18 Kasım 2017

1915

'Kadın olma'nın farkındalığı, son yıllarda muhteşem bir şekilde arttı. Cinsiyetçiliğin, erilliğin, ataerkilliğin bu denli coştuğu şu ülkede, beni en çok mutlu eden şey, kadınların artık susmaması. "Keşke bu farkındalık; onlarca cinayet, yaralama, tecavüz ve şiddet vakasından sonra değil de her zaman olsaydı." diyeceğim ancak 20 yıldır yaşadığım ülkeye bakıyorum... kadınların sindirilişine, "Kadın dediğin evinin kadınıdır, kocasının boyundurluğundadır, ekonomik özgürlüğü olursa çenesi açılır, aman okumasın zaten evde oturacak." diyen insanlara, "Sen kızsın bak böyle yüksek sesle gülme!"lere, "Aman kısa giyme, o sokakta yürüme!" diyenlere, "Mini giydiyse kesin orospudur, göbeği açıksa onun ben göbek deliğini şey edeyim, dekolte veriyor, göğüs çatalı mı görünüyor, ulan aranıyor bu kız!" diye haykıran, yetmeyip bu şekilde kendini savunan cahillere, hadsizlere, cezaların en büyüğünü hak edenlere... Sonra diyorum, "Böyle bir toplumda şu an seslerinin yükselmesi, onca derneğin kurulması, onca avukatın onlar yararına çalışması, çabalaması, sosyal medyada kadının gücünün belli olması, bunlar bile mucize, efsane!" Öyle bir duruma geldik inan, 'kadın' kendisine doğuştan verilen hakkını savunabiliyor diye seviniyoruz, şaka gibi değil mi?
Ama 'burada' böyle işte. Böyle.
Türkan Sarıkaya cinayeti... Cinayeti işleyen kişi, bizim eskiden oturduğumuz mahalleden bir çocuktu. O kızın haberini izlerken, Türkan'ın yüzünü ana haberde yaklaştırıp uzaklaştırdıkları her an içim paramparça olmuştu. Spikerin sesini her duyduğumda, verilecek cezanın artması için dua ediyordum. Önce komada kaldı Türkan, bir hafta sonra da öldü. Cinayeti işleyen B. F. ise önce ortadan kayboldu, sonra gidip teslim oldu. Cinayetin nedeni, Türkan'ın onu reddetmesi, Türkan'a platonik olması ve karşılığını bulamaması... Önce, mahallede "Para verip çıkmış hapishaneden." diye duymuştum. Sonra bazı insanlardan "O an sinir krizi geçirmiş, yoksa B. F. karıncayı bile incitmez." cümlesini de duyunca ortalığı ayağa kaldırmıştım. Duydum ki, kendisine yardım eden, Türkan'ın bedenini oradan alıp Türkan'ın kuzenine götüren U. F. para verip çıkmış içeriden. Önce şaşırdım, sonra çok ağladım, sonra nedense bir durdum... Kanıksamışım çünkü ben...
Bu ülkede, onlarca tecavüze, cinayete, şiddete verilen cezaların hafifliğini, para indirimini, yapılan muamaleyi... artık kanıksamışım, kanıksayıvermişim.
Buradaki birçok erkeğe göre çünkü, önlerindeki 13 santim fazlalık, yüzlerindeki iki tutam sakal bıyık ve kahrolası fiziksel avantajları yüzünden, erkek kadından üstün. Hem nasıl üstün!
Kadın, erkekten boşanmak isteyemez çünkü burada, sen hayırdır ya, nereye boşanıyorsun? Selma o yüzden öldü, Yeliz o yüzden iş yerinde katledildi, Ebru neden sokak ortasında öldürüldü sanıyorsun
Kadın, onu seven erkeği reddedemez, daha iyisini mi bulacaksın, sevmek zorundasın onu! Türkan, Helin, Ayşe, İpek... Öldürülme hikayeleri nasıl zannediyorsun? Ya da faillerinin savunmaları...
Kadın, erkeği yatağında arzulamak zorunda burada, erkeğinin canı ne zaman çekerse önündeki pipisini şenlendirmesi lazım, yatmıyor mu seninle, vursana hadi bir tane, çaksana suratına! Nazlı neden öldü biliyor musun? Kocası onu, onunla yatmak istemediği için vurduğundan değil, kendisini "Bana kadınlık yapmıyordu." diye savunduğu için öldü. Ben de öldüm orada işte, öldüm, yerin dibine girdim, çıkamadım, çıkamıyorum.
Burada, erkek dediğin kadınını kıskanacak! Etrafına penisi olan tek canlıyı yaklaştırmayacak, elinden gelse evin içine kapatacak. Nefesini 'erkeğinin' yanında alacak, tutacak, 'erkeği' eve gelince verecek. Hele bir vermesin... Burada kural budur, canın mı sıkıldı şimdi? Bak, Ayfer Gürbulak cinayeti... Ayfer, bıçak darbeleriyle mi öldü sanıyorsun sen? Ya da kafasına çekiç darbesi aldığı için mi? Hayır, hayır! Kocası kendisini savunurken, "Kıskanıyordum öldürdüm, şeytana uydum." dediği için öldü o. Kocasının suçu ne, şeytan suçlu işte!
Bak, burada kural nedir biliyor musun? Kadın kısa giyinemez, mini giyinemez, şort hiç giyinemez, yoksa dayak yer. Göbeği açık kıyafet mi, kendine gel! Dekolte mi, aman Allah korusun belanı mı arıyorsun sen! Kural burada böyle, n'aparsın, onlara göre böyle gelmiş böyle gidecek çünkü. Birgül mesela... Dekolte giyinip sokağa çıktığı için sinir krizi geçiren eşinden kaçmaya çalışırken, kapının ağzında ölüverdi. Beyefendi, yedirememiş eşinin kısa giymesini, erkekliğine sığdıramamış. Erkekliği batsın!
Erkek dediğin akşam işten gelir, uzatır ayaklarını. Önce yemeği, içiyorsa içkisi, canı istiyorsa meyvesi, kuruyemişi gelir; su mu istedi, hooop, kalksana ayağa, getirsene hemen! Kendisi kalkamıyor çünkü, akli melekeleri yerinde değil, bunu kendisi dışında yapacak birisi varken neden kalksın ki? O da haklı! Hem sen atalarından öyle görmedin mi, temizlesene onun kirlettiği yeri. Hadi, yarın ne yemek yapacağını düşünmekten yesene kafayı! Menekşe neden mi öldü? Belki duymak istemezsin ama söyleyeyim. Kocası, ondan su istediği ve o, duymazdan geldiği için öldü. Baya baya öldü. Su'dan bir sebepten nasıl ölünür, güzel Menekşemiz hepimize gösterdi... Kocası onu boğarken belki bu gelmiştir aklına... di mi? Ya da Emine mesela. Kocası onu, kendisine yemek hazırlamadığı için öldürürken, ölümünün bu şekilde olabileceğini düşünmüş müdür hiç? Hangi insan böyle bir ölümü kendisine yakıştırabilir ki. Ama Emine'nin aç kocası ona yakıştırmış işte, cuk diye oturtmuş Emine'nin üstüne. Revzen de Menekşe ve Ayşe gibi işte... Kocası hastalanınca, onunla yeteri kadar ilgilenmemiş diye baltayla öldürülmüş hem de.
İyice öğren, burada kadın bağıramaz. O ses yükselmeyecek! Karşındaki sana ne yaparsa yapsın, ses tonun hep aynı kalacak! Diklenmeyeceksin, hayırdır! Biz seni neden eve aldık, sus da ne dersek dinle, yap diye aldık! Tartış diye mi aldık! Havva tartıştı işte, yükseltti sesini. O günün gecesi, eşi onu öldürüp tarlaya gömdü. O gün bizi de gömdü işte, duygularımızı da gömdü, üstünü de toprakla örttü.
Senin cinsel kimliğine de karışırlar burada, sen kimsin transseksüel oluyorsun bize sormadan! Böyle şey olur mu, bize sormadan iş yapılır mı! Hande Kader'e baksana, trans birey olduğu için önce tecavüze uğradı, ardından faili tarafından yakılarak öldürüldü. Onun için birkaç kez sokaklarda yürüdük ve bitti işte. Alev ve Nilay gibi o da unutuldu. Yandı, bitti ve unutuldu.
Muhtelif isimlerde, muhtelif hikayelerde katledilen 1915 kadının ülkesidir burası. Bin dokuz yüz on beş... Kadın.
Öyle iki yüzlü bir ülkedir ki burası, neye uğradığına şaşırırsın. "Sen kadınsın diye bir şey demiyorum sana." diyen, cümlesinin her zerresinde karşısındaki kadına yukarıdan bakan adamla "Kadını öldürdüm, çünkü şeytana uydum." diyen adam aynı kişidir mesela. Ya da "Erkek dediğin karısını sever." diyen adamla "Erkek dediğin karısını döver." diyen adam da tamamen aynıdır, hiç şaşmaz! Parasızlıktan karısına saldıran adamla, eşi ekonomik katkı yapmak için çalışmak isteyince karısını öldüren adamın aynı olduğu ülkedir burası. Daha sayayım mı? Eşini mutsuz eden adamla, eve geldiğinde güler yüzle karşılaşmadığı için karısını baltayla öldüren adamın tıpatıp olduğu ülkedir işte. Buranın en güzel yanı, eşine dekolte giydirmeyen adamın herkesi kendisi gibi düşündüğünün ortaya çıkmasıdır ama. "Şimdi başkası giyse ben bakarım, biraz daha açıksa rahatsız ederim, gece vakti yürürken dekolteyle görürsem tecavüz ederim." diye düşündüğü için karısını döven adamdır. Fikir, zikir meselesi işte...
Burası, cennete gitmek için dua edip şeytana uyanların ülkesidir. Burası, kadını öldürürken vicdanının zerresi sızlamayıp öldürdükten sonra vicdan azabından ölüp teslim olanların, intihar edenler ülkesidir be. Sevdiğine kıyamadığını belirtip, ortalarda bunları söyleyerek gezip, rakı içerken bunun edebiyatını yapıp sevdiğine kıyanların ülkesidir burası. Hem de ne kıymak! Erkekliği, kadınlıktan üstün görüp, kadınlığa laf ederken erkekliğine laf edildiğini duyunca karşısındaki kadını öldürenlerin kümelendiği yerdir. Senin oralar, bizim mahalle, arka sokak, hemen üstündeki komşun.
Hatta Türkan'ı öldürenle Yeliz'i katleden kişi de aynıdır. Selma ve Helin'i de öyle. Menekşe, Ayşe ve Revzen'i de... Burası, 1915 kadını öldüren 1915 kişinin de tıpatıp aynı olduğu yerdir. Ama şeytana uymuşlardır hepsi, yoksa kesin cennetliklerdir. Kesin.


31 Ekim 2017

Bu sefer biraz dertliyim

Yirmi yıllık hayatımda bedenimi yoran şeylerden kendimi her zaman uzak tutmuşumdur. Spor olsun, türevleri olsun... Bir yerde bir şey taşınacaksa bile ucundan tutuyormuş gibi yaparım, ağırlığı hep karşı tarafa vermeye çalışırım. Yani evet, yaptığım biraz şerefsizlik kabul ediyorum ama bedenen yorulmayı hiç sevmiyorum. Her yerde aynıyım bir de... Ayakta çok beklediysem gözüm kararıyor gibi yapıp yere çökerim, suratımı öyle bir ifadeye bürürüm ki hatta, insanlar gelip "Tolga, iyi misin, bir şey mi oldu? Gel biraz dinlen istersen." derler. Ya da hani şu çocuklar oluyor ya, birisi "Bunu oraya taşıyıverelim." dendiği an "Taaam abla biz hallediyoruz." diyen. Hah, ben 'taşımak' sözünü duyduğu an oradan tüyen biriyim... Ha bak kafa yorgunluğu ayrı. Onda bu kadar fena biri değilim. Genelde her şeyimi son güne bıraktığım için doksan tane konuyu aynı anda çalışmaya çalışınca beyin bilmem nesi yaşıyorsun ister istemez... Ama hep şöyle bir felsefem var. Atalarımı buradan şapur şupur öpüyorum. Kendi düşen ağlamazmış, gerçekten. Ben o konuları uyuyacağıma her gün çalışsam sınavdan önce o halde olmayacaktım mesela. Ya en basitinden, şu dönemimden konuşuyorum. Radyo Tv vizelerim geliyor, hem de ne gelmekkk, girecek yemin ederim gümbür gümbüürrr. Kocaman 32 tane ünite var önümde, daha kitaplarımı açıp "Şu kitapta ne anlatılıyormuş?" diye bakamadım bile.  Vatana millete hayırlı olsun ama konumuz bu değil...
Mesela bi ortama giriyorum, tanımadığım onlarca insan, oturup sohbet ediyoruz. Çişim geliyor diyelim, kalkıp tuvalete gideceğim. Ayağa kalkmamla masadaki en üçgen vücutlu, kaslı, ayak bileğinden lastikli gri eşofmanını ve dar koyu renk yarım kol tişörtünü giymiş, beyaz airmax ayakkabısıyla dimdik duruşlu ve asla üşümeyen çocuğu bana doğru dönmüş bağırırken duyuyorum: "Tolga yaa, kardeşim var ya, sen bir spor yapsan offff diorummm."
 Valla ne anlarsanız anlayın. Evet, hepsini çok kıskanıyorum. Ciddiyim, aşırı kıskanıyorum, baktıkça "Ben niye böyle değilim ya, niye böyle olamıyorum acaba. Evde döt büyüttüğüm için mi sürekli." diyorum. Adamın bir kolu oluyor, yemin ederim benim iki kolumun birleşimi kadar. Ama garip bir orantıları oluyor bak onu sevmiyorum. Kafadan aşağısı şişkin başlıyor, sonra daralıyor, üçgen şeklini alıyor ve ince bacaklarla vücut sonlanıyor. Benim o beğenmediğim bacaklarla adam her salı cuma snap atıyor bu arada, "Bugün bacak günüüü." diye spor salonundan... Böyle de şerefsiz bir kişiliğe sahibim işte, kıskanç, fena...
Kardeşlerim, yemin ederim denedim. Hem de tam üç kez. Toplam üç yüz tl ödeyerek hem de... Hepsinin özeti şu oluyor. Pardon, özet demişim, zaten olayın kendisi, serüven kısmı o kadar kısa ki, özet geçmeme hiç gerek yok. 
Ben yine etraftan "Kardeşim bu boy bu endamla bi spor yapsan var yaaa, git model ol lan." sözlerini yoğun olarak duyduğum bir dönemde spor salonuna yazılmaya karar veriyorum. Genelde buna karar verdiğim dönem de zaten bütün takip ettiğim insanların kaslı memelerini ve sırtlarını ya da elini kafasının arkasına koyup poz veriyorum ayağına kol kaslarını sıktıkları pozlarını paylaştıkları dönem oluyor, neyse...  Zaten sanırım o sürecin başında erkek muhabbeti hep bu oluyor, "Kardeş hangi salona yazıldın, banyo var mı, zattiri zuttik makinesi var mı... Protein orda ne kadarmış, ben şu kadara loluluyu'dan getirtiyorum." Ben de bu muhabbet dönerken içimden "Allamm bi sabah bi uyaniyim benim kollar olsun sana Temel Reis, göğüsler hafif şişkin olsun. Bak valla bana o kadarı yeter, fazlasına gerek yokkk." diyorum. Yalnız var ya, burada diyorum ya hani "fotoğraf attıkları dönem" diye, hiii, bende o kaslar olacak, iki günde bir mememi atar kaslarımı sıkıp habersiz pozlar verirdim, Allah biliyor da vermiyor yani. 
Neyse... Ben salon aramaya başlıyorum. Bu arada salonu asla dışarıda fellik fellik gezerek aramıyorum, serde de gurur var ya, birine sorsam şimdi "Ooo kardeşim sonunda karar vermişsin, yakışırrrr." diyecek. O kaslar bende her zaman varmış gibi davranmak istiyorum... O dönem hava biraz sıcak olduğu için evde klimanın altında bilgisayardan bakınıyorum, evime en yakını seçmeye çalışıyorum. Hatta bazen "Şu otobüs tam önünde indirir ama şuraya kadar yürüyüp öyle binmem lazım. Hmm, ele o zaman bunu yaa." falan diyerek ilerde ne bok olacağını gösteriyorum yani. 
Kayda gidiyorum, elimde yüz tl ile. Daha adam "merhaba" demeden ben taramalı tüfek gibi başlıyorum: "Evet, kilo almam lazım ama alamıyorum. Halbuki Afrika kıtası benim günlük yediklerimle kesinlikle doyar, hatta yan kıtalara bile gönderebilir, o derece düşünün. Ne yapayım haaa, metabolizmam hızlı, annemden almışım mitokondrilerimi. Neyse, bakın, kollarım sizinki gibi kocaman kocaman olmasa da olur, o ne öyle ben sevmem vallahi. Azıcık şişsin, hah, Çağatay yaa, evet evet Çağatay Ulusoy gibi olsam yeter tabi kol olarak. Adamın burnu efsane zaten, istesem de onun gibi olamam yani... Ya siz bir şey mi diyordunuz, lafınızı balla kestim?"
Adam zaten şoka giriyor görünce, eli ayağı titriyor koca kaslı adamın yeminle. Adam tam "O zaman size önce bi beslenme list..." diye giriyor, ben yine başlıyorum taramalı gibi: "Aklınızda olsun, ben günde bir yumurtadan fazla yemem. Bir kere beş tane yedirdi nenem, ayyy, sabah bi uyandım, her yanım isilik sivilce. O toz mudur nedir, kullanamam ben onu, şey diye duydummm, bunu kullanıp kas yapanlar sporu bırakınca memeleri süzme yoğurt gibi oluyormuşşş, benden uzak tutunnnn. Karbonhidratı da kesemem ayrıca, ben glikoz için yaşıyorum bebeğim anlıyor musun?" 
Bu zamana kadar bana verilen beslenme listelerinin sonu hep karalama kağıdı olmak oldu. Adam diyor ki "Ertesi gün gel hemen başlayalım." Haa, bu arada "Günde bir saatten fazla yapamam, bu da can yani tamam mı?" diye de belirtiyorum. Başlıyoruz.
Zaten bu zamana kadar üç tane spor hocam oldu, ikisi bana aynı ismi taktı: Şampiyon. O buz gibi, semsert adamları, artık nasıl bir manyaksam, üçgen şeklinde yastık kadar yumuşak bir şeye çeviriyorum yemin ederim, el ense şaplak döte oluyoruz hepsiyle...
İlk gün, adam biliyor ya 1 saat kalacağımı, sürekli onu vurguluyor: "Bak 1 saat dolmadan gitmek yok." diye. Ben ne yapıyorum, sanki ihtiyacım varmış gibi, koşu bandında en yavaşı ayarlayıp tam 50 dakika yürüyorum... Hoca alt kattayken özellikle, arkadaşımı arayıp twitter'da gördüğüm şeyi anlatıyorum, durdurup kim ne fotoğraf atmış ona bakıyorum. Snap atmaya çok utanıyorum bu arada, hiç atmadım o yüzden... Hocanın geliyor olduğunu hep kendim gibi olan oğlanlardan anlıyorum vallahi, zayıf ve kısalardan ya da uzun ve kısalardan. Hemen başlıyorlar "Hocaaamm ben bitirdimm napiiiim." diye kendilerini öne atmaya. Zaten ben "Ben bitirdimmm"i duyar duymaz koşu bandından inip o poponu asla rahat ettirmeyen ve ağırlığı yukarı doğru kaldıraç gibi bir şeyle kaldırdığın şeye kaçıyorum. Yine terleme, bayılacak gibi olma numarası yapıyorum. Güya nefes nefese kalmışım da ölüyorum... Hoca geliyor, "Şampiyon nasıl gidiyor, kaçtasın?" diyor, bir tek bana bu kadar samimi ama... Her zaman cevabım aynı "Son setim hocam, hooohhh hoohhh, üç tane kaldı, onnn, ıhhh, on bir, hadiiii, on iki. Hooh." Sonra saate bakıyorum, bi saat dolduu mu, vınnnn.
Çıkışta asla beslenme listesine bakmak yok. Bim'e gidiyorum. Boru mu lan, 50 dakika yürümüşüm, dört kere de ağırlık kaldırmışım. Yarım kilo danette mi daphne mi ne var ya çikolatalı puding, onu alıp bim'in kapısında yiyorum valla... 
Zaten bir gün var bir gün yok diye anlaşmışım, yarın kapısının önünden bile geçmemeye gayret ediyorum salonun. Bir de buraya kadar gelmişken, bazı salon tiplerinden de bahsetmek isterim. Birisi, hocanın kankisi olan hafif esmer çocuk. Hoca yokken kendi kendine millete "şunu yap, böyle yaparsan şöyle olur, şu kasların için iyi" falan diyor. Hoca gelince duruşu bile değişiyor çocuğun, hemen el şakaları, hocanın ensesine dokunmalar, samimiyet fazlaysa hocaya kas sıktırtmalar, yani "bakın ben arkadaşıyım." havaları... Bir diğeri, kurban olduğum küçük zayıf çocuk. Allah bilir ne söylediler buna da, gelmiş, benim gibi çubuk kraker gibi kollarıyla ağırlık kaldırmaya çalışıyor. Zaten oraya "zorla" gelenleri gözünden direkt tanıyorsun... Yanında suyu ve havlusu hep var, hep tam teşekküllü ama hep mutsuz, umutsuz, yorgun... Elit ablalar ve 56 yaşında olup benimle aynı duran seksapelli amcalar da var tabi. Hatta benden genç... Havluları hep boyunlarında, gelip gitmekten herkesi tanır olmuşlar bu amcalar, ya sağlarındaki pembe taytlı koşu bandındaki elit ablayla ya da sollarındaki diğer seksapelli amcayla kıkır kıkır bi muhabbet. Eğer ilkbahar sonuysa, her gittiğinde göreceğin sürekli bacak çalışan senin yaşındaki kız da orada. Bir de kuzenin Haşmet'e benzeyen biraz kilolu İbo da var, o da havlusu ve siyah şortuyla koşu bandında koşuyor genelde ve üç ayın sonunda hayal ettiği adama dönüşüyor...
İkinci gidişimde maalesef salon şansıma hep boş oluyor ve hoca hep başımda. Tam anlamıyla ağzıma ediyor diyebilirim... Her makineden on iki çarpı üç kere hareket yaptırıyor, iflahım kuruyor. Ağzım yüzüm kayıyor, her bir yanımdan sular akıyor yemin ederim. Hele bir makine var ki, yazmazsam ölürüm, hani şu sırtını vererek oturup kollarını iyi yana açıp kafanın hemen önünde ortada birleştirdiğin makine var ya, işte allah onun bin belasını versin. Bu nasıl bir işkence, nasıl bir tempo, lan ben insanım insafsız hoca. Hocanın o halimi görünce "Çık bi gösteriyim." diyişi var ki... Adam benim koca kafam kadar kol kası yapmış, pamuk torbası kaldırıyor gibi davranıyor yahu. Makinede çalışırken sanki Polyanna'yla cinsel ilişkiye giriyor gibi bir surat, gülümseme, sırıtış. Bense, makine üreticisinin dötüne makineyi sokmak için hayal kuruyorum. 
İşte o ikinci gün eve gidiyorum ya, belim bıhınım bacağım, her bi yanım ağrıyor... Bütün Adana'yı getir, beni o salona bir daha götüremezsin. Bunu anlattığım herkes "Bak işte o günden sonra bir daha gitseydin bağımlısı olurdun, biraz ağrıyor ama hamladığın için o." diyor. Yani sigara, kokain, esrar, televizyon hatta kola bağımlısı olmayı bile anlıyorum ama spora bağımlı olanları anlamıyorum ve acayip kıskanıyorum, her gördüğüm yerde hayranlıkla bakıyorum!!! Biraz garip yürüyorlar, o kaslardan mütevellit sanırım bilmiyorum ama olsun. 
Ben 192 boyundayım, 83 kiloydum en son. Ama zayıf görünüyorum, boy deve gibi diye. Hayır yani, yeni tanıştığım adamsın, gel okuduğum okulları sor, bak yazı yazıyorum yıllardır, onu söylüyorlar yandan sana onu sor. Hiçbir şey bilmiyorsan dişini sor... Direkt "Tolga sen baya uzunsun, sen kaç kilosun kardeş?". Söylüyorum, "Senin doksana kadar yolun var, çok zayıf duruyorsun, al biraz." Sağ ol ya... Kollarım biraz ince kabul ediyorum ama n'apablirim, allah beni böyle yaratmış yani. Ben de isterdim senin gibi 183 olup kolayca kilo alıp spora gittiğim an her şeyin belli olmasını ama senden üçte bir otuz santimlik cetvel kadar uzunum, elimde değil yani.
Yeni dönemde sanırım artık az insan bakıyor karşısındakinin okuluna, kültürüne. Genelleme yapmak istemiyorum ama tanıdığım birkaç kız eskiden beğenmedikleri çocuklar şimdi kas yapınca "kanka taş olmuşşş" diyorlar gibi geliyor, yanlışsam lütfen düzelt. Zaten bu kadar ön planda olan bir şey olmasaydı millet meme ucunu, sırtını falan atmazdı Instagram'a... Ya da en en basitinden, radyo tv de okuyorum vallahi konuşurum bunun hakkında, inanılmaz yeteneksiz bir sürü erkek oyuncuyu ajanslardan alıp alıp cıfır cıfır memeleri var diye tv'de oynatıyorlar. Genelde de üstsüz sahnelerle dolu oluyor dizi. Ha beşinci bölümde yayından kaldırılıyor ama olsun. 
Ne çok konuşasım varmış be... Yazıyı geçen yaz başıma gelen bir olayla bitirmek istiyorum bu arada. Şu hoca yancısı hafif esmer çocuk var ya, ben spor yaparken bi anda zayıf çocuğa doğru dönüp konuşmaya başlamıştı: "Ben de senin gibiydim, aynaya baktığımda üzülüyordum, hiçbir kız beğenmiyordu lan beni, çok zayıfsın çirkinsin diyorlardı. Bak sonra çalıştım ve nooldum. Kızlar pervane şimdi Instagram'da bana." 
Ben bi sinirlendim... Zayıflık bir özür mü, ya da tam tersi kilolu olmak... Zayıflık/şişmanlık çirkinlik mi, hadsiz. O çocuk nasıl hissetti kim bilir... Ben yerim yerim arada kilo alırım arada alamam, onun acayip hızlıdır metabolizması o hiç alamaz. Bazısına da su içse yarar. Çocuktan bir gıcık aldım anlatamam, spor salonunda ikinci günümdü, (yani son günüm) hocayla da tam arkadaş olmuşum. Gittim hocanın yanına sessizce, "Hocam ben de seviyorum şu arkadaşınızı, inanılmaz iyi bir insan ama size şey demem lazım yaaa... insanların sırasını almaya çalışıyor sürekli, sıra başkasındayken kendisine gelsin diye kavga ediyor hatta siz yokken... düzeni bozuyor, ama bakın iyi birisi biliyorum da... yani ne bileyim, 'her şeyi size ben anlatsam daha iyi' diyen biri o, siz yokken yani. hocam isterseniz bi uyarın ama ben söylemedim tamam mı..." dedim, sonra da havlumu aldığım gibi vınnnn. Ders olsun şerefsize.

29 Ekim 2017

Klişelerde boğulmak

Blogger'da şöyle bi olay var. Google'da hangi kelimeleri arayarak benim bloguma giriş yapabildiğinizi görebiliyorum. Bunları okumak çoğu zaman güldürse de bazen hayatı sorgulatıyor bana. Ben de, 2017 bitmeden bloga hangi kelimelerle geliyorsunuz, yazmak istedim. Bunu her yıl yapıyorum, listeyi okurken çok eğleniyorum, evet, ama bir yandan da "Neden bu kelimelerle benim blogum bulunuyor yahu?" diyorum...
Şunları aradan çıkarayım. uzun saçlı kel adam, uska yazıları, saçlı kel adam, uzun saçlı kel adam kitap yazıp gelen kardeşlerim. Siz benim canımsınız, diğer sonuçları gördükçe gözlerim doluyor çünkü...
sevgilimin bokunu yedim: bunu yazan arkadaş/arkadaşlar, neden böyle bir şey yaptınız, lütfen açıklar mısınız.
annemin bokunu yedim: tanıdığı herkesin bokunu yiyen ve yaptığından pişman olup kendisi gibi yiyiciler var mı diye aratan bir kardeşimiz var anladığım kadarıyla.
abimin karısını azdırdım: insan yengesini azdırır mı lan, ayıp değil mi sana.
aşkım sok girsin dötüme: lan bu ne kssdlsmsks
altına işeyen orozpu kadınlar blogspot: dehşet içinde izliyorum. neden sevgili kardeşim, neden böyle bir şeyi merak ettin, neden aramak istedin.
senin o kalbin var ya o kalbin: arabesk rap şarkısı sözü falan mı acaba. ya da şeyin türevi gibi, "senin o gözleriiiin var yaaaa, her şeyi bitirdiii."
ne sevenim var ne soranım var öyle yalnızım ki: hep beraber devam ediyoruz, "çilesiiiz günüm yok, dert ararsan çook, öyle dertliyim kiiii."
uzunsal kızlar: kısa boylu olup uzun gibi görünen kızlardan mı bahsediyor acaba.
gogıl, gugıl ve gagıl: neden google'da yeniden onu arıyorsunuz, hayır üsttekilere bakınca en masum aramalardan biri yemin ederim.
uzun boylu uzun boylu: benim o. vallahi benim. deve gibiyim, gökyüzüne yakınım, elektrik direği gibiyim, uzunca kesilmiş bi tahtayım, fasulye sırığıyım yahu.
uzun saçlı kel adam gerçek yüzü: böyle de arayınca ortalığı birbirine karıştırmışım da şimdi foyam meydana çıkmış gibi duruyor... ben masumum...
uzun saçlı kel adam kim: ben yahu ben. sizin Tolga işte.
uzun saçlı kel adam gerçek foto: bir tek tc kimlik numaramı yazmadım şuraya, yapmayın allah aşkına. zaten bloggerlar bulmuştu beni anonim yazarken, yakalanmıştım bildiğin. kenardaki twitter'a girip bakarsan beni görebilirsin, kalmadı bir anonimliğim merak etme yahu.
allah belanı versin yandex: bunu yazıp gelen 38 kişi var. yandex'e sinirlenip sinirlenip google'a dedikodusunu mu yapıyorsunuz anlamadım.
amcadan özür dileme mesajları: biliyorum, biraz zorlasam 'eski sevgiliye/platoniğe atılacak acılı/acısız en güzel smsler kitabı' yazacak kıvamdayım ama bu ne yahu. neden özür dilenecek şeyler yapıyorsunuz amcalarınıza.
hacker bilgisayarımdan bilgi çaldı ne yapmalıyım: gerçekten bilmiyorum, bilsem vallahi söylerdim...
kel emine otu: bu blogta satmıyoruz canım, sen alt mahalledeki bloga bi sor istersen.
oruspu resimleri: yemin ederim orospu değilim, kendi halinde takılan bir insanım yahu.

Bunlar daha hiçbir şey. Sonuçlara baktıkça, "Keşke 1 güncük google'da çalışsam." diye dileyip durdum, ne gülüyorlardır be. bu arada, uzun saçlı kel adam tolga sen görürsün yazan arkadaş. Gelsene lan çıkışa!


20 Ekim 2017

Bir gün ben yine evimdeyim

Eve çıktığımdan beri böyle bir yazı yazmak istiyordum. Keşke yazıda kendimi "Giydiği röpteşambırı ile karşısında çatırdayan şöminesine uzun aralıklarla gülümseyerek bakarak yeni aldığı bilgisayarının klavyesine hafif dokunuşlar yapıyordu." diye betimleyebilsem. Ancak eğer betimlersem, az sonra yalandan öleceğimi düşündüğüm için direkt gerçeklere geçiyorum:
geçen sene galata'dan almıştım,
odama girince kapıda sizi Nurella karşılıyor
Komşular: Biliyorsun, İstanbul'daki ikinci yılımın henüz başı ve ben üçüncü evimdeyim, üstelik arada da bir yurt maceram var. İlk evimde tektim, zaten bir ay kaldım. Komşulardan yana tek sorunum şu olmuştu: Banyo yaparken şarkı söylediğim için alt komşum ev sahibimi aramıştı ve adam beni uyarmıştı. İkinci evimde, altımızda gençler kalıyordu. Arada bir esrar içip bütün merdivenleri kokutuyorlardı, bazen de evde alem yapıyorlardı, yatak seslerini bile duyuyordum ama iyi çocuklardı şimdi ne yalan söyleyeyim. Ama üçüncü evimde şans yüzüme gülmedi kardeşlerim. Eve taşındığım gün, karşı komşumu evimin avlusunda görünce adama "Merhaba, ben yeni taşındım amca." demek için pencereden eğilmemle adamın bana yaklaşıp gözlerini kocaman açarak "SEN ÖĞRENCİ MİSİN?" demesi aynı anda oldu. Sonrasından bahsetmek bile istemiyorum. "BENİM EVİME GELENLER SANA İSMİNİ Mİ YAZDIRACAK, ÇETELE Mİ TUTUYORSUN SEN?!" diye bağırmalarım mı, adamın bana "SENİ SAYGISIZ, SEN TOPLANTIDA GÖRÜRSÜN! ÖĞRENCİ DEĞİL MİSİNİZ, HEPİNİZ AYNISINIZ. İKİ KİŞİ DİYE TUTUYORSUNUZ, SEKSEN KİŞİ KALIYORSUNUZ! CUMARTESİYİ BEKLE!" diye cevap vermesi mi. En son pencereyi kapatırken "SEN BEKLE ASIL SEN!" diye bağırıyordum. Ha, sonra ne oldu. O cumartesi asla gelmedi. Ya da ben toplantıya gitmek yerine arkadaşımın doğum gününe gittim, bilmiyorum.
Yemek sorunu: Bir bıçak, bir insanın eline ne kadar yakışmıyorsa, elime o kadar yakışmıyor. Ben yemek yapmayı değil yemek yemeyi seven kısımdayım. O yüzden geldiğimden beri iki günde bir makarna yiyorum. Diğer yemekleri yemeyi ben de çok isterdim ama bende domatesleri küp küp doğrayıp üzerine jülyen kesilmiş biber ekleyecek bir sabır yok, yetenek desen hiç yok. Ha ne oldu, canım memelerim ve kıçım kocaman oldu.
Ev arkadaşı: İkinci evimde efsaneleşen sevişgen çifti biliyorsundur. En son evden göndermiştim hani. Deyyuslar, inleme seslerinden kim altta kim üstte, şak diye anlayıveriyordum. Böyle bir şey olamaz ya, bak yazarken bile elim ayağım titredi. Bir de çocuk en fazla otuz saniye dayanabiliyordu ama bana otuz saat gibi geliyordu. Kendini Johnny Sins zannetmesini ve sevgilisinin çakma Sasha Grey'liğini konuşmak bile istemiyorum. Ama bu evimdeki ev arkadaşım dünyada tanıyabileceğin en sessiz, en kibar insan. Çocuk o kadar iyi niyetli, o kadar kibar ki; çocuğun yüzünü gördüğüm an kendimden utanıyorum yemin ediyorum. Bir de öyle düzenli ki. Benim odamı bok götürüyor, yerdeki renk renk donlarım estetik cinayetine neden oluyor, çocuğun odası parlıyor yahu.
Konum: Evime gelmek isteyen arkadaşlarıma adresi anlatırken her şeyden önce "Cehennemde." diyorum. Bir otobüsün 36. ya da 42. durağında oturuyorum. Metroya uzak, metrobüse uzaklığından bahsetmek bile istemiyorum. O yüzden, beni ziyarete gelen bütün arkadaşlarımı 'gerçek arkadaşlarım' olarak listeye ekledim. Zaten gelen arkadaşlarım asla bir gün kalmıyor, adam o kadar yol gelmiş, ben evde olmasam bile benim evde rahat rahat takılıyor vallahi, "Senin işin varsa sen gidebilirsin ha istersen." diyerek. Evden çıkıp Beşiktaş'a, Kadıköy'e geldiğim zaman turist gibi davranıyorum artık, etrafı izliyorum, "İstanbul'da ne güzel yerler varmış lan." diyorum yahu.
İnternetsizlik: İnternet için çıkardım en sonunda pijamalarımı, gittim bir yere. Adama da her şeyden önce "Bağlayacak görevlilerin bugün akşam gelmesi mümkün mü?" diye sordum. Çenemi kullanarak ikna ettim adamı, adam "Olur, ayarlarız." dedi. Sonra sözleşmeyi okurken bir öğrendim ki, benim apartmanımda alt yapı yokmuş. Ben de "Allah Allaaah, komşuların internet şifresini kırmak istiyorum ama neden hiç internet noktası yok lan?" diyordum, meğer bu yüzdenmiş. Önce gidip merkeze başvurmam lazımmış, onlar da en az altı ayda gelirmiş... Eve çıktığımdan beri, telefonuma internet paketi ekletmek için ödediğim parayla Adana'ya okul yaptırırdım yemin ediyorum. İki hafta önceden her şeyim bitiyor, bütün arkadaşlarımla SMS'ten konuşuyoruz. Evin yakınlarında bir tane közde kanat kafe buldum, bir kere gidip kanat yedim şifreyi almak için. Geçen gece taktım kapüşonumu, 'BeLaLiJojuk01' oldum, altımda koyu yeşil polar pijamamla kafenin yanındaki ağacın arkasına saklanıp internete girdim. İnanılmaz yavaştı, umarım yeni bir paket alırlar. Ayrıca kıçım da dondu.
İlk tökezlemeler: Önce buzdolabım otel boydu, sinirlerim bozuldu, emlakçıyla kavga ettim. Yenisini bir hafta sonra getirdi. Sonra, beyin yerine sünger bulunduran bir insan olduğum için ocağımın olmadığını ilk hafta zar zor fark edebildim. Ocak yok ya, hemen yemek yapasım geldi. Zaten azıcık olan internet paketimi Oktay Usta'da bitiriyordum. Sonra yine yükselen sesim, minik minik tehditlerim sayesinde ocak geldi, hoooop, o tariflerin hepsini "Bunlar da boşuna yer kaplamasın şimdi." diyerek sildim. Bir de mutfak penceremin kulpu kırıkmış, pencereyi açıp kapatmak için sinir krizleri geçiriyorum. Canı isteyince açılıyor sadece, havasızlıktan öleceğim bir gün.
Sifon: Evet, sifon. Kardeşlerim, sifonum çığlık atıyor! Yemin ederim ki, söylemek istediği bir şeyler mi var bilmiyorum ama resmen bağırıyor! Geçen gece, kendisini yalnız hissetmiş olacak ki, beni sabah dörtte çığlık atarak uyandırdı. Gittim çişimi yaptım, kendisini bir güzel çektim, sustu. Arkadaşlarıma göre, sular kesilirken ve sular gelirken basınçtan dolayı öyle bir ses geliyormuş ama bana göre, söylemek istediği şeyler var.
Evimden manzaralar şimdilik bu kadar. Ama bir şey diyeyim mi, o kadar şeye rağmen yatağa yattığım zaman gerçekten mutlu uyuyorum. Yine de bir yıl dolar dolmaz taşınacağım sanırım buradan da. En çok sifonumu özleyeceğim, canım sifonum.

9 Ekim 2017

Doğum Günü, Yirmi, Çözülme

On dokuzuncu doğum günümden beri, yirmi olmaktan korkuyordum. Sanki onlar basamağı 1'den 2'ye dönüşünce hayatımdaki bir sürü şey değişecekmiş gibi geliyordu. Yaşım o ikiyi gördü mü, seneye direkt on seneyi yaşanmamış sayıp otuz olacakmışım gibi. Çok fazla büyümem gerekecekmiş, kendimi sınırlamam lazım olacakmış gibi. Yüzüme çöke çöke bir hâl olan olgunluk, kendisini daha da belli edecekmiş gibi. Yaşımı soranlara gururla "Daha on dokuz yaşındayım!" diyordum, hemen yanımdan arkadaşlarımın "Ekimde yirmi olacaksın, yirmi desene." demelerine rağmen hem de.
Hah, o gün geldi. Birkaç saat sonra doğum günüm olacak. Geçen sene, aynı yazının 'yüzleşmesi'ni yazmıştım. Ben yazarken o zaman çok ağlamıştım, bir sene sonra 'çözülme'sini yazarken bu sefer gülümsüyorum.
şu koca kafalı şaşkın suratlı,
"benim burda ne işim var lan?!" diyen bebek benim
Bir sene, koca bir sene, birçok şeyin değişmesi için gerçekten kocaman bir zaman dilimiymiş. İnsan neler neler başarırmış; nelere nelere üzülür, sevinir, nelerden pişman olurmuş; neyi takarmış, neyi unuturmuş; kimleri hayatından çıkarır, kimleri hayatına alırmış. Bizzat yaşadım. Bazen hayvanlar gibi başardım, çok alkış aldım, bazen de rezil kepaze oldum, yerin dibine dibine girdim, böyle en dibi gördüm. Offf, sen ne diyorsun, bazı şeylere üzülmekten kafayı yedim be! Ama bazen de en şerefsiz kahkahaları ben attım, en yüksek seslisini ben güldüm. Bazen öyle şeyler yaptım ki, çok pişman oldum, çok 'keşke' dedim, çoğu zaman da pişman oluyormuş gibi yapıp bildiğimi okudum, sessizce 'iyi ki' dedim. Herkesin kafaya takıp dert edindiği birçok şeyi takmadım, umurum dışı kabul ettim, kimi zaman da "Amaaan!" diyip elini salladığın o şeyler var ya, hah, onlar benim uykularımı kaçırdı, rahat edemedim, yatakta dört döndüm, onlar için sinir krizleri geçirdim, kendimi yerden yere attım. Bir sürü kişiyle tanıştım, kimisini çok sevdim, kimisini sevmiş gibi yaptım, kimisini sevmedim, sevemedim.
Geçen seneki yazıyı yazarken yurt odamda tek başıma bilgisayarımın yanımdaki abur cuburları yiye yiye ağlıyordum. Şimdi, maalesef internet alacak param olmadığı için en yakın arkadaşlarımdan birinin evine gelip komşunun internetine kaçak bağlanarak yazıyorum. Hmm, bi bakalım. İnternetsiz olsa da ve hâlâ internet için kumarhane, kebapçı, çayhane ve arkadaş evleri gezsem de, kendi evime çıktım mı, çıktım. Bir ayı doldurmak üzereyim, üst komşumu polise şikayet etmeyi ve karşı komşuma kafa göz dalmayı düşünmem dışında herhangi bir olumsuzluğum yok. Evet, yine her şeyi tek başıma yaptım, acayip yoruldum, yorgunluktan o kutuların, pisliğin arasında uyuyakaldım, yine hayvan gibi para saçtım, yine çok didindim ama sonunda oldu. Elimde otuz beş kilo valizle emlakçı emlakçı gezip sinir krizleri geçirerek evi buldum, ilk çıktığım apartmanın bu sefer giriş katı oldu ama olsun, döndüm dolaştım yine buraya enk geldim, "Vardır bunda da bir şey." dedim.
Sonra... O Tolga Tilbe yaratan platonikliğime rağmen ders çalışıp kazanana kadar helak olduğum bölüme sonunda başlayabildim. Yaptığım ilk dişlerden kaldım, sabun kokusundan nefret ettim, hafiften zorlanıyorum ama sevdim. Hatta beklediğimden daha düzenli çıktım bile diyebilirim. Bazen amfide olduğumu unutup lise mantığıyla, sorulan sorulara bağıra bağıra cevap vermeye bile başladım, sanırım hafiften dikkati çektim.
Senaryo yazmaya da başladım, hayallerimi büyüttüm, tiyatro oyunu yanına sinema filmi de ekledim. Kendime uygun bir karakter yaratmaya uğraşıyorum. O sabun yaparken ezik ezik oturan ben, bir arkadaşımın bana yandan Radyo Tv okuduğumu belli eden bir soru sormasıyla, hooop, bir anda dikleştim, başladım anlatmaya! Ezik Tolga öyle güzel yok oluverdi ki, mutluluk sarhoşu oldum. Sonunda o bölümde kazasız belasız ikinci sınıfa geçtim, yeni kitaplarımı aldım, kokladım, sarıldım.
Yazınki olaydan sonra acayip acı çektim, ama bir haftada kendime geldim, toparladım. Geriye tonlarca yazı bırakan bir tecrübe oldu ama yapacak bir şey yok, birçok şey öğrendim, olgunlaştım. 'Bir ben var ki benden öte, benden ziyade' sözündeki 'benden öte ben'i görmüş oldum.
Accccayip gezdim, Kıbrıs'ı tavaf ettim, İstanbul'u mahvettim. Önce görgüsüz gibi her şeyimi paylaştım, sonra akıllandım, yavaş yavaş duruldum.
Bi de, çok mutluyum, huzurluyum ama nedenini şimdilik söylemem.
Yani anlayacağın, ben sonunda yirmi oldum. İnsan iki heceden korkar mı be, 'yirmi' benim korkulu rüyalarımın başkarakteriydi yemin ederim! Şu çubuk krakere benzeyen sıfatım ve deve gibi boyumla; pişmanlığı, sevinci, 'iyi ki'si, 'keşke'si, sinir harbi, mutluluk sarhoşluğu ve daha nicesiyle; hayvanlar gibi eğlenip bi acayip üzüldüğüm on dokuza sonunda veda ettim. Önümde şu an yaş pasta ve mum yok, hatta sanırım arkadaşım benden de fakir, karşıda sadece mayonez ve salça görüyorum çünkü, o yüzden dileğimi buradan dileyeyim. Yirmi abi, büyüksün, yücesin; hani o yatağıma yatıp kafamı yastığa koyduğum anda kurduğum birçok hayal var ya, hah, onlardan birkaçı gerçekleşse çok efsane olur be. Eyvallah abi.



20 Eylül 2017

Daha ilk günden

Onlarca aksilik sonrası evime yerleşebildim. Önce evin temizliğiyle uğraştım, bitemedi bir türlü. Annem banyo fayanslarının arasını krem dökerek ovaladığımı görseydi muhtemelen önce ağlar, sonra da beni tokatlardı "Evde niye pissin eşşoleşşeğin çocuğu!" diyerek. Benden önceki kiracı evi o kadar pis bırakmıştı ki, sürekli küfrettim. Bir de kimsem yok bildiğin, kollarım koptu yemin ederim. Sonra, mutfakta kocaman bir eksik olduğunu maalesef evi tuttuktan sonra fark ettim. Evde ocak yoktu, emlakçıyı arayıp bunu söylediğimde gece on ikiydi. Bi üç gün kadar dışarıda yedim, karnım mahvoldu. Şansıma evin karşısına Adana dürümcü açılmış, her acıktığımda gidip yiyordum. Her gün her gün yenmezmiş, bunu anlayabildim sonunda... Neyse, emlakçı önce çok eski bir ocak getirdi. Ocak o kadar eskiydi ki, gaz kokusundan ölebilirdim sanırım. Gecesinde yine aradım adamı, çok az tehdit etmiş olabilirim. Güya Allahın emlakçısı, bana "Dur ben bi kontrol edeyim." diyor. Ben anlamıyorum, insanların bir şeyi anlamaları için illa çirkefleşip bağırmam mı gerekiyor, ne gerek var yani. Sonra bi baktım, yepyeni bir tane getirmiş, evdeki en sevdiğim eşya o şu an. Yemek yaptığım yok bu arada, bir tek yoğurtlu makarna yapıyorum. Onu da her gece yaptığım için götüm ve memem kocaman olmaya başlayacak, hissediyorum. Et yemeyi ben de isterdim ama param yok, makarnayı çeşitlendirerek yaşamımı sürdürüyorum o yüzden.
Okul başladı ve okula yakın olsun diye cehennemin dibinden ev tutmama rağmen okula erken gidebildiğim tek bir gün bile yok. Hepsinde ders başlayalı yarım saat olmuş, kapı çalıyor, iki metre tahta gibi bir çocuk özür dileyerek içeri giriyor. O yüzden en önün de önünde oturmak zorunda kalıyorum sürekli.
Bir de önlük olayım var. Doğruyu söyleyeyim, esmerim diye beyaz bana yakışabilir diyordum önceleri. Bir de, ulan önlük bu, giyen herkeste muhteşem durmalı yani. Geleceğin hekimisin, doktorusun sonuçta, sırf o yüzden bile bi torpil olmalı, diyordum. Neyse, önlük denemek için bi yere girdik. Herkes deniyor, insanlara bu kadar mı yakışır! Nasıl parlıyorlar önlüğün içinde, herkes buram buram diş hekimi kokuyor böyle. İçimden de sürekli "Evettt, teorim doğruuu, herkese yakıştı lalala!" diyorum. Sıra bana geldi, bi denedim, yemin ederim Adana'da bizim kasap Yalçın Abi gibi oldum. Aynaya baktığım an kendimden yarım kilo kuşbaşı isteyesim geliyordu.
Gözlerim doldu doldu böyle, arkadaşım dışarı çıkardı beni. "Tadilat yaptırırız şimdi, üzerine göre olur, üzülme." diyip duruyorlar. Kalktık başka yere gittik benim için. Bi adam bizi yarım saat bekletti, sonra denettiği önlük yine kasap Yalçın gibi oldu. En son pes etmiştim, banklara çöküp ağlıyordum ki, bi yere daha girdik. Ve teorimi yine doğrulamış oldum. Gerçekten o kadar içime sinerek aldım ki o önlükleri, arada bir evde giyiyorum, aynaya bakıyorum... İçimden de sürekli "O yarım kollu kısa önlükle Instagram'a fotoğraf atmak için mi kazandın lan okulunu?" diyorum ama olsun.
Okulun ilk günüydü sanırım, hah evet, önlük almaya gitmeden hemen önce. Arkadaşımın arabasıyla gideceğiz, arkadaşım da yokuşa park etmiş arabayı. Bindik, araba bi çalıştı, taaak diye bi ses. Arkadaki arabaya öyle bi vurduk ki, "Aha," dedim "Tolga, sıçtın hadi hayırlı olsun.". Bi daha gaza bastı, taaak diye ikinci bi ses geldi. Arkamızdaki durmuş araba biz vurdukça geriye gidiyor gariban. Vallahi bi anda "Lan kaç kaç kaç!" diyiverdim, arkadaki arabada herhangi bi hasar göremeyince de bildiğin kaçtık. Çok şükür, 'İstanbul'da Yediğim Boklar' listeme bunu da ekleyeceğim, birkaç gün üç buçuk attım da baktık ses yok, "Sıkıntı yok herhalde." dedik, umarım yoktur...
Okul ortamı da biraz şey gibi, "Beeennnn diş hekimiyimmm, beeenn on dört binle girdimm, beeeen beyaz önlük giyiyorumm, küçük dağları beeenn yarattımm!" diyen insanlar topluluğu. Ulan pezevenk, ben de on dört bindeyim, ben sana öyle bakıyor muyum. Aynı önlükten bende de var, ne bu havalar yani. O yüzden, sanırım kantindeki ortama alışmam biraz zaman alacak.
Hah, unutmadan. Diş hekimliği kazanmak demek, kağıttan çok sabuna dokunmak demekmiş. Çok merak ediyorum, acaba iki sene önceki Tolga'nın aklına, kendi evine tek başına çıkıp eve birilerini atmak yerine gecenin bir saati müzik dinleyerek sabun yontup yeşil dolmalık bibere benzetmeye çalışacağı gelir miydi. Bir de benzemiyor bir türlü, biber hariç her şeye benzetiyorum. Son yaptığım biberi baktığım biberden o kadar farklı yapmışım ki, dört tane manav gezdim elimde sabunla, "Abi buna benzer biberin var mıdır?" diyerek. Asistanlar yaparken kolay gibiydi, feleğim şaşıyor yaparken. Sabun kokusundan kafayı buluyorum sanırım.
*
Konusunu aylaaar aylaar önce aşk acısından ölürken, gecenin üçünde biyoloji kitabıma odaklanmışken bi anda bulduğum; bulduğum günden itibaren sürüyle kursa, konferansa gitmeye çalıştığım; onlarca senaristle iletişime geçtiğim; yazımı hakkında bin beş yüz tane kitap okuğum 'senaryo' işine de mantığını kavradığımı hissedince en sonunda el atmaya karar verdim. Oyun hakkında diyebileceğim tek şey, "Bi' Sen Eksiktin!"in sanırım komik olacağı. Bir de günlerdir oyundaki birkaç sahne için şarkı sözü yazıp kafama göre melodi uyduruyorum... Birçok tiyatronun, dışarıdan gelen senaryoları değerlendirdiği departmanları varmış. Sen "Oyunum bu." diyip veriyormuşsun, değerlendirmeye alıyorlarmış. Ya da, radyo televizyon okuyan bir sürü arkadaşım var, bi şekilde değerlendiririm diye düşünüyorum onlarla. Yarın, önce karakter yaratımına başlıyorum, hepsi bitti kafamda. Buraya bunu yazma nedenim de yarın bu işi ertelemeden başlamak, "Bloga bile yazdın, otur başla!" demek için. Her karakter için cevaplamam gereken yüze yakın soru ve yazmam gereken sayfalarca biyografi var önce. Bu işe de el attım ya, ben bir şey demiyorum, umarım içime siner...

Not 1: Kaşar peynir niye bu kadar pahalı yahu, hemen de bitiveriyor zaten. Üzülüyorum.
Not 2: Karşı komşumla evin ilk günü kavga ettim. Daha sonra anlatırım.

9 Eylül 2017

Bazen hayat, gerçekten inanılmazdır

Bütün bir yaz, "Çocuğum, artık alalım bak şu biletini, coştu fiyatlar." diyen annesini "Az sonra bakarım anne.", "Söz, akşam bakıp iletecem sana!", "Anne, dur şimdi, Twitter'da bi işim var." şeklinde çeşitli bahanelerle oyalayıp üşendiğini belirten ben, bir gece kendimi Lüks Adana otobüsünün en arka dörtlüsünde kuyruk sokumu ağrısından artık oturamaz duruma gelmiş kıçımla buldum! Annem, vazgeçmeyi bırak, ben otobüse bindiğimde sinsi sinsi gülüyordu, "Hehehe, hak ettin eşşoleşşeğin çocuğu." diyen bir bakışla!
14 saat diye hesaplayıp yanında kalacağım arkadaşıma "14.00 gibi oradayım sanırım." dediğim ve otobüsün önündeki kocaman 'ekspres' yazısını görmediğim için, 12 saatte Dudullu Otogarı'na varınca, telefonda "Ben vardım, sana geliyorum." diyebileceğim arkadaşımı maalesef bulamadım. Kendisi öğle saatlerine alarmını kurup sabah uyuduğu için telefonuma cevap veremedi zira... Ben de, yirmi beş kilo valizim ve "En sevdiğim romanımm, kesin koymam lazım! Ayyy, Harry Potterların tamamını koymazsam ölürüm, seri bozulmasın. Hmm, bunu da koyayım, şimdi şunu koymuşum, diğerini koymazsam olmaz." diye diye en az on kilo sırt çantamla gelen her minibüsü durdurup Fındıklı'ya giden otobüsün geçtiği yerde beni indirmeleri gerektiğini söyledim. En sonunda otobüs durağının önüne geldim.
Tamam, geçen sene bir ay orada kaldım ama, 'ev nasıl aranır?', 'emlakçılar mahallenin neresinde yoğunlaşmış?', '35 kilo yükle emlakçı emlakçı gezilir mi?', 'yokuşlardan valizle nasıl daha az yorularak çıkılır?' gibi soruların cevaplarını ben bilmiyorum ki! O yüzden, gelen ilk otobüsün şoförüne nefes nefese bir şekilde "Merhaba, beni Fındıklı'da emlakçıların en yoğun olduğu durakta indirebilir misiniz?" diye sordum. O kadar umutsuz bir haldeydim ki, pert olmuştum bildiğin. Bir de ayıptır söylemesi, kıçım nasıl ağrıyor oturmaktannn! Otobüs koltuklarının aralıkları her zaman kabusumdu ama 12 saat boyunca rahat edeyim diye bacağımı bir tek bir yerlerime sokmadığım kaldı. Hiç uyuyamadım, zaten sabah dörde kadar kalacağım arkadaşımla konuştum, dörtten sonra baktım ki Wi-Fi emrime amade, oturdum dizi izledim. Kısaca, gözlerimi kapattığım an rüya görüyordum.
Adam bi anda bana "Bekle hele bi, bizim bi Hüseyin Abi var, oralarda bu işle uğraşıyordu, sorayım. Yeditepe'de mi okuyon sen?" diyince uyku falan kalmadı, hobareyyy, "Sanırım ev buldum lannn!" diye sevinmeye başladım. Klasik "Arkadaki bir dişim de çok ağrıyordu, sana geliriz artık." esprileri, "Abi ben öğrenciyim bak ona göre." yalakalıkları arasında, şoförle beraber otobüsün son durağına geldim. Emlakçı bizi bekliyordu, bindik arabaya.
Adamın gösterdiği evler iyiydi güzeldi de, benim okuluma çok sapaydı. Bir de, Allah aşkına, o eşyalı ev fiyatları ne öyle! Gören de koydukları eşyaları son model zannedecek, sinirlerim bozuldu. Neyse, gösterdiği evlerin bana uygun olmayacağını söyledim, beni Fındıklı'nın girişine bıraktılar. Marketten Tutku alıp aşağı doğru pıtı pıtı yürümeye başladım.
Bi yandan da kendime küfrediyorum. Bütün arkadaşlarım, ağustos ayında evlerini tuttular, ben okulun açılmasına bir hafta varken güya ev arıyorum! Ve ben ağustos başında İstanbul'daydım üstelik. Ama ne yaptım, "Beşiktaş'ı çok özlemişim, yarın giderim bakmaya. Aaa, arkadaşım aradı, ertesi güne kalsın. Bugün de çok yoruldum, artık sonra bakarım, Sahibinden ne güne duruyor?" diye diye erteledim, sonra da Kıbrıs'ta buldum kendimi zaten.
Bulduğum ilk emlakçıya girdim. Kadına derdimi anlattım, "Annemle yaşıyorum, o Adana'dan gönderecek parayı, uygun bir şeyler arıyorum." diyerek. Eşyalı ev fiyatlarını duydukça valizime tutundum bayılmamak için yemin ederim, sokakta yatmayı düşündüm. Eşyasızlar da hep yeni bina, eşyalı fiyatına veriyor o yüzden. Bir ev vardı, içime sindi gibi oldu derken ev sahibinin çığlığını duydum telefonda, "Öğrenciye vermemmm, hayatta vermemm!" diye. Emlakçı abla bile dellendi, "Beyefendi bu çocuklar da kalacak yer arıyor, okullarını kazanmışlar, biraz yardımcı olsanız..." filan, adamda tık yok! "Gelin, bi tanışın, temiz yüzlü bir çocuk." diyor, oradan bağırıyor "Gerek yokk, başka yerde baksııın! Bende öğrenciye verecek ev yokk!". Şaka gibiydi o anlar. Kendimi sorguluyorum bir de, "Adamı evi için aradık di mi?" diyerek. Yani "Böbreğinizi ve dalağınızı uygun fiyata alabilir miyim?" demedim sonuçta. İçimden de "Biraz daha param olsa senin o evine mi bakarım lan dangalak!" diyip duruyorum ama dış sesim emlakçı bana yardımcı olsun diye "Olsun, adam da haklı n'aaapsın, başka evlere bakalım sorun yok." diyor tabi. İki üç ev daha gezdirdiler. Birisi inanılmaz sapa. Kar yağsa o yokuşu çıkmam imkansız. Diğeri bir artı bir ama çok pahalı. Diğeri eşyalı diye çok pahalı.
Bazı emlakçılara da ayrı kıl oldum. Adam diyor ki, "Yalnız mı yaşayacaksın?". "En fazla 1 2 ay, sonra birini almak zorundayım, karşılayamam çünkü." diye cevap veriyorum, "Erkek mi kız mı?" diye soruyor! "Erkek kız ne fark eder, sağlıklı olsun yeter!" diyorum, sinirden titreyerek! Ben kazık gibi paramı ödeyeceğim zaten, ev halkının cinsiyet yoğunluğundan sana ne!
İki emlakçı daha gezdikten sonra arkadaşım uyandı, ona geçtim hemen. Yastığa kafamı koyduğum gibi uyumuşum. Ara ara uyanıp fotoğraf çekildik, yine uyudum.
Sabah oldu, elimde telefon, Sahibinden'i kurcalıyorum. Bir ilan gördüm, eşyasız ev, bahçe katı ve fiyatına inanamadım. O kadar ucuz ki, direkt kendimi o evde hayal etmeye başladım. Bahçeye kurduğum salıncakta "Ah Nerede Vah Nerede" eşliğinde bacaklarımı sallayarak sallanıyorum, ektiğim domatesleri koklayarak toplayıp gülümsüyorum, her sabah pencere pervazındaki çiçeklerimi sulayıp onlara "Günaydıııın canlarımm!" diyorum, organik sebzelerimle yaptığım yemeklerin kokusu etrafa yayılıyor... (Yemek yapmayı bilmiyorum.)
"Bırak lan hayal kurmayı, adamı ara adamı!" diyip hemen adamı aradım. Şansıma ev, arkadaşımın evinden üç apartman sonra! Adam "Ben evin önündeyim, gelin isterseniz." diyince bir koşuşumuz var, "Speedy Gonzales kimmiş lan sıçarım çarkına!" dersin yemin ederim.
Aşağıya indim ve gördüğüm manzarayı anlatıyorum: Hayaller ve salıncak kurduğum, organik tarım yaptığım evin önünde bir çocuk, babasının yanında, babası emlakçıyla el sıkışıyor! Oradan bağırdım hemen: "Hoooop, önce ben aradım abi!" Meğer onlar dört saat önce aramış, emlakçı da onlar vazgeçerse diye beni çağırmış. Adama "Neden böyle bir şey yapıyorsunuz, bilsem inmezdim." diyorum, "Belki tutmazlar diye işte." dedi.
Canım o kadar sıkıldı ki. Ancak benim gibi bir salak, beğendiği evin tutulduğu ânı görür zaten. Mutsuz umutsuz bir halde, bir apartmanın giriş merdivenlerine çöktüm. Bir yandan da annem bağırıyor: "Üzülme bu kadar, neye üzülüyorsun, olan olmuş artık, başka yere bakarsın, saçmalama!" Kirası o kadar ucuzdu ki, tek başıma çıkardım, rahat ederdim ama olmadı.
Emlakçı, tutan çocukla babası gittikten sonra "Keşke sana verseydim evi, onları hiç sevmedim. Gel kontrat yapmadık daha onlarla, seninle yapalım bugün. Adamlara uydururuz bir şey." dedi, kabul edemedim. Bana yapılsa ortalığı ayağa kaldırırdım çünkü. Hayır, aslında çocuğun oradan ev tutması çok mantıksız çünkü okuluna çok uzak. Ama sanırım arabası varmış çocuğun. Ahh ahhh, millet okula arabayla gidip gelecek, ben de tutacağım ev yerin altında olmasın diye uğraşıyorum. Yukarıdakine sesleniyorum, umarım para kazanmaya başlayınca bu sürünmelerimi gülerek hatırlarım, umarım gülerim...
Sonra, hayatın ne kadar efsane olduğunu yine ve yine anlayacağım bir şey oldu. Öğle saatlerinde annemin yönlendirdiği bir emlakçı beni aradı, ellerinde olan evin adresini verdi. Allah Allaaaah, bu adresi ben nerden tanıyorum, bu apartman numarası çok tanıdık, derken; lan lan lan, burası benim İstanbul'a ilk geldiğim zaman tuttuğum çatı katı evimin olduğu apartmanın giriş katı! Gözümün önüne gelen ilk görüntü, kafasını tavana artık vurmayacak olan bir Tolga gülümsemesi ve evine internet bağlatana kadar yine aynı kumarhanede çay içip dizi indirmeye çalışan Tolga bakışı!
Henüz kontratı yapmadık ama sanırım evi tutuyorum. Yine emlakçısı, depozitosu derken, giren girdi yapacak bir şey yok. En azından eşyalı ve iki artı bir; okul başlayınca samimi bir arkadaşımın kanına girip en fazla iki ay içinde ev arkadaşı bulmam lazım. Annem de Adana'da kirada, ben de kiraya çıkıyorum, hadi hayırlısı. Bana şans dile de şu günleri atlatalım.


12 Ağustos 2017

Bu hikâyenin de sonuna geldik.

Bundan tam bir yıl önce, "Affetmek mi, vazgeçmek mi, unutmak mı? Hangisi daha zor?" diye insanlara sormuştum. O zamanlar başına neler geleceğinden habersiz, toy, uçağı rötar yaptığı için gecenin bir saati E3 havaalanı otobüsünün içinde, hâlâ bir okul kazanabildiğini idrak edememiş, İstanbul'a okul kaydı için değil de sanki gezmeye gelmiş turist gibi davranan, yazlıktan yeni dönmüş, daha bir esmer, kendine güvensiz, "Şimdi şuramdan bunu çalacaklar! Ayy, bu teyzenin bakışları ne öyle, böbreklerim yerimde mi? Amca, bak bak bak bana gözünü dikme, Adanalıyım gelmiyim oraya!" diyip duran; bi yandan da toplasan iki sayfa şey konuştuğu kişiye günlerini vermiş, her gece "İlk görüştüğüm zaman şunları söyleyeceğim." diyip arkadan Müslüm Gürses'ten Nilüfer'le prova yapan, "Senarist olmakmış, çocuk diş hekimi olmakmış, kitap çıkarmakmış, peeeh!" diyip vizyonunu sadece 'İstanbul'da platonik olduğu insanla görüşmek' olarak değiştiren, duyguları omuzlarına yük olduğu için değil de bütün arkadaşları kendisinden kısa olduğu ve dedikodu duymak amacıyla sürekli eğik yürüdüğü için hafif kambur olmuş bir çocuktum. Gerçi hâlâ biraz kamburum da konumuz o değil.
Bunu İstanbul'a ilk geldiğim zaman çekmiştim, heyecandan ölürken.
Geçen hafta, arkadaşım beni arayıp hiç tanımadığım birini telefona "Al da dinle! Sen de gör artık bazı şeyleri, geri zekalısın sen, gerçekten böyle bir şeyi hayatımda görmedim!" diyerek verdiğinde, onun hakkında duyduklarımdan sonra aklıma ilk gelen şey bunlar oldu.
İnsan, birini sevince, bütün kötü özellikleriyle onu kabul etmek için kendini zorluyor, "Çünkü şu yönü iyi, bu kadarını da olsun, kabul edebilirim." diyor karşılığını buldu diye. Yalnız, yazarken fark ettim, birini sevip karşılığını bulmak, sevilmek çok efsane bir şey. Sanırım sevilmeyi çok özledim. Kimse tarafından önemsenmeye ihtiyacım yok ama birinin bana olan sevgisini hissetsem çok güzel olacak. Sev sev sev, ben gerçekten yoruldum çünkü.
Ama insan, birini karşılıksız sevince, ona kötü özellik yükleyemiyor, "Onun mükemmel bir hayatı var, o hata yapmaz, bir yanlış yaptıysa karşı tarafın suçudur, o üzülemez ki gözyaşı bezleri yok, onun durumu iyi, harika bir çevresi var, notları da süper." diyor, çünkü tanımıyor ki. Zaten olay o ya, bir masaya oturup üç saat geçirse belki de anında soğuyacak, "Ben ne yapıyorum!" diyecek. Ama yaşayamadıklarına üzülüyor işte, karşılığını bulan, yolun sonunda yaşadıklarına üzülürken, o, onunla yaşayamadıkları için bu kadar deli, bu kadar seviyor! Kafasında yarattığı profil için üzülüyor, seviniyor, üzülüyor, üzülüyor, tekrar 'üzülüyor' dememe gerek var mı?
Şunu çok iyi öğrendim: Kimse, hayalinizde yarattığınız o kişi değilmiş, adını başkasından duyunca ağlamaya başladığınız kişi bile! İnsanı tanıyarak sevmek en güzeliymiş, sevmelere doyamadığınız için sevilmenin tadını alamamak çok kötüymüş, insanı mahvedermiş, ne gerek varmış. Duyguları birine atfetmek çok üzüyormuş.
Kendimi çok sorguladım, "Ben şu an neye üzülüyorum? Duyduklarıma mı, kendi salaklıklarıma mı?" diyerek. Kendi salaklıklarıma tabi! Her gün "Bitirdim, bu sefer kesin!" diyip beynimin bir köşesinden elimde olmadan hortlatarak kendime yalan söyleyişime, verdiğim ödünlere, "Sen bana yazma." diyen birine patlama olur olmaz yazıp cevap verdi diye mutluluktan ölmeme, gecelerime ya, bildiğin gecelerime üzülüyorum. Arkadaşlarıma, WhatsApp grubunda insanların beynini mahvedişime, zamanında kendimi kahredişime.
Sonra bi duruyorum, aklıma bir sene önce "Sevmek abi, sevilmek güzel de sevmek ayrı bi kutsallık bence, insanı başkalaştırıyor." diyen beni getiriyorum.
Şunu da çok iyi öğrendim: Sevmek, insanı olgunlaştırıyor, değiştiriyor. Ama hadi itiraf edelim, "Ben sevmeye aşığım, sevince olan o iyi kötü duygulara, sevmenin verdiği büyük ilhamı seviyorum aslında." diyen herkes, WhatsApp gruplarında ağlak ağlak dolaşan o kişi oluyor, maalesef. 
Ha bir de, kötü ama fazla gerçek bir şey: Sevseydi arardı. Görmek isteseydi yazardı, haber yollardı, ulaşırdı. Aklına seni getirseydi sorardı. En önemlisi, onu seveni bulmuşken sevseydi, şu an sen bunları iç çekerek okumazdın.
*
Bir hafta oldu o telefon konuşması olalı. Yara kabuğunu koparmak gibiydi ama geçti. Kendime kızmalarım, kendime ettiğim hakaretler de bitti. Sanırım eski Tolga'yı çok ama çok özlemişim. O deliliğini, kocaman kahkahalar atarken hiçbir şey düşünmeyişini, umursamazlığını, belaları başına çekip her şeyin içinden sıyrılmasını, şeytanlığını, kararsızlığını, kafasına koyduğunu kesinlikle yapmasını, pes etmemesini, her şeyi son dakikaya bırakıp halletmesini.
Uzun bir süre birini yeniden sevebileceğimden emin değilim. Çünkü artık biraz korkuyorum, yeniden yara almaktan, hayal kırıklığına uğramaktan, sevgimin karşılığını bulamamaktan. "Ben artık kimseyi sevemem." demiyorum ama artık "'Sevilmek', 'sevmek'ten daha güzel sanki." diyorum sanırım.
*
İlk cümledeki soruyu da hep şöyle cevaplardım: "En zoru affetmek. Çünkü affetmek, bütün duyguların katili. Birini ancak affettikten sonra ondan vazgeçebiliyorsun, sonra da unutabiliyorsun." Aradan bir yıl geçti, hâlâ aynısını düşünüyorum.
Ve evet, ben seni sonunda affettim, affedebildim, affetmeyi başarabildim; bu aralar benim bütün kırgınlığım sadece kendime-

31 Temmuz 2017

İstanbul, Maltepe, Kediler ve Ben

İlk çıktığım evin iki aşağı sokağında, yine çatı katı bir evde; yanımda biri siyah diğeri siyah beyaz iki kediyle ve eve beraber çıkmayı düşündüğüm ancak bazı sorunlardan dolayı çıkamayıp evine misafir olarak geldiğim Adana'dan arkadaşımla iki gündür beraberim. Yine rezilliğin içindeyim ama benden mutlusu yok sanırım. Yalnız bu rezilliklerle mutlu olan tek insan ben olabilirim.
Ev sahibi az şeytan değilmiş bu arada. Evini ikiye bölmüş, garip bir anlaşmaya millete "Burası aile apartmanı, eve insan getirme." diyerek kiralıyor kahpe karı. Seni rahatsız etmediğim sürece eve neye karışıyorsun sen acaba. Neyse, yaptığı şey suç bildiğin, faturaları kiracısının üstüne aldırmıyor evi böldüğü açığa çıkar diye. O kadar garip ki, giriş kapısının hemen yanında bir odaları var sanırım. Sanki yanımızda kavga ediyor deyyuslar! "Orospu olmuşsun sen Nurcaaaannn, ayyyy sen nasıl kızsın!!!!" diye nasıl bağırıyorlar, elim ayağım titriyor, arada duvar değil de kağıt var sanki.
Bi de bazı eşyalar için alacağını belirtmiş ama almamış. Ya sen öğrenciye kiralıyorsun, neden mağdur ediyorsun ben anlamıyorum. Arkadaşım anlattı, depozitonun bir kısmını hemen verememiş maddi durumundan dolayı, kadın da o verene kadar buzdolabını, ocağı, çamaşır makinesini getirmemiş. Getirdiği ocak da tek gözlü bu arada, ikinci yemeği yapınca birinci yemek soğuyor. Senin de her ne kadar orospu diye bağırsan da bir kızın var, onun eve çıktığını düşünsen de öyle davransan keşke.
Arkadaşım da ayrı bir psikopat. Daha kıçına don alacak parası yok, iki kedi sahiplenmiş. "Yemicem yedircem." diyor ruh hastası. Dünyalar tatlısı ikisi de, kardeşler bir de, birbirleriyle öyle güzel oynuyorlar ki. Bir de biraz bana benziyorlar, yiyip yiyip uyuyorlar... Bugün hep beraber öğle uykusuna yattık, hep beraber uyandık.
Annemi yolcu ettim, fakirliğim resmi olarak başladı bu arada. Kahvaltılık alacak paramız olmadığı için bir önceki günkü akşam yemeğini kahvaltıda yine yiyorum. Üzüldüğüm falan yok sakın yanlış anlama, halime gülüyorum hatta. Buraya yazma sebebim beş yıl sonra okuduğum zaman da gülümsemek, unutmamak. Zaten öyle yemek seçen biri değilim, her saatte her şeyi yiyebilecek birisiyim. (Bunu diye diye dört kilo almışım bir buçuk ayda, memelerim büyüdü bildiğin. Annem gördü memelerimi geçen gün, "Oğlum bu ne?" dedi. Aldığım kilolar koluma bacağıma gideceğine kıçıma mememe göbeğime gidiyor.)
Evde tek bardak var, iki çatal var, iki kaşık var. Tek servis tabağı var ama biz banyo tası gibi bir şeyi ikinci bir tabak olarak kullanıyoruz, sıkıntı yok. Az önce yoğurtlu makarna yaptık hatta, sabah yine yiyeceğim. Güya buzdolabında Amsterdam var ama domates yok, evde iki paket Chester var ama ekmek yok...
Öğlen uyumak yerine ev aramaya başlamam gerekiyor. Annem de soruyor sürekli, yatakta ağzım yüzüm kaymış yeni uyanmışken "Evettt arıyorummm annneeğğğ bulmak üzereyim hayalimdeki evi hissediyorummm." diye yalan atıyorum kıçımdan. Bir zor geliyor bana, aklın hayalin durur! Ev bul, para bayıl, eşyaların için kamyon tut, hepsini Levent'ten Maltepe'ye getir, evi diz, her şeyi tek tek yıka... Nelerin altından kalkmadım, bunu mu beceremeyeceğim, sanki yapmadığım şey, desem de ne bileyim. Ev arkadaşı da bulamadım, daha doğrusu onu da aramıyorum ki bulayım. Hayır, aşk temalı yaz dizilerindeki gibi bir karşılaşma falan mı bekliyorum acaba. "Yolda çarpışacağız, diş hekimliğini aynı üniversitede okuduğumuzu öğreneceğiz, en sevdiğimiz renk bile aynı olacak ve aynı evde sonsuza kadar mutlu yaşayacağız, arada kavga etsek de hiç ayrılmayacağız." mı hayal ediyorum, ne yapıyorum ben ya. Sen de beni az çok tanıdın artık, varsa Maltepe'de ev arayan hafif psikopat bir arkadaşın, söylesene beni, eve çıkalım. Yanda Twitter var, mail var, Instagram da aynı Twitter'la. Oradan bana ulaşsın.

SORU: Bu kediler kumlarına yapıyor tuvaletlerini tamam ama bazen kumlarını öylesine tırmıklayıp mahvediyorlar her yeri. Altına gazete sersek de her yere atıyorlar kumları. Acaba kap mı küçük, biz mi çok kum koyduk, Allah aşkına yorumlardan söyleyin biriniz. İlla hesabınız olmasına gerek yok, yorumda seçenekten anonimi işaretlerseniz oluyordu sanırım. Ev arkadaşı ve ev aradığımı unutmayın, emlakçı bile önerseniz olur, akrabanız olsun da benden az para alsın, vallahi param yok.
NOT: Bütün yazı boyunca bu çaldı. Öptüm!

14 Temmuz 2017

Mezuna Kalacaklara ve İstanbul'da Öğrenci Olacaklara

İki YGS, dört LYS oturumuna girmiş, bir LYS sınavına da "Belki eşit ağırlıktan yazarım." diyerek para ödeyip sabah uyuyakaldığı için gidememiş birisini ben olsam sabaha kadar dinler, tavsiyelerini not alırdım. Demet Akalın'ın "Burada tecrübe konuşuyor!" sözleri sanki onun için yazılmış gibi gelirdi çünkü. Kendimden başkasıymış gibi bahsetmek de pek havalı yav!
Biliyorum, sınav açıklandı, moraller pek yerinde değil. Sınavınızın açıklanacağı gün heyecandan sizden daha erken uyanmış birisi olarak yazıyorum bu arada, bana güvenebilirsiniz yani! Size oturup "Şöyle ders çalış, böyle konuyu dinle, şunları çöz." diyecek birisi olduğumu pek düşünmüyorum, çünkü hayatım boyunca düzenli bir insan olamadım. Bir aylık ödevini yirmi sekizinci gün hatırlayıp eve kapanan birinden bahsediyoruz, ben kimim de öneride bulunuyorum... Buraya, tercih işinde size yardımcı olmaya geldim. Ha, aklınıza sakın "Şu okulun hocaları daha iyi, bu üniversitedeki eğitim on numara, akademik zattiri zutturuklar pek şeydir efenim." diyen birisi gelmesin. Ben daha ziyade İstanbul'dan bildireceğim. Önce kısaca benim iki senemden bahsedeyim, sonra madde madde konuşalım.
Sınavlara iki sene girdim, aynı konuları elli sekiz kere çalıştım çünkü konularla aramda muhteşem bi bağ kurdum, bırakamadık birbirimizi. Onlar öyle değerli, öyle önemli konulardı ki, beni kendilerine bağladılar ve müptelası oldum hepsinin! Tabi bu, işin şakası. Açıkçası uzaydaki bir gezegenin sıcaklığını ve yaşını konuştuğum herhangi bir arkadaş ortamım yok. Ya da hiçbir arkadaşımla üç x kare'nin türevini almak için buluşmuyorum. Kız arkadaşımla sohbet ederken "Alın tepesinin ortasından kaşlarının arasına bi dikme indireyim." demiyorum. Kankamla pizza yerken "Hmm, ağız, yutak, hooop yemek borusu, yallah mideye..." diye içimden saymıyorum. Sayanınız varsa büyük saygı duyarım ama nedenini de öğrenmek isterim! 
İlk senemde, sayısalda yirmi bin yaptım. Türkiye birincisi olmuşum gibi davranmaya başladı herkes, benim yerime tercih listesi oluşturmalar, her gün arayıp "Bak şu meslek şu üniversitede baya iyiymiş." demeler... Ne yalan söyleyeyim, şu anda muhtemelen bu yazıyı okuyanların yüzde sekseni gibi "En güzeli yazıp gitmek, ben bir daha kaldıramam böyle bir seneyi." diyerek oturdum, arkadaş gazıyla Ankara'daki üniversitelerin yarısını döşedim. Diyetetik, eczacılık, FTR, odyoloji... Hacettepe olacağı kesin, herkes benimle gurur duyuyor! Ama bi sorun var, Ankara'da deniz yok! Adanalıyım ulan ben! Şaka şaka. Sorun, benim içime hiçbir şeyin sinmeyişi. Tekrar deneme şansım varken yarışı bırakıp gidişim. Diş hekimi olacağım, derken, başka bir şey oluşum. Kendimden beklediğim performansı gösteremediğim için vazgeçişim. 
Tercih sistemi gece 12'de kapanacaktı, ben akşam sekizde internet kafede herkesten gizli tercihlerimin hepsini sildim. Üstüne telefonumu da kapattım, bütün WhatsApp gruplarına 00.01'de "Ben bi sene daha deniyorum, yine beraberiz!" yazdım. Olan babama oldu, Ankara'da yurdumu bile ayarlamıştı, şok geçirdi adamcağız. 
Hayat öyle garip, öyle sürprizlerle dolu ki. Ne zaman bir şeyden vazgeçecek gibi olsam aklıma hep o an bulunduğum konumun son durak olduğu gelir. Yani şu an vazgeçmeyip devam edersem başaracağım! O yüzden, eğer bir kere daha deneme şansın varsa lütfen dene. Eğer o sefer de olmazsa, yine kalbin buruk olacak ama en azından "Elimden geleni yaptım." diyeceksin, o his gerçekten denemeden gitmekten çok daha iyi. 
Adana'nın o sıcağını bilen bilir, Ağustos'un ortası, yanıyoruz bildiğin. Fellik fellik gezerek dershane aramaya başladım, gittim yazıldım bir yere. Kafamdaki planı da yaptım, İstanbul'da bir üniversitede diş hekimliği, yanına parasını verip Radyo Tv Programcılığı, ilk senede yandan bir dil kursu ve bulduğum tüm etkinliklere koşarak gidiş! 
Zor gelmiyor değildi, yine popoyu kilo ala ala büyütmek, aynı konuları yine dinlemek, fiziği yine yapamamak, ders çalışmak. Ama hep şunu söyledim, yıllarca mutlu gideceğim bir iş için vereceğim bir sene; yıllarca "Bitse de gitsek." diyerek gideceğim bir iş için vermeyeceğim bir seneden daha büyük bir kazanç. 
Sonra ne mi oldu? Öhööm öhömm, ayıptır söylemesi, 14 bin yaptım. Bütün diş hekimlikleri tek sıra halinde dizildiler önüme, aralarından ben seçtim. (Bir iki tanesi bana layık değildi diye gelemediler, höh!) İstanbul'da, ilk senesi İngilizce hazırlık olan bir diş hekimliğine hooop, kapağı attım. Kıskandırmak istemem ama öküz gibi gezdim! Hahaytt, yandan Japonca bile öğrendim. Radyo Tv Programcılığına başladım, iki üniversite okuyorum diye ne havalar attım var ya! (Vizelerimle hep çakıştılar, çok küfür ettim o ayrı.) 
İstanbul yazmak isteyenler için, kısa ama bence uzunluğuyla ters orantılı etkiye sahip engin bilgilerimi vereyim:
-Parasız kalmaya hazırlıklı olun. Şehir, resmen para yiyor! Neye, nasıl, neden harcadığınızı asla anlamıyorsunuz ama bir bakıyorsunuz, paranızın yatmasına günler var ve cebinizde beş kuruş kalmamış. Akbilinize sarılıyorsunuz, o olmazsa barınamazsınız!  
-Pahalı. Adana'ya üç ayda bir geldim ve her gelişimde poşet poşet meyve yedim. Haberlerdeki o fiyatlar o kadar doğru ki. BİM, bir anda en yakın arkadaşınız oluyor. Makarnalar, konserveler, abur cuburlar, yine makarnalar... Öyle ana evindeki gibi, yok "Tuzu eksik!"miş, yok efendim "Anne ya, bu ne be!"ymiş, nerdeee! Amacınız, doymak. Doymak için yiyorsunuz ve ne yediğiniz önemli olmuyor çoğu zaman, ona göre.
-Çok insan var, dolayısıyla çok çeşit insan var. Umarım arkadaş konusunda şanslı olursunuz.
-Ulaşım zor. Bir yerden bir yere dört araç değiştirdiğimi biliyorum. Ama kulaklığınız ya da romanınız varsa zaman bir şekilde geçiyor. (Sabahları metrodaki insan sayısını görünce umarım beni hatırlarsınız.)
-İhtiyacınız olan her şey var. Hayatımda ilk kez kostüm dükkanı gördüm sanırım. Ya da şehrinizde olmayan onlarca şeyi bulabiliyorsunuz. Ben Japonca ve senaryo kursu buldum mesela. Sanırım belediyenin açtığı bilmem kaç dalda kurslar da var, kayıt için zaman kovalarsanız on numara hizmet yeminle. 
-Bana göre, kesinlikle her öğrenci aileden uzakta kalma tecrübesini yaşamalı. En başta zor ama sonra çok farklı. Hep özlüyorsunuz, hep aklınızdalar ama gecenin köründe Kadıköy'de kaldırımda arkadaşlarınızla otururken "Vay beee!" diyip etrafa bakıyorsunuz gülümseyerek. Olgunlaştığınızı hissetmek de cabası.
-Sadece vapur için bile yazabilirsiniz, kefilim ben! Bütün derdimi unutuyorum bindiğim zaman.
-Akdeniz çocuğuysanız, totonuz donacak kışın. Ona göre giyinin. Kulaklarım düşecek sandım kar yağdığı zaman. Ha bu arada kar topu savaşı filan iyi güzel de, kaç kere totomun üstüne yapıştım, kaç kere kaydım düştüm saymadım... 
-Tek kişilik olduğu meçhul olan bir kanepede arkadaşımla yanak yanağa uyumuşluğum, bir arkadaşımın yatacak yer olmadığı için yere karton serip uyuduğunu görmüşlüğüm, havlulardan kendime yastık, bornozdan yorgan yapmışlığım, gecenin köründe acıktık diye yaptığımız sade makarnayı kebap yer gibi bir mutlulukla yemişliğim var. Benim için dünyanın en güzel zamanları diyebilirim.
-Gezecek o kadar çok yer var ki. Hepsi için arkadaşlarınızla "Tamam bir gün kesin gideriz." diyorsunuz.
Vallahi benden bu kadar. Yine sorunuz olur bir şey olur, her yerden yazabilirsiniz. Seneye tekrar hazırlanacaksanız kocaman başarılar diliyorum, tüm kalbimle. Üniversiteli olacaksanız da "Hadi hayırlısı, yepyeni maceralar yeni bir şehirde başlıyor!" diyerek heyecanlandırayım bari. 

5 Temmuz 2017

Dokuz Ayda İstanbul'da Başıma Gelen Muhtelif Olaylar

Yazıyı olanları unutmamak için yazıyorum ama sanırım hiçbirini unutamayacağım zaten. Röportajımda da dediğim gibi (Yalnız 'röportajım' filan, sen hayırdır Tolgaaa!) bela mıknatısı gibi bir şey olduğum için, çok şükür, daha 'i'sini bilmediğim caaanım İstanbul'da başıma gelmedik şey kalmadı. Bazılarını yazamadım, hem zamanım olmadı hem moralim pek yerinde değildi. Öfff, tamam, kendimi yazı yazacak kadar iyi hissetmiyordum. Başıma gelen bir şeyi yazacak olsaydım, yazı ortalarından bi yerlerinden hoop aşk acısı, kahır, dert, üzüntü, keder, "Niye sevdiğim kadar sevilmedim?", "Umarım bunları okuyorsundur, ben seni çok sevdim sen neden bana bele yaptın?!"a bağlayacaktım. Madde madde, bi kısmını yazmak istiyorum. Ve evet, gerçekten, üzerinden zaman geçmiş trajedi komediymiş, Daha yazmaya başlamadan sırıtmaya başladım çünkü!
-Arkadaşımın evinde kalırken, gece gürültü yaptığımız için evi polis basması
-Okulun ikinci haftası yemekhanede okul kartımı kaybettiğim için okula tam 9 ay boyunca, önce kimlik bırakarak misafir öğrenci olarak girişim, daha sonra arkadaşlarımın kartlarını alarak okula ara sıra Onur, bazen Merve, bazen Talha, genelde Ezgi olarak girişim ve çıkışım, üşengeçliğimden okulun son haftası kartımı tekrar çıkarışım (Alkışlarınızı buradan duydum.)
-Sabah metro kapısının ben kapı aralığındayken üstüme kapanması ve arada sıkışmış olmam, korkudan altıma sıçarken "Sizi sürüm sürüm süründürecemmm! Şikayet edecem lan sizi!" diye haykırışıma yolcuların gülmesi
-Kar yağmaya başlayınca mutluluktan ellerimi açıp dönerken arkadaşlarımın beni unutması ve kayboluşum
-Kadıköy Rıhtım'da arkadaşıyla telefonda "Gardaşımm, yiğidim beee!" diye konuşan adamın telefonu kapatınca yanına gidip adres sorduğumda "Ay dont sıpik Törkiş." diyip kaçması
-Yeni bir yerleri keşfetmeye çalışıp her ânımı snap atarken arkadaşımın vapurda merdivenlerden düşerek omuzunu çıkarması ve benim numune acilinden de snap atışım...
-Kebapçıya gittiğimde gördüğüm bulgur pilavı, yaşadığım şok 
-Dürümün yanına meze getirmeyen garsonla yirmi dakika kavga edip meze ve çiğ köfte hazırlatışım
-Yurt müdürlüğünde kapısında "personel harici giremez" yazan tuvalete çiş yapmak için girişim ve yakalanmadan çıktım sanıyorken bir adamın arkadan "Bir daha olmasınnn" demesi...
-Her "Adanalıyım" diyişimde "Orada gerçekten öyle insanlar var mı ya?", "Güneşten ne istediniz be abi?!" demeleri
-"İngilizcem baya iyi, ben bu sınavı kolayca geçerim." diyip ilk hazırlığı geçme sınavından kalışım, "Yarı dönemde kesin biter, hahahaytt be sonra da tatil yaparım." diyip yarı dönem sınavından da kalışım, konuşma sınavından 50 olarak sınıf sonuncusu oluşum
-Radyo Tv sınavlarımdan birine girmek için yanlış okula gidişim, bunu son on dakika fark edişim, diğer okula zürafa gibi koşuşum
-İnsanların beni çok kitap ve yandan Radyo Tv okuyorum diye elit sanması jdksjdk
-Senaryo kursuna yazılırken kahpe sekreterin bana "Ay senaryodan önce diksiyon kursuna gitmek istemez misiniz, ihtiyacınız var sanki." diye iki kere sorması...
-Altı kere gittiğim mekanı seksen kişiye sormadan hâlâ bulamayışım
-Okula asla ve asla erken gidemeyişim
-Hastalıktan ölürken hastane aciline mavi şapkamı ters takarak gittiğim için durumumun acil olduğuna inanmamaları, ortalığı "NEDEN KİMSE BANA İNANMIYOR, NE OLUYOR ABİ" diyerek ayağa kaldırışım
-Arkadaşlarımın benim için hazırladığı doğum günü partisine uyuyakaldığım için bir tek benim gidemeyişim
-Kadıköy Rıhtım'daki bir iskendercide iskendere 65 lira verdiğim için 4 gün aç kalışım ve bunu anneme ses kaydı olarak anlatırken annemin yüz kişinin içinde kaydı açması, rezil oluşum, babamın beni arayıp "Eşşoleşşeğin çocuğu, sana para mara yok artık." demesi
-Daha ilk senemde iki ev, bir yurt değiştirerek arkadaşlarımın akıllarında valizimle kalacak oluşum
-Yurttaki oda arkadaşımdan gıcık aldığım için çocuğun kanına girip her gün yurt hakkında "şöyle kötü, böyle iğrenç, gidelim abi ya burası çekilir mi?!" diyerek çocuğu etkileyişim ve çocuğun altıncı gün yurttan ayrılması kdjsks (Ben üç ay daha kaldım...)
-Çıktığım ikinci evdeki ev arkadaşlarım olan iki çiftten birinin her gün birkaç saniye süren porno çekmeye çalışmaları, en sonunda benim patlayışım ve evden gitmeleri
-Bi ara su alacak param kalmadı diye ilaçlarımı kalmış kolayla içişim (Sonra otuz kişiyi aradım, midemden garip sesler geldi)
-İlk evimde bağıra çağıra şarkı söylerken ev sahibimin beni arayıp "Şikayet geldi." demesi...
-Japonca kursumda Akiko hocanın getirdiği Japon cipsi... (Bildiğiniz gibi değil, yosun kokuyor tadı bi garip anam anammm)

Yazmadığım tonca şey var ama bir tanesini daha yazmak istiyorum. Beşiktaş patlaması olduğunda, uğruna Tolga Tilbe olduğum kişiye tam 100 gün sonra o son "Konuşmak istemiyorum." mesajına rağmen "İyi misin?" diye mesaj atışım ve konuşmamız. (Bunu yazmayacaktım çünkü öğrenip ağzıma edecek insanlardan korkuyordum...) 

Not: Peki benim adıma fan club açılması...

29 Haziran 2017

Gecekonduda Bir Fal Macerası

Uzun zaman sonra yaz tatilimde birkaç ay sonrasıyla ilgili herhangi bir şey düşünmek zorunda değilim, o yüzden sanırım en efsane yaz tatillerimden birini geçiriyorum. Sabahın bilmem kaçında uyuyorum, öğlen uyanıyorum, hatta bazen yetmiyor öğlen bir daha uyuyorum. Yüzüyorum, deniz kokusunu çok özlemişim. Tabi aylar sonra denize ilk girişimde keşke ayağımı kahpe bir yengeç kıstırmasaydı... bi de zaten esmerim, anammm anamm yine karardım. Millet bronzlaşın diye para veriyor, ben bi güneş göreyim, okunmuş hurmaya benziyorum yemin ediyorum. Vallahi bıktım artık, evinin bi odasını solaryum makineleriyle dolduran Ebru Gündeş'i de yazlığa benimle takılmaya davet ediyorum, bu onur hepimizin! 
Neyse, asıl konumuz bu değil. Bir buçuk yıldır Adana'daki neredeyse her arkadaşımdan duyduğum, hatta en son halamın kulağına bile namının gidip bana "Sen baktırdın mı?" diye sorduğu, oturduğum yazlığın hemen yanındaki gecekonduda oturan Suriyeli falcıya gittim. Fal baktırmaya gitmeden bildiği tüm duaları titreyerek okuyan tek insan umarım ben değilimdir... 
Namını öyle duydum ki, "Yıldıznameden bakıyormuş, her şeyi söylüyormuş, normalde yanında Arapça bilen biriyle gitmen gerekiyormuş çünkü Türkçe konuşamıyormuş, geçmişi ve şu an olanları resmen sıralıyormuş." diyip duruyorlar. Kadının evi hep dolu ve önünde duran o arabaların haddi hesabı yok. Kuzenlerime nişanlılarıyla ayrılıklarına kadar da söyleyince korkudan titreye titreye de olsa soluğu orada aldım. 
Numarasını aldım birinden, yarım yamalak Türkçe öğrenmiş, "Şu an boş, gel hemen." dedi. Evden çıkış hızımı görmen lazım, en son mezuniyetime geç kaldığım zaman bu kadar hızlı çıkmıştım. 
Evi anlatayım. Bildiğin gecekondu, seksen tane çocuğu falan olmalı, bi odadan çıkıp diğerine bağıra bağıra giriyorlar. Girişte kocaman iki kanepe var, gelenler orada oturuyor. Bi kanepenin karşısında muhtemelen bir marketten tanıtım amaçlı dağıtılırken aldıkları Gizerler saati var, zaman orada ilerledikçe stres kat sayınız artıyor. Ayakkabılarınızı çıkararak giriyorsunuz. Eğer sırada birileri varsa tanışıp konuşuyorsunuz. Ben gittiğimde bir kişi içerideydi, bir kişi de kanepede sıra bekliyordu. Kadının üçüncü gelişiymiş, her çocuğu için bi kere gelmiş. Bu sefer, çocuğu iş yeri açmak istiyormuş, ama elde avuçta yokmuş, ne yapması gerektiğini soracakmış, çocuğu onu dinlemediği ve fevri davrandığı için çok üzgünmüş. Anlattı da anlattı, "Ne yapacağım bilmiyorum." dedi.
Sanırım buraya gelenlerin çoğunun ortak paydası, ucuza terapi. Ciddiyim, ya beklemekten daha kolay kurtulmak için, gelmeyeceğini bile bile ümit etmekten artık vazgeçmek için, ki bence kimse vazgeçmiyor çünkü gelirse şaşırıp "Ayy hiç beklemiyordum!!!" demek istiyorlar, hem de olumlu şeyleri duyarak en az üç gün mutlu gezmek için. Geçmişten iki tane doğru şeyi bilince, gelecekle ilgili söylediği olumlu tek şeyde hemencecik inanmak hepimizin işine geliyor çünkü. 
Yerde kırmızı bir halı var, desesine bakıp "Ne bu heyecanım?" diye sorgulamaktan desenini ezberliyorsunuz. Gözünüz de sürekli kapıda, "Benim gibi kaç kişi daha var, neye benziyorlar?" diye bakıp duruyorsunuz. Manyaklığınıza ortak bulmak da işinize geliyor çünkü. Her kapı açılma sesi duyduğunuz an, "Sanırım bu sefer ben giriyorum." diyorsunuz ama bir bakıyorsunuz, onun çocuklarından birisi mutfağa koşarak gidiyor. Onlar bile yüzünüze bakmıyor doğru dürüst, "Aaa, bir yeni kişiyi daha şu gecekonduya soktuk ha!" diyorlar sanki. 
Yaklaşık 20 dakika sonra telefondaki sesin sahibini gördüm. Genç, hatta güzel bile sayılabilecek kadar da tatlı bir kadın. Kafamdaki falcı profiliyle alakası bile yok. Bir elinde kalemi, diğer elinde defteri var, açık bir sayfasını görebildiğim kadarıyla Arapça bir şeyler yazıyor, çarpma işlemi yapmış hep. Kafası kapalı, elinde Chester sigarası var, beni içeri çağırdı. 
Odada da karşılıklı iki tane üç kişilik kanepe, bir tane de  iki kişilik kanepe var. Vantilatörü duvara monte etmiş, yerde de üçlü prizi var. Iki kişilik kanepeye beni oturtuyor, ikimizin arasında bahsettiğim o Arapça yıldızname var. Onu görmek daha da geriyor.
Uzun uzun anlattığım sohbeti kitaba yazdım, ne zaman okursunuz bilemem. Adımı, yaşımı, anne adımı sordu, başladı döktürmeye. Diş hekimliği okuduğumu, blogu, hayallerimi, annemle babamın ayrılığını, hatta kabuslar gördüğümü bile bildi. Adana ile alakamın biteceğinden tut, daha bölümümü bilmeden kendi yerimi açacağımı bile söyledi. "çok çalışıyor, çok okuyor sen." diyip durdu, kadın üzüldü halime bildiğin... her çarpma işleminde yeni bir şey söyledi gelecekle ilgili, yaş bile verdi hatta. Sorular sormamı istedi, hayatta söylemem ama bi tanesini yazmak istiyorum, yazıyı bitirirken.
Yemin ederim, ne bi umut ederek ne de iyi bir şey duymayı düşünerek, o'nu sordum. Uğruna Tolga Tilbe olduğum insanı hani. O kadar gitmiş ki benden, aklıma en son geldi. Benimle konuşmadığını, attığı mesajı anlattım. "Önceden arkadaşın mıydı?" dedi, kaldım öyle, sahi önceden benim neyimdi yahu. "Konuşuyorduk işte, arkadaş gibiydi ama ben öyle değildim ki." dedim. Adını sordu, yaşını istedi. Anne adını sordu, bulamadım. O zaman fotoğrafı ya da sesi var mı, dedi, gösterdim. "Barışmak için gelecek, sakın barışma." dedi. Anlamadığımı söyledim, tekrar etti, "Barışma sakın." dedi. 
Hepimize iyi tatiller, biraz da sol tarafa doğru uzanalım, öptüm!

14 Haziran 2017

Bülbül suyu mucizesi

'Gevezelik' ile 'konuşkanlık' arasındaki ince çizgi üzerinde, elinde uzun bir sopayla dengede durmaya çalışan bir insanım ben!
Yazılarımın uzunluğundan, bir olayı anlatırken verdiğim tepkilerin süresinden, biriyle tartışırken cümlelerimin uzunluğu yüzünden haksız olsam bile haklı çıkmamdan, karşımdaki, yaşadıklarını anlatırken en küçük ve kimi zaman da en gereksiz ayrıntıyı sorgulamamdan anlamış olman gerekiyor o çizginin neresinde olduğumu.
İlkokulda bütün öğretmenlerim dersin ortasında elindeki tebeşiri yere fırlatıp annemi aramaya giderlerdi. Ya da idareden annemin telefon numarasını almaya! "BU ÇOCUK NEDEN SUSMUYOR, NEDEN YAAA!" diyerek attığı çığlıkları sadece telefonun öbür ucundaki annem değil, maalesef ben ve sınıf arkadaşlarım da duyardık. Hatta sanırım ikinci katın tamamı...
Düşünsene! Tahtada bölme işlemi anlatan bir öğretmen var ve yaşına göre gereksiz uzun, çubuk krakere benzeyen bir çocuk dersin en heyecanlı yerinde parmağını sıra arkadaşının gözüne sokarcasına havaya kaldırıp söz istiyor!
"Hocaaam, hocam. Yav hocam, offf!"
(Resmen sırada dört dönüyorum. Beni görsün de söz hakkı versin diye yapmadığım hareket kalmıyor. En sonunda görüyor! Hafifçe iç çekiyor.)
"Efendim Tolga?"
(Ayağa kalkıyorum.)
"Yav hocam, saat kaç?"
(İlkinden biraz daha uzun bir iç çekiş, sorunun saçmalığını düşünüş ve saate bakış.)
"Ona yirmi var. Konumuza dönelim, evet şimdi..."
(Cevaptan tatmin olamadığımı fark ediyorum ki tekrar söz istiyorum. Aynı parmak, yine ve yine havada!)
"Hocaaam, hocam. Bi tekrar bakar msınız yav?"
(Sırada dört değil, sekiz dönüyorum. Beni yine görüyor. Bu sefer, tahtadan uzaklaşıp bana doğru yaklaşıyor.)
"Buyur evladım?"
(Yüzündeki ifade bana kısaca "Şu an bana dünyaya meteor düşeceğini söylemen lazım geri zekalı!" diyor. Ancak korkum yok, sorumu sormak istiyorum.)
"Saat neden ona yirmi var hocam? Bana bi açıklar mısınız yav?"
En son hatırladığım, sınıf öğretmenimin omzumu kavrayıp sınıf kapısının önünde annemi araması, titremesi, ağlamaklı ses tonuyla konuşması ve annemin okula gelmesi olmuştu. Evde olanlar şiddet içerikli olduğu için yazamıyorum maalesef!
Lisede de durum pek değişmedi. Artık büyümenin etkisiyle durmam gereken noktada durmak yerine 'kısık sesle' konuşuyordum! Duramıyorum arkadaşım, ben çok konuşmuyorum, konu konuyu açıyor!

Bir zamanlar susmuş bir Tolga vardı
Bunca yaşanmışlıktan sonra "4 yaşıma kadar konuşamadım, herkes uzun bir süre benim dilsiz olduğumu düşündü." desem?
Şaka yapmıyorum.
Hikayemin girişi şöyle. Doğuyorum, kafam normal bir bebek kafasından iki kat daha büyük. Fotoğraflarda minicik gövdemin üzerindeki kocaman kafamla Bratz bebeklerine benziyorum. Ancak doktorların söylediğine göre korkacak bir şey yok.
Aradan zaman geçiyor. Tolga bebek iki yaşında. Ancak geçen iki yıl içinde Tolga bebekten ses seda yok! İstediklerini ya da istemediklerini elleriyle gösteriyor, küçük homurtular dışında hiçbir ses yok!
Tolga bebek üç yaşına geliyor.
Lan bu bebek hâlâ konuşamıyor! Hatta artık bebek değil, baya baya kazık kadar çocuk!
Annemle babam beni bu durum için doktora götürürken, o dönemde alt katımızda oturan babaanneme yakalanıyoruz. Ters giden bir şeylerden şüphelenen babaannem, içeriden bir koşu çantasını ve ceketini alıp bizimle beraber hastaneye geliyor.
Bu arada, hastaneye giderken babamın iki teyzesini de babaannemin ısrarları sonucu alıyoruz! Cümbür cemaat bir şekilde hastaneye giriş yapıyoruz anlayacağın.
Babamın teyzelerinden birisi ve babaannem, sıra beklerken resmen ortalığı ayağa kaldırıyor. Yaklaşık on dakika içinde bütün Adana'yı doyuracak kadar adak adıyorlar. Olur da konuşursam mahalleliye neler neler dağıtacağız!
Sıramız geliyor. Sadece "Ben, annem ve babam gireriz." diye düşündüğümüz halde, tam altı kişi odaya tam anlamıyla dalıyoruz! Babam ve annem ayakta, ben babaannemin kucağında, teyzelerden biri babaannemin karşısındaki koltukta, diğeri sedyede oturuyor!
Annem durumu anlatıyor. "Konuşmak" kelimesini cümle içinde her kullanışında karşı koltuktaki teyzeden hafif bir hıçkırık ve burun çekme sesi, babaannemden de yeni bir adak geliyor!
Doktor, biraz daha beklememizi söylüyor. Sonuçta 'homurdanabiliyormuşum'. Annem, babam ve teyzelerden biri açıklamalardan tatmin oluyor.
Babaannem ve diğer teyze ise çıkışta kol kola girip bir şeyler konuşuyorlar, suratlarında memnuniyete dair hiçbir ifade olmadan!

Neler oluyordu?
Aradan haftalar geçiyor. Annemle evdeyiz, babam iş yerinde. Kapı çalıyor, babaannem aşağı kattan gelmiş.
"Bir hoca buldum." diyor anneme. "Bir üflüyormuş, dili çözülüveriyormuş herkesin!"
Annem karşı çıkıyor. Ancak karşısında Türkan Hanım var. Annem neden karşı çıktığını bile anlatamadan kendimi türbede buluyorum.
Hoca gerçekten okuyor, üflüyor ve bekliyor. Bekliyor, bekliyor...
Ancak bende tık yok! Sadece salak gibi gülümsüyorum çünkü tam karşımda horozlar birbirini kovalıyor, "Bunların burada ne işi var?" diye düşünerek sırıtıyorum.
"Konuşsana oğlum!" diye haykıran babaanneme sadece işaret parmağımla horozları göstererek cevap verebiliyorum.
Eve gidiyoruz...

Tam gün batarken
Aradan geçen günlerde sessizliğimi koruyorum. Babaannemse birkaç gündür evden sabah çıkıyor, akşam geliyor.
Annem, babam, hatta sanırım komşuların tamamı babaannemin yeni bir planı olduğunun farkında. Ve uzun sürmüyor. Akşam babam da evdeyken yukarı çıkıyor ve ağzındaki baklayı çıkarıyor. "Bir hoca daha buldum. Bana okunmuş bir anahtar verdi. Tarsus'ta bir kemer varmış, onun altına gideceğiz Tolga'yla beraber. Tamam mı çocuğum?" diyor.
Annemin tek kaşı havada. Babamsa annesini iyi tanıyor, "Tamam anne." diyor, "Arabayı bırakayım size, gidersiniz."
Ertesi gün, beş kişilik minicik arabamızda tam dokuz kişiyiz! Arabayı halam kullanıyor. Bir buçuk saat boyunca arabada sadece dua okunduğunu söylememe gerek var mı, bilmiyorum.
Annemin kucağında nefes almadan oturduğum bir saatlik yolun sonunda babaannemin dediği kemere varıyoruz. Güneş batmak üzere.
Babaannem kardeşine sesleniyor: "Güneş batmak üzere, biz Tolga'yla kemerin altına geçiyoruz o zaman."
Bana sormadan elinde kumaşlara sarılmış bir anahtarla beni kemerin altına sürüklüyor.
Ve daha da kötüsü, ağzımı açmamı söylüyor!
Teyzelerden birinden işaret geldiği an, elindeki anahtarı ağzımın içine sokuyor ve ağzımın içinde döndürmeye başlıyor!
"Ööööğğğrk!" diye babaannemin üstüne kusuyorum!
Eve dönüyoruz...

Babaannem pes etmiyor
Tarsus'taki kemer faciasından sonra, babaannem bir süre sessizliğe gömülüyor. Zira annem ortalığı ayağa kaldırıyor! Konuşmayan oğlunu karşısına alıp her gün tembihliyor: "Babaannen bir şey yedirip içirmek isterse, ağzına bir şey sokmaya çalışırsa kaç!" Kafamı sallıyorum.
Akşam yedi suları. Evimiz hıncahınç dolu, babamın tüm akrabaları ve kuzenlerim bizde.
Bütün çocuklar saklambaç oynuyoruz. Her ne kadar konuşamasam da gayet iyi saklanıyorum, en sevdiğim oyun.
Kendi yatağımın arkasında kuzenlerimden biriyle saklanmışken, mor kazağı ve kocaman inci kolyesiyle babaannem görünüyor! Kuzenime "Git hadi ebele bakiyim!" diyip çocuğu yolluyor.
Tam bir korku filmi!
Kuzenim gittikten sonra odamın kapısını kapatıyor. Elinde çay bardağı var, içinde de su!
"Al oğlum, iç şunu." diyor. Annemin tembihini hatırlıyorum. Kafamı sağa sola sallıyorum. Ancak babaannem bu, 'hayır'dan anlamıyor! "İç hadi iç." diyor. Kafamı tekrar sağa sola sallıyorum.
"İçsene lan pezevenk, nerelerden getirdik bunu, kırmayayım bir yerlerini!" diyor, bir de kulağımı çeviriyor hafiften!
Mecbur kalıyorum. İçimden "Annecim çok özür dilerim." diye diye içiyorum.
Ve bilin bakalım babaanneme ne diyorum: "HAYRİYE HALAM NERDE?"
Konuşuyorum yani!
Evimiz hıncahınç doluyken, babaannemin "AY VALLAHİ KONUŞTU!" çığlıkları ortalığı inletiyor, insanlar resmen ağlıyor, annem bana sarılıyor ve benim tek yaptığım şey annemin yaptığı pastalardan yiyerek gülümsemek! Her şey garip geliyor ister istemez.
Saklambaç oynamaya dönüyorum...

Bütün Adana doymuş olabilirim sayemde, nerede teşekkürüm!
Bütün o adaklar yapılıyor. Mahallede bir bayram havası var.
Sonradan öğreniyoruz ki, babaannemin bana içirdiği şey 'bülbül suyu'ymuş. Bülbülün zamanında birazını içmiş olduğu suyun kalanını ben kafaya dikmişim. Yine türbede hocanın biri önermiş, suya okumuş üflemiş.
Babaannem ilk iki faciadan sonra gayet gururlu, kadının yürüyüşü bile değişiyor.
Ve ben, o günden beridir hiiiiç susmuyorum! Yazının başında, olanları okudun zaten, tekrar anlatmama gerek yok!
Babaannem ve kalan akrabalarımın duaları mı, bülbül suyunun mucizevi etkisi mi, beynimin konuşmayla ilgili kısmının o anda devreye girmesi mi, saklambaç oynamanın verdiği mutluluğun dilime vurması mıydı, bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum. Hayat, gözlerinin içi gülen bu kadar insan arasında çok güzel devam ediyor.
Ben de, ders çalışmaya dönüyorum...

2 Haziran 2017

O kurnadan bu kurnaya çirkef sıçramış!

Gecenin iki buçuğunda, sınavlara çalışmanın verdiği yorgunlukla koltuklara sığamadığım için Fındıklı'dan 70 liraya aldığım yer yatağıma uzanmışım, karşımdaki sarı çarşafımın bana gülümseyişini görmezden gelerek telefonumdan dizi izliyorum. Çocukluğuma döneyim, beni mutlu eden dizilerden birisi olsun diye de Sihirli Annem açmışım, zaten en fazla 11. dakikada uyuyakalıyorum. "Aman kimse rahatsız olmasın, aman duymasınlar, sonuçta çarşaftan kapı da yapsam dışarıya ses gider şimdi." diye düşündüğüm için de, o kadar kısık bir sesle izliyorum ki; karakterlerin ağzını okuyorum diyebilirim. Kaç dakika izledim inan bilmiyorum, en sonunda uykuya hazırlığın en güzel evrelerinden birine geldim. Hani tam uykuya dalacağın, eğer bir ses duyarsan uyanacağın ama duymazsan uykuya teslim olacağın an. Yarı uyur yarı uyanıktan biraz daha fazla uyur bir hâl.
Hah, tam o anda, bi inleme duydum, şak diye açıldı benim gözler. Önce bi idrak edemedim, "Lan bizim habara hubara hup Perihan Teyze yapmaz öyle şey, kimi yatağa attı oğlum bizim köpek Taci'yi mi acaba?" diyerek aldım telefonumu elime, kulağıma yaklaştırdım. Sihirli Annem terbiyesini hiç bozmadan devam ediyordu, Perihan Teyze Dudu'yu cezalandırmakla meşguldü. Şöyle yavaşça doğruldum yataktan, etrafa odaklandım. Aynı inlemenin daha yüksek seslisi geldi bu sefer, "ulan" dedim, "ben sizin ağzınıza sıçmaz mıyım!"
Geçen yazıda bahsettiğim sevişgen çift, o iğrenç sesleriyle yine halvettelerdi. Mutfakta da diğer ev arkadaşım ders çalışıyor, mesaj attım hemen, "Bu şaka di mi?" diye. Önce mutfak kapısı açıldı, sonra çarşafım; ev arkadaşım geldi. Arka fonda "Sana ninni dinletirim, inim inim inletirim" çalıyor resmen, kahpe kızı çocuk içeride artık boğazlıyor mu, tokatlıyor mu; kız nasıl bağırıyorrr, kendini Sasha Grey sanıyor sanırım, O allahın salağı oğlan da orada o kız inledikçe muhtemelen kendini Johnny Sins sanıyor, daha beter abanıyor. Midem bi bulandı, hayattan soğuduğum an olarak tarihe geçti diyebilirim. Libidomun içine sıçtılar deyyuslar, bahar gelmiş anladık kıpır kıpırsınız da abi yapmayın allah aşkına, bu nasıl bi sestir ki duyduğun an kafanda kim altta kim üstte betimleyebiliyorsun! 
Kusmak üzereydim ki, ev arkadaşım "Abi oha artık!" dedi. Bak, normalde beni başından beri okuyorsan çabuk sinirlenen birisi olduğumu anlamışsındır. Bu özelliğimle birçok arkadaşım eğleniyor hatta. Bi de, anneme söz vermişim, kesinlikle ortalığı karıştırmak, ayağa kaldırmak, insanların üstüne yürümek, son radde olarak da karakola düşmek yok. Az kalsın düşecektim birkaç ay önce, onu daha sonra anlatırım. Neyse, ben ne zaman böyle şikayet etsem, annem "Sakin ol, sen büyük olan ev arkadaşına söyle, o konuşsun. Sen yeter ki sus, aman oğlum, Adana'dan uğraştırma bizi. Sen sonradan geldin." falan diyor. Hayır, aynı kira bana da giriyor her ay, ama ben şu boktan odama daha bir allahın kulunu getiremedim çarşafımdan utanıyorum diye. En son, sanırım çocuk kızın dalağını yerinden çıkarıyordu, kız öyle bağırıyordu çünkü, durdum durdum "İĞRENÇSİNİİİİZ, BIKTIM ARTIK, MİDEM BULANIYOR SİZDEN. LAN SAAT GECENİN ÜÇÜ OLDU, UTANMAZLAR!" diye, yazlıkta gece saklambaç oynayan çocuklara kızan Orhan Amca gibi bağırmaya başladım. Hop, sesler kesildi. 
Yatağa yattım. Abi sağa dönüyorum, yok! İçimde kaldı bir sürü şey, annem yüzünden o kadar susmuşum ki, muhtemelen sabaha sivilcem çıkacak. Sola dönüyorum, "Şunu söyleseydim, şöyle deseydim, şöyle dövseydim, hadsizler, görürsünüz lan siz!" diyorum. Aklımdan türlü türlü işkenceler geçiyor, çocuğun pipisini koparıp kızın burnuna sokmak, kızın ses telleriyle çocuğu boğazlamak, öhömmm öhömm. Sabaha kadar uyayamadım, erkenden uyandım. 
Maalesef Tolga olmak, 'içinde tutamayıp atarlanarak ortalığı velveleye vermek' demek. Elimde değil, abi sakin bir insan değilim! 
Sabahın köründe geçtim bunların kapısının önüne, bağdaş kurup oturdum. Annem aramıştı, aradım kadını hemen. Sonra bir bağırmaya başladım, kızın inlemeleri benim bağırmamın yanında sinek vızıltısı gibi kalır. "Ağızlarına sıçmayan ne olsun, bu odanın kapısı açılsın bi, görecekler günlerini. Kimsiniz lan siz, yaşamak istemiyorum artık o iğrenç sesleri yüzünden! Ben raporluyum olum, ağzınıza tükürecem lan sizin!" temalı, yaklaşık yirmi dakika bağırdım. En son annem telefonda ağlıyordu, "Hemen arkadaşlarını arıyorum gelip seni evden götürsünler, ayyy allahımmm oğlum erkenden ölecem senin yüzünden!" diyip duruyor.
Mutfağa kurdum pusumu, çıkmalarını bekliyorum. Sesime uyandılar bu arada, kızı duydum "Noluyor ya?" gibi bir şey dedi çocuğa odada. 
Ve ikisi de odadan öğlen bire kadar çıkmadı! En son, bi baktım, Sashacığım çıkış kapıdan sessiz sessiz çıkıyordu Johnny ile sessizce vedalaşıp. Hazırladım kendimi, Johnny elindeki kaseye mısır gevreği koymak için mutfağa girdi.
O an içimden geçen tek şey, işkencelerimi gerçekleştirmekti. Ama aklıma annemin suratı geldi, bir de diğer ev arkadaşımın "Bu salağın babası eli her yere uzanan bir adammış, kendisine hakaret edenleri mahkemeye veriyormuş." demesi geldi. Hayır versin mahkemeye, kazanırım! Derin bi nefes aldım, eğer ters bir şey derse döveceğim, sandalyenin kolunu tutuyorum sakin olmak için. Kıçım sandalyede bile değil, atlayacağım üstüne.
Sandalyemde döndüm bunun olduğu tarafa doğru, "Sen benim bu dünyada gördüğü en saygısız varlıksın." dedim. Sohbeti aynen yazıyorum:
"Anlamadım?"
"İki kişi arasında kalması gereken ilişkileri, eğer etraftaki insanlara duyurmaya çalışırsanız ucuzlaşır; siz ucuz insanlarsınız."
"Ha?"
"Ben senin kız arkadaşının o iğrenç inlemelerini duyup hayattan ve cinsellikten soğumak zorunda mıyım? Gecenin üçünde, o seslerden görüntüyü şak diye aklıma getirip kusacağım anlar yaşamak zorunda mıyım? Sen kimsin lan?"
"Kem küm."
"Bu evde birisi sabah beşte uyanıp işe gidiyor. Her gece ikide o korkunç kahkahalarınız yüzünden uyanıp size bağırmak mı gerekiyor, laftan anlamıyor musunuz lan siz?"
Durdum şöyle, çocuğun o bakışını görünce bi durdum. Şey gibiydi, bilgisayar ekranındaki videolara bakıp kol kası yapmaya çalışırken babasına yakalanan ergen bakışı. 
"Tamam ya anladık, teşekkürler. Bitti mi?" dedi, densiz! 
"Evet, bitti, çıkabilirsin şimdi." dedim. 
Sonraki günler sevişmediler, ya da seviştilerse de ben duymadım. Hatta kahkaha da atmadılar, parmak ucunda yürüdüler, içeride insan gibi sohbet ettiler. Ve asıl bomba, bugün evden ayrıldılar!!!! 
Evet, yurt odamda nefret ettiğim oda arkadaşımın bir hafta boyunca her gün aklına girip en sonunda onu yurttan soğutarak yurttan göndermiş olabilirim ama bu performansı gerçekten beklemiyordum kendimden. Bi rahatladımmm, bi rahatladımm var ya; ne zor şey içinde tutmak, susmak. Dövecektim ama hem mahkemeden korktum, hem de gerçekten çok salak bi çocuk, dövdükten sonra üzülürdüm muhtemelen. O hareketleri, ıslık çalışı, giydikleri, tavırları, ya bakışı bile buram buram "Benim zeka seviyem eksi on bir." diyor. Hayır, sanki ben Aynştaynım da çocuğa laf ediyorum. 

Not: Tek isteğim, bir gün bi şekilde bloga denk gelsinler de "Ayy ne komik çocukmuş." diyerek birlikte beni okurlarken kendilerini anlattığımı anlasınlar. 
Not 2: Ayıptır söylemesi, ama söyleyeceğim, işleri en fazla otuz saniye sürüyordu. Ama otuz dakika gibi geliyordu, bana ne!