok. Bekar erkeğe ev yok." Eşşeğin şeyine ev var! Sinirleniyorum yazdıkça. Ne giriş istiyoruz ne çatı katı, ara kat peşindeyiz. O da var ama çok pahalı. Ev kiraları da uçmuş bu arada, köpeği koysan durmayacak evler için ne para istiyorlar, inanamadım. Emlakçıların o sahtekar ve korkunç ses tonlarını da o kadar özlememişim ki, birisi elimde kalacaktı az kalsın.
Bi tane adam bulduk emlakçı, bi ev gösterdi. Aşırı beğendik, adam bizi gezmeye götürdü. Odalar muazzam, metroya yakın, depremde hiçbir hasar görmemiş. Önü açık, güneş görüyor, içimize sindi. Ev sahibi evi emlakçıya emanet etmiş, yedi dairesi varmış adamın, hepsine bu adam bakıyormuş. "Öğrenci kardeşlerime benden bi kıyak dedi size gençler, hadi iyisiniz." dedi. Biz tabi bi mutlu olduk, eve geldik. Paraları ayarlayıp sözleşme yapmaya gideceğiz, izin istedik.
Konuştuk, evde her şey hazır, adamın yanına gittik tekrar sözleşmeyi imzalamak için. Şerefsiz evladı "Yaa gençler, ben de sizi arayacaktım. Bekara ev vermiyormuş ev sahibi." dedi. Adamın üstüne yürümemek için yumruklarımı sıkıyorum. avuçlarımda tırnak izleri. Yaşlı falan dinlemeyip dalacağım, dalga geçiyor pezevenk bizimle resmen. Kesin birisi bizden önce kiraladı, o yüzden böyle laga luga yapıyor. Derin nefes aldım, önümü görmüyorum resmen, arkadaşım dışarı çıkardı beni.
İkimiz salak gibi kaldık tabi. Hemen en kötüsü geliyor, "Ev bulamayacağız, ne olacak halimiz." diye diye bütün yolu yürüdük.
Yarın da kalanını anlatacağım, valla billa çok yoruldum. Buraya yazmayı çok özlemişim.

12 Ocak 2020

Kıyamadım uyandırmaya giderken, sen üzülme diye

İstanbul, sarhoşken dilinden düşürmediğin, herkese kafanda bitirdiğini söylesen de bi bitiremediğin eski sevgilin/platonik aşkın gibi. Deli acı çektiriyor, tokatlıyor ama sen diğer yanağını çeviriyorsun. Sürünmek hoşuna gidiyor. Bi türlü kötü anamıyorsun, hep yüzünde saçma salak bi gülümseme var.
Ancak koskoca bi dört buçuk ay sonra fark ettim ki ben artık Adana'ya gitmeliyim. İnanılmaz yoruldum, hava da çok soğuk zaten. Annemi aylar oldu görmüyorum, o kadar özledim ki. Bi de malum evimiz, deliler evi gibi. Bi tane kedimiz var, evin hakimi olduğunu zannediyor, yakında kiraları ona ödemeye başlayacağız. Bi ev arkadaşım var, benden beter yarım akıllı. Her akşam yeni bi olay, yeni bi şeyin üstüne konuşup birbirimize akıl veriyoruz, ertesi akşam kimse verdiği akla uymamış, her şey boka sarmış, hayatımıza devam ediyoruz.
Bilet bakmak için bilgisayar başına oturdum. Aman Allahımmm, kişiye özel jete baktığımı düşündüm uzun bi süre. Aylar öncesinden bilet bakmama rağmen kesinlikle ucuza bilet bulamadım. Bu insanlar nasıl bu kadar ucuza bilet bulabiliyor, kesinlikle anlamış değilim. Adana'ya değil de Kanada'ya gidiyorum sanki. Aralarından en ucuzunu seçip aldım, o da cumartesi sabahın köründe. Gece uyumayacağım muhtemelen.
Bilet işini hallettiğimden beri annem arayıp duruyor. Burada anlatmamıştım sanırım, geçen gidişimde ben uçağı kaçırıyordum. Hem de nedeni keşke trafik filan olsaydı. Gayet evde bi pazar kahvaltısı ederim diye düşünüp saate bakmamışım. Bi çıktım evden, saate bakmamla bankamatiğe para çekmek için koşmam aynı anda oldu. Taksi çevirdim hemen, bi de yol nasıl uzun. Taksimetreye bakmaktan uçağa bineceğimi unuttum yemin ederim. Uçağa öyle bi anda yetiştim ki, en son insanlara yalvarıyordum "Ablacım abicim nolurrrr öne geçeyim." diye. Biletin üstüne taksi de eklenince annem Adana'da "Sorumsuz eşşoleşşek!" diye bi sıçmıştı ağzıma. O yüzden beni uçuşa kadar her gün aradı. "Seni uyandırayım mı, oğlum bak geç kalma kafanı kırarım, 3 saat önceden çık evden umarım geç kalmazsın, yoksa tatilini İstanbul'da yaparsın." diye diye. 
Uçuştan iki gece önce de dört erkek evde içki içtik. Ben malum alkol gecelerimden dersimi aldığım için midemin bulanacağı noktada içmeyi bırakıyorum ve bir köşe bulup uyuyakalıyorum. Bitti o misafirlerin üstüne istifra edip evden insan kaçıran Tolga'nın devri. Ayy, onu da sonra anlatırım. Kuzenimin evinde su sebili gibi vodka sebili vardı, yanına oturup litre litre vodka içmiştim, bütün misafirler evden gitmişti benim yüzümden. 
Dört erkeğiz, deli eğleniyoruz bu arada. Ben midem bulanmaya başlayınca bıraktım içmeyi. Bi de deliler durup durup bana içki dolduruyor "Noluurrrr iç sen de." diye. Bi yudum daha alsam, ortalık mahvolacak, "Aynen içiyorum ya." diyip diyip içmedim. Bunlar bi içiyor, sünger gibi. Allahım, hayatımda ilk kez bi ortamdaki en uslu çocuk benim. Genelde küçüklüğüm anneme "Bu oğlun oğlumun üstüne düşmüş, kolunu kırmış!" ya da "Senin oğlun ondan kopya çektiği halde öğretmene kızımı ispiyonlamış 'bana bakıyor' diye!" gibi şeylerin söylenmesiyle geçtiği için şaşkınım. Gecenin sonu çok kötü bitti. İki arkadaşım istifra etti, üçü deli sarhoş. Evi yeni temizlemişim, her tarafı bok götürüyor. Ev arkadaşım gelecek bir haftaya, ona evi böyle bırakamam. Ayrıca daha valizimi de hazırlamadım. 
Bu delileri gönderdim. Kendime gelmek için gittim bi duş aldım. Elimde bulaşık süngeri, etrafı çitiliyorum. Nasıl başardıklarını bilmiyorum ama lambanın düğmesini bile çitilettiler bana. Temizlik bitti, valizi hazırlamaya başladım. Fark ettim ki ben valiz hazırlamaktan nefret ediyorum. Kendimi hep bu lanet olası valizle hatırlıyorum çünkü. 3 yıl önce, İstanbul'da bi dönemim olmuştu. Yurttan ayrılmıştım (atıldım da sen öyle anla), arkadaşlarımın evinde kalıyordum sürekli. Millete habire yük oluyordum. Tanıdık tanımadık kim varsa gidiyordum mecburiyetten. Okulum Göztepe'deyken Bahçelievler'de bile kaldım düşün. Kıç kadar bi kanepede sığmak için çapraz uyuyordum. Valizim elime yapışmıştı artık, okula her hafta valizle gidiyordum, kimse de yadırgamıyordu artık. O valizi kullanıyorum hâlâ. Her baktığımda sinir oluyorum, o günler aklıma geliyor. 
Bu 15 kilo sınırına da ayrı delleniyorum. Kışlıklar çok ağır yahu, üç saat sürdü valiz hazırlamam, "Şunu mu koysam, neyi koysam acaba, bunu giyer miyim?" diye sora sora anca bitti. 
Bu arada kedimin biletini de aldım. Onu da son dakikaya bıraktım maalesef ama bi türlü beceremedim. Önce telefonda yardımcı olacak adam salak çıktı, bi beceremedi. Sonra kadın "Ödemeyi şu an yapmanız gerekiyor, kredi kartı numaranızı girin." dedi, ayy, bakiyem yetmedi, ayrı rezil oldum. En sonunda halledebildim. 
Evden sabah dört buçukta çıkacağız. 2 gibi uyandım. Kamuş anladı zaten bi boklar olacağını, gergin gergin bakıyor bana. Bundan önceki uçak yolculuğumuz korkunç geçmişti. Kendisi bütün bi yol miyavlayarak ağladığı için yolculardan şikayet alacaktık az kalsın. Sokak travması olduğu için hayvan evden çıktığı an nevri şaşıyor. 
Evden çıkma vaktimiz geldi, Kamuş'u kafese koyacağım. Bi kere denedim, elimden kaçtı, saklandı. Haydaaa, arayıp duruyorum, hiçbir yerde yok. Evimiz de kıç kadar bu arada. 15 dakika sonunda bulabildim hanımefendiyi, büyütmüş gözlerini, bi duvarın dibine çökmüş, sinsi sinsi bekliyor. Kafese koymayı başardım, çıktık.
Sırtımda kaç kilo olduğunu bilmediğim bi sırt çantası var, içinde Kamuş'un maması bile var, çanta patlamak üzere. Valiz ağır gelir diye birkaç kazağımı da sırt çantasına koydum. Elimde tekerleği erimiş bir valiz, diğer elimde de 6 kilo olmuş bi Kamuş. Deli miyavlıyor ama, çığlık atıyor bildiğin. Sabahın dördünde, benzinci adamın bana bi bakışı var. Şey der gibiydi, "Sen bu kediyi sokaktan zorla kafese koydun, bırakmıyorsun!" Adam bi gıcık aldı benden, eşşoleşşek Kamuran da durmuyor, ben "Kızım bi dur." dedikçe daha beter ağlıyor. 
Alana giden otobüsün de geç kalacağı tuttu, hava 3 derece, götüm dondu durakta. Ellerim morardı resmen. İçimden diyorum ki "Gelir gelmez geçer bi koltuğa otururum, ısınırım." Bi geldi otobüs, ayyyy. Allah belanızı vermesin ya, hepiniz mi sabaha bilet aldınız. Nefes alacak yer yok. İtekleye itekleye bindim, milleti eziyorum bildiğin. Valiz, üstünde kamuş, onun üstünde sırt çantası, bi demir buldum, oraya tutunuyorum. Sırtım, belim, bıhınım, her yerim koptu. Kamuş ısrarla susmuyor, herkes bize bakıyor. Ben de çocuklu bi ana sayılırım sonuçta, kimse yer vermedi. 
Alana vardık sonunda, bizimki Koreli turist teyzelerin ilgi odağı oldu. Ayyy bi sevdiler bunu ağlıyor diye, çekik teyzeler üstüne çullandı kafesin. İngilizce konuşsalar bi iki kelime bi şey söyleyeceğim "Yesss sweetiiie." filan, Korece bi şey anlatıyorlar, miyavlıyorlar falan. Önde de bizim Türk bi nene var, kafesten uzaklaşmaya çalışıyor. Kızının önüne geçiyor, araya çanta sokuyor. 
Biletleri hallettik, uçağı beklemek için geçtik kapının önüne. Ve eşşoleşşek Kamuran uyuyakaldı. Sanki bana korkunç saatler yaşatmamış gibi şak diye uyudu. Uçağa bindik, orada da uyumaya devam etti hatta. 
Yanımda susmayan bi amca, onun yanında da benim yaşlarda bi genç, beraber oturuyoruz. Amcanın ilk beş dakikasından nasıl biri olduğunu çözdüm. Bu amca, hani otobüslerde yanına oturunca bütün hayatını merak edip tüm yol soru soran, sorgulayan, susmayan amcalardan. Kafesi koydum ayağımın altına, uyumaya başladım, bana bulaşmasın diye. Benden randıman alamayınca yandaki çocuğa sardı, planım tıkır tıkır işledi. Arada tek gözümü açtım baktım gizlice, çocuğa afakanlar basıyordu yemin ederim. Amca durmuyor çünkü. Ayyy, numara yapacağım derken içim geçmiş zaten, bi uyandım, uçak iniyor. Salyam akmış gitmiş, yüzüm gözüm şişmiş. Ön kameradan bi baktım, eve gidip uyumam lazım benim hemen, bu suratla insan içine çıkamam. 
Adana'ya indik, Allahımmm, güneş var beee. Hava nasıl güzel. Alttan 'kendisinden piçlik olmayan içlik' giymiştim, hiç gerek yokmuş. Ne var yahu, içlik giyiyorum İstanbul'da. Götüm donuyor! Hasta bakarken giydiğimiz o alt üst takım o kadar ince ki, o gün zatürre olmayayım diye içlik aldım. Neyse, içliğin ulvi görevlerinden sonra bahsederim.
Eve girdim. Annemle akşam görüşeceğiz çalıştığı için, kıyamam, bana kahvaltı hazırlayıp gitmiş. Öküz gibi yedim. Bu da demek oluyor ki ben burdan en az beş kilo alıp döneceğim İstanbul'a. Sonra da geçtim uyudum, Kamuş da üstüme kıvrılmış. Kendime geldim en sonunda. Bekle benii Adanaaa, seni yenecemm ulaaan!

Not: Başlık, İzel şarkısı. Kamuş'un uçaktaki uykulu hallerine ithaf ediyorum. Eşşoleşşek.