16 Haziran 2019

Senin de günün kutlu olsun

Annemin, sinir krizleri geçirip ortalığı ayağa kaldırdığım zaman bana söylediği tek bi şey vardı. "İnsanları olduğu gibi kabul et. Yoksa böyle sinir hastası olursun." Bunu hayatıma giren/hayatımda olan çoğu insan için uygulamaya çalıştım, çoğunda başardım. Ama tam 20 yıl, sadece babamda becerememiştim! Kafamda kurduğum, hayal ettiğim figüre o kadar uzaktı ki. Bi yerden sonra kendimi sorgulamaya başlamıştım.
Küçükken zaten pek ortalıkta yoktu, çok hatırlamıyorum. Büyüdükçe beraber geçirmek zorunda olduğumuz zaman arttı, kavgalar başladı. Kavga dediğim, gerçekten kavga. Böyle büyük sözler söylenenlerden hani. İkimiz de birbirimizi alttan almıyoruz. O hayal ettiği çocuğu yapamadığı için kızgın, ben de hayal ettiğim figür karşımda olmadığı için delirmiş vaziyetteyim! Sesler yüksek, annem off'luyor, her tarafa ses gidiyor, camlar açık! 
O benim üşengeçliğimden rahatsız, ben onun her şeye karışmasına kılım. O benim insanları/olayları takmamama sinirli, ben onun karşısındakini doğru dürüst dinlememesine kızgınım. Birbirimizin eksiklerini bulup onlara sinirlenmekle geçiyor günlerimiz, sinirlenecek bir şey kalmayınca da kavga edecek bir şeyi mutlaka buluyorduk. 
Sorsan, A ve Z kadar farklıyız ama bir o kadar da aynıyız. Sürekli bir aradayken en büyük korkum babama benziyor olmamdı, olamazdım, benzeyemezdim! Ama büyüdükçe insan bazı şeyleri kabul ediyor, kişiliğimin çoğunu babamdan almışım sanırım. Bunu en çok, İstanbul'da evde yalnızken, bir şeyleri düşünürken fark ediyorum. 
Babam dünyanın en iyi babası değil ama sanırım en şahsına münhasır babalarından biri. 
O kadar sabittir ki fikirleri, yedi cihan bi araya gelsin, o fikir değişmez. Değiştiğini söylese bile ertesi gün yine kendi fikrini savunur, tamamen yedi cihanın susması için "Tamam." demiştir! Kafa dinlesin diye! 
51 yaşında ama senden benden daha enerjiktir, enerjik olmayan herkese de acayip kıldır! En büyük kavgalarımızı beni öğle uykularımdan uyandırdığı için etmişizdir mesela. Ya da spor yapmadığım için, spor salonuna yazılıp gitmediğim için. 
Mesela bir şey anlatırsın, ilk üç dakika dinler. Dinler, yorum yapar, suratına bakar, gerçekten dinlendiğini hissedersin. Ama üç dakikanın sonunda sana "Ya onu bunu boş ver de sen n'aaptın o işi?" der, hönk diye kalırsın! Eğer ilgisini çekemediysen, o süre üç dakikadan daha azdır, geçmiş olsun. 
Yalnızlığı, inzivaya çekilmeyi o kadar sever ki, eğer keyfi gelmemiş ve sen onu yalnız bırakmıyorsan, buram buram hissedersin "Keşke evden bi çıksan da dolaşsan." bakışını. Maalesef bu özelliğimi de ondan almışım. Günlerce yalnız oturabilirim, kendi kendime eğlenebilirim. 
Canı istemiyor mu, o telefonu açmaz. Bakar ekrana, kim olduğu hiç önemli değil, ya ekranı ters çevirir, ya da telefonu uzak bir köşeye şarja takar. Büyük oyuncudur, saatler sonra döner, hemen bahane listesinden bi tanesini seçip niye açmadığını anlatır. Offf, bu özelliğim de babamdan! O an canım ağzımı yormak istemiyorsa açmıyorum çoğu telefonu. Off baba ya!
Biraz bencildir ama başkaları için kendisini yormayı da sever. Bu dengesizliğimi de sanırım ondan aldım. Acayip çalışkandır, elinden de her iş gelir bu arada. Yani bütün kötü özelliklerini alırken keşke şunlardan da bi parça alabilseymişim. 
O da buram buram son dakika golcüsüdür! Bir düğün vardır mesela, tabloyu betimleyeyim: Ben ve babam hâlâ banyoda saç sakalla uğraşıyoruz, annemse makyajı ve saçı hazır, elbisesiyle bizi salonda bekliyor! Babam yine son dakika hazırlanır ama her yere bi şekilde yetişir, ben yetişemiyorum, onun kadar hızlı değilim sanırım.
İki sene önce annemle boşandıktan sonra babamla bir ara küs kaldık. Herkese "Bi sıkıntım yok, keyfimiz yerinde, babam da eminim şu an gayet mutludur." desem de, içim hep bi buruktu. Hem bana bu kadar benzeyen bir insanla o günlerde o kadar uzak olduğum için, hem de sanırım baba yokluğunu hissedebildiğim için. Tam bir yıl geçti, bi gün iş yerine gittim, arkasından dokundum, sarılıverdik. Herkese beni "Hani hep bahsediyordum ya oğlum, diş hekimliği okuyor işte kerata." diye tanıştırınca kendimden öyle utandım ki, o an yer yarılsa da içinde kalsam dedim.
Baba ya! Off, yazarken bile kötü oldum. Şu "Babalar sevgilerini göstermiyor." cümlesi sanırım doğru. Bunu en çok, ben bir şeyleri başardığımda gözlerinden anlıyorum artık. Kavga ederken "Senden bi şey olacak mı lan!" diye bağırmaların, ben başarılı olduğumda "Ulan bunu da mı başardın afferin eşşoleşşek!" cümlesine dönüştüğünde özellikle. Ya da herkese beni anlattığını anladığımda. 
Boşandıktan sonra onun değiştiğini görmek de çok efsaneydi benim için. En büyük mutluluğu evde internetten at yarışı tekrarları izlemek olan bir adamken, şu an haftanın günlerini bölmüş, programı var! Pazartesi kebap günü, salı sinema, çarşamba rakıya gidiliyor, perşembe spor salonunda! Bi sürü mekan keşfetmiş, arayıp arayıp anlatıyor. Fotoğraf çekilmeye başlamış, selfieleri de var, buram buram "Kardeşim beni bi çeker misin?" kokan fotoğrafları da. Bazılarını bana gönderiyor hatta. 
Onun hayal ettiği gibi bir çocuk olamadığımı kabul ettiğimde 16 yaşındaydım. O sanırım daha atik, spora düşkün, daha az konuşup daha çok iş yapan, daha eril bi çocuk hayal etmişti. Tabi karşısına öğle uykusunu 'güzellik uykum' diye tanımlayan, ders çalışıp başardığı için yazın kıçını kaldırmayan, sporla tek alakası Türkiye maçları ve havuzda balıklama atlamak olan, çok konuşan ve hiç susmayan, kadın haklarını kadınlardan daha çok savunan biri gelince sanırım afalladı. "Diş hekimi olucam!" dedim, adam tam seviniyor gibi oldu, "Ben Radyo Tv de yazıyorum yandan, haberin olsun, uğraşamam dişle mişle yıllarca." dedim, şoklara girdi. İlk sınav senemde "Ben gidiyorum Ankara'ya, haberin olsun." dedim, adam Ankaralarda bana burs ayarlamaya çalıştı, tercihlerimi sildiğimi adama söylemek bir hafta sonra aklıma geldi. 
Ben de onun hayal ettiğim gibi bir baba olmadığını, ama en azından bir 'baba' olduğunu iki sene önce kabul edebildim. İyi ki etmişim. 
Hani o annemin "Olduğu gibi kabul etmezsen mutlu olamazsın." lafı var ya, gerçekten doğru. Onu, doğrusuyla, yanlışıyla, bencilliğiyle, sevgisiyle, dengesizliğiyle, ilgisiyle, kısacası her şeyiyle kabul ettim. Onu değiştirmeye çalışmak, savaşmak, laf anlatmak yerine, genelde dinliyorum, kafa sallıyorum, onaylamadığım şeylerini kavga ederek değil de sakin sakin söylüyorum. Zaten çoğunda konu çoktan değişmiş oluyor, ben yine boşa anlatmış oluyorum. Olsun.
İkimiz de, birbirimizin hayal ettiği insanlar olamadık, biliyorum ama sanırım ikimiz de bunca yıl için, o verdiğimiz bir yıl ara için birbirimize kızgın ya da kırgın değiliz. Bazı şeyleri unutmak, gömmek en iyisi, en az yıpratanı.
Senin de günün kutlu olsun baba, hatta bu zamana kadar kutlamadığım bütün babalar günlerin de. Sana bu kadar benzemekten çok korkuyordum, sanırım sana kızarken, sana benzediğim için bir yandan da kendime kızıyordum, bilmiyorum. Ama umarım, senin yaşına geldiğimde senin kadar yakışıklı bir adam olurum. İyi ki varsın.
Seni olduğun gibi sevebilmeyi yıllar sonra başarabilmiş oğlun Tolga.



23 Nisan 2019

Gülün bile kurumadı, dur nereye?

Evime yakın bir alışveriş merkezinin balkon katında kahve içerken, telefonum çaldı, açtım. Telefondaki ses "Hemen eve gelmen lazım, çok acil." diyor.
Hayatım boyunca hep böyle anlarda nasıl davranacağımı düşünürdüm, bir gün o telefon çalıp korkunç bir haberi vereceğinde ne yapacağımı. İnsan önce inanamıyor, bildiğin kal geliyor, sonra açılıp seni arayan insanı tekrar arıyormuşsun, olayı tamamen öğrenebilmek için. O ses, "Kedin pencereden atladı, aşağı düştü." dedi.
Aklıma gelen ilk şey, onun da beni terk etmesi oldu. O da hepsi gibi gitti. Sevmedi, gitti; anlaşamadı, gitti; beğenemedi, gitti; bilmiyorum. Ama gitti. O da terk etti.
Psikolojik bir rahatsızlık muhtemelen biliyorum ama aklıma hep en kötüsü geldi. Önce öldüğü, sonra bacaklarından birinin kırıldığı, sonra bahçeden de kaçıp beni tamamen terk ettiği. Yine kendimi suçlamaya başladım. O pencereyi niye açık bıraktım, evi havalandırmaya ne gerek vardı, Allah benim belamı versin! Acaba mutsuz muydu, iyi mi bakamıyordum? Keşke o gün veterinere götürmeseydim, çok korktu... diye diye kendi kendimi yedim bitirdim, gözlerim doldu.
Sonradan aklıma telefonu suratına kapattığım arkadaşımı aramak geldi. Meğer bizimki pencereden düşmüş, korkup bahçeden apartman önüne atlamış, apartmanın önündeki bir arabanın altına girip içine saklanmış. Kimse çıkaramıyormuş.
Yine aklıma en en kötüsü geldi. Araba sahibi altta kedi olduğuna inanmayıp arabayı çalıştıracak, kızıma bir şey olacak. Ya da ben gelene kadar oradan kaçıp bir daha gelmeyecek. Beni neden sevmedi, neden gitmek istedi? Arabanın altına bir yeri sıkıştı, zaten bacağına bir şey olmuştu, kesinlikle çıkamayacak. Çok korktu, çok... diye devam ettim.
Metrodan eve bir koşuşum var, nefes nefese kaldım. Ayakkabıyı da yeni almışım, arkadan vuruyor, canım inanılmaz yanıyor. Apartmanın önüne vardım.
Üç tane teyze aşağıda, beş tanesi camdan bakıyor. Onlarca küçük çocuk toplanmış arabanın önüne, bizimkiler ellerinde mama kabı ve süpürge, "Kamuraan!" diye bağırıyorlar. Kamuran'ın pas verdiği yok, sadece kuyruğunun birazı görünüyor. Arabanın altındaki bölmelerden birine girmiş.
Saat akşam altı, arkadaşım litre litre içmiş, Allahın manyağı, sarhoş haliyle arabanın altına girmeye çalışıyor. Küçük kızları alkışlıyor, kızlar bana tavsiye veriyor, diğerleri top oynuyor. Teyzeler bir şey diyor, kulağımda sadece uğultu var.
Eğildim arabanın altına, "Kızım?" dedim. Bizimki atladı, indi. Ağlamış, gözleri yaşlı. Sesin nerden geldiğini anlamaya çalışıyor, şükür benim olduğumu anladı. O anda, kızlardan biri topu yere vurdu, Kamuran korkup tekrar o bölmeye girdi.
Kızları sakince uyardım. Bu konularda nasıl soğukkanlı kalabiliyorum, yemin ederim bilmiyorum. Arabanın diğer tarafı duvarın dibinde, bizimki orada bir bölmede duruyor. Duvardan atladım, kenara geldim. "Kızım?" diye seslenmeye başladım. Yine atladı, bu sefer kafasını çıkarmayı akıl edebildi, beni gördü. Zaten yüzünü görür görmez ensesinden bir tutuşum var, hayvanın nevri döndü.
Sokakta olduğumuzu unutup bildiğin bağırmaya başladım. Anlıyor mu, anlamıyor mu; her şey yolunda mı, kesinlikle bilmiyorum ama nasıl bağırıyorum. Küçük kızlar şok olmuş beni izliyorlar, Kamuran önce sessiz kaldı, sonra çıldırdı.
Sinirimi nasıl hissettiyse, gıcık aldı benden, o da bana sinirlendi. Şey der gibiydi, "Ben bir yere gitmedim, yanlışlıkla düştüm, sen gelince çıktım işte ne kızıyorsun!" Ama ben "Sen gittin sandım!" dedikçe o daha çok sinirlendi, kolumda hırçınlaştı. Apar topar eve çıktık.
Yürüyüşü normal, bir yeri kanamıyor, ağzı yüzü sağlam, düşerken bir şey olmamış. Sanki onca badireyi yaşamamış gibi koltuğun üzerine çıktı, iki seksen uzandı. Ben de diğer koltuğa geçtim, uzanmayı bırak, kıçımın üstüne oturamıyorum. Bundan sonrasını düşünüyorum, düşündükçe kafayı yiyorum.
İki saat geçti, ne ben ona pas verdim ne o bana pas verdi. Aramızda soğuk bir savaş var. İlk adımı ben atayım dedim, seslendim. Kafasını kaldırıp baktı, sonra da aynı yöne tekrar çevirdi, "Hıh!" der gibi. Kalktım, yanına gittim. Yanımdan kalkıp diğer koltuğa geçti. Bildiğin bana küs! Diğer koltuğa geçtim, bu sefer de ötekine geçti "Sinirim geçene kadar beni rahat bırak!" der gibi.
Bu sefer de içimi "Beni bir daha asla sevmeyecek." korkusu sardı. Bana hep küs kalacak, eskisi gibi benimle uyumayacak. Ben ağlarken dizime yatıp beni yalamayacak. Uyurken göbeğimde uzanmayacak. Ben gidince yorganımda kokum var diye üstünde oturmayacak. Öyle geldi.
Gece, saat 12 gibi. Sanırım her şey yoluna girdi, uyandı. "Gel hadi yanıma kızım." dedim, geldi, atladı, göbeğimde uyumaya devam etti. Barıştık. Bi üç saat, hareket etmedim rahatı bozulmasın diye. Sonra da uyanıp ayak ucuma geçti. Şu an her şey eskisi gibi, geçmiş karşımda uyuyor.
Ama aralar ben zaten kötüyüm, kötü bir dönemdeyim. En küçük olumsuzlukta gözlerim doluyor, kendimi iyi hissetmeyi bırak, kendimi hissetmiyorum. Birkaç haftadır böyle, kendimle çok fazla baş başa kaldım, öz eleştirinin dozunu biraz kaçırdım sanırım. Bu olay da tuzu biberi oldu, kendimi nasıl sıktıysam uyurken, başım ağrı kesicilere rağmen inanılmaz ağrıyor.
Bundan birkaç gün önce arkadaşıma "Birini sevmek, bir şeyi sevmek... İşini sevmek, ne bileyim evini, yurdunu, etrafını sevmek. Okumayı, yazmayı sevmek. Çok güzel değil mi, seviyorsun işte. Bildiğin seviyorsun." dedikten birkaç saat sonra, içkileri aldığım tekel'in verdiği siyah poşetin içine ağlaya ağlaya istifra ediyordum.
Şunu fark ettim mesela, işin sevgi boyutunda ben çırılçıplak kalıyorum. Kamuran'da olduğu gibi, ilişkilerimde de öyle. Konu gerçek sevgiyse, taktiği, süründürmeyi, kaçmayı, arada uzaklaşıp arada yaklaşmayı, kafa bulandırmayı tamamen unutuyorum. Karşı taraf kendini öyle vazgeçilmez hissetmiş oluyor ki, ben yetersiz kalıyorum bir süre sonra.
Çünkü ben sevginin içinde bunların olduğuna inanmıyorum. Seviyorsan seviyorsundur işte, bitti. Gurur, kibir, taktik, ego, plan, oyun; hepsi bir anda gidiyor. Ama işin aslı sadece benim için öyleymiş, bunların bir yere gittiği yokmuş.
Kesinlikle ego için söylemiyorum ama alnımın teriyle iyi bir puan alıp Adana'dan kilometrelerce uzağa başarılı olmak ve hayalleri için gelmiş, biri Diş Hekimliği olan iki bölüm birden okuyan, seneye üçüncüye başlayacak olan bir insanım. Yaşıma göre bakış açımı da bir şekilde geliştirmişim, uğraşmadığım şey kalmamış, yıllardır siz varsınız, kendimi ifade edebildiğim yerler var; ben ne diye kendimi yetersiz hissediyorum? Bakış açısı ve davranışıyla yetersizliğini açık açık belli eden varken üstelik. Ya da ben neden kendimi suçluyorum? Kendini hırpalayan, açık açık haklı olan tarafken özür dileyen oluyorum?
O "Tolga alttan alır. Tolga zaten seviyordur, kin tutamaz. Tolga'ya iki şey uydururuz, her şey düzelir." günleri bitti. Bunu buraya unutmamak için yazıyorum. Kafamda oturtamadığım, canımı sıkan, bana uymayan, beni üzecek, kıracak tek olayda ben artık vınnn! Karşı tarafın tek ofsaytında bana paydos! Çünkü ben çok yoruldum, artık kaldıramıyorum, kaldırmak istemiyorum. İnsanlara, insanlar gibi davranmak belki bana da iyi gelir. İnanıyorum. İnanırsam olur bence.


11 Şubat 2019

"Ailem lezbiyen olduğumu öğrendikten sonra 3 ay kütüphanede yaşadım."

Röportaj yapmaya devam ediyorum, bu işi çok sevdim. Önceki röportaj için gelen yorumlar, mailler, tahminler çok efsaneydi. Herkes sanırım en başta bi rahatsız olmuş, sonradan "Böyle insanlar da var." diye düşünmüş. 
Bugünkü röportaj için önden birkaç şey söylemek istiyorum. 
İnsanları cinsel yönelimlerine göre ayırmak, ötekileştirmek, gördüğüm en büyük yobazlık, çirkinlik. Kafanızda yarattığınız feminenliğe uymayan kadın gördüğünüz zaman "Bu kız kesin kadınlarla sevişiyordur, baksana erkek gibi!" demeniz, kafanızda yarattığınız o maskulen tavrı göstermeyen erkekler için de "Feminen lan bu, karı gibi, erkek götürüyordur bu, aman kolla oranı İbo!" ya da "Top, nonoş, Allahın geyi, bu bana da yürür şimdi!" gibi şeyler söylemeniz, hayatımda gördüğüm en iğrenç, en leş tavır. Kimsenin ötekileşmeyi tercih etmeyeceğini, diğer insanların "O benden farklı, hadi parmakla gösterelim." demesini kendiliğinden istemeyeceğini, böyle iğrenç cümleleri duymayı hak etmediğini bileceksiniz. İnsanlar üzerinde travma yaratmaya hakkınız yok, olamaz ve olmayacak. 
Tekrar söylüyorum, Türkiye gibi bir ülkede, kimse 'öteki' olmayı kendisi tercih etmez. Kimse insanların o korkunç bakışları eşliğinde parmakla gösterilmeyi istemez. Daha küçüklükten sırf farklı davrandıkları için kırılmayı, üzerine gelinmesini hak etmez. Böyle doğmaları, sizin kelimenizle onların 'suç'u değil, ki ortada bir suç yok. 
Bir şeye daha değineyim. Hetero olduğun için, bütün eşcinsellerin ilgi odağı sen değilsin. Sana yürümüyorlar, senin için ölmüyorlar. Az sonra üzerine atlamayacaklar. Aynı ortama girdikten sonra başına bir iş getirmeyecek. Ne olur bu kadar narsist olmayın, bu kadar sevmeyin kendinizi.
Her zaman söyledim, yine söylüyorum, bana göre de aşkın cinsiyeti yok. Hadi ne düşünürsen düşün şimdi hakkımda, istediğini söyle. 

Röportaj, efsane duruşu olan çok çok güzel biriyle. Bir arkadaş vasıtasıyla tanıştık ve konuştuk, her şeyi anlattı. Konuştukça konuşasım geldi, 'dolu' insanlarla bir araya gelmek çok güzel. Okudukça tanımanı istiyorum yine, o yüzden bir şey söylemeyeceğim. 

"EN ÇOK HIRPALAYANI DA BİR ANDA BÜTÜN AİLENİ KAYBETMİŞSİN HİSSİ."

"Keşke böyle doğmasaydım." dedin mi hiç?
Hayır. Bu durumla bir sıkıntım yok. Bu durumla sıkıntısı olan toplumun kendisi. Onlar bir sıkıntı yaratmadıkça halimden memnunum. Seviyorum, hem kadın olmayı hem kadınları.
Toplum nasıl bir sıkıntı yaratıyor ki?
Ben ailesel sıkıntılar yaşadım. Aslında yaşadığım çevrede, arkadaş ortamımda bir problem yaratmadı. Zaten böyle bir şeyi sorun olarak görecek kafa yapısındaki insanlarla paylaşacak bir şey bulamadığımdan arkadaş da olamıyorum.
'Ailesel sıkıntılar' derken? Öğrendiklerinde tepkileri ne oldu?
Her ne kadar beni onlar yetiştirmiş olsa da farklılıklarımız var ve genel Türk ataerkil aile yapısına uzak bir yapıda değiller. Bu durumu reddedişleri inanç eksenli olsaydı çok daha anlaşılabilir olurdu benim için ama onlar daha çok "Elalem ne der?" kafasında baktılar. Aslında elalem falan da yok ortada, kapı komşumuza "Merhaba, ben lezbiyenim bu arada!" demiyorum. Uluorta yaşadığım da yok, çekirdek aile içinde kalabilecek bir detay. Detay diyorum, çünkü bu beni ben yapan şey değil, benim bir parçam sadece.
Sonra?
Parasız da kaldım, evsiz de. Kütüphanede ve arabada yaşadığım 3 aylık bir dönem var, duşumu spor salonunda alıp tek öğün yemekle gün geçirdiğim. 
Gerçekten mi? Ne diyeyim, bilemedim...
Evet. Çünkü ellerindeki tek yaptırım maddi olanakları yok etmek. Psikolojik ve fiziksel şiddet de oldu yer yer. Ama en çok hırpalayanı bir anda bütün bir aileni kaybetmişsin hissi.
Aranız düzeldi mi peki, nasılsınız şimdi?
Tam olarak değil. Eskisi gibi olabileceğimizi sanmıyorum. Yalnızca maddi anlamda mezun olana kadar destekleyecekleri konusunda anlaştık. Ama güvenemediğim için iş buldum ve yaşam standardımı aşağı çekerek ekonomi yapmaya çalışıyorum. Eski lükslerim yok.

"AŞIK OLDUĞUM KADIN HETEROYDU."

Ne zaman "Ben buyum!" dedin peki?
Kendimi keşfedişim aşk üzerinden oldu, kendime itirafım hatta. Çocukken kendimi bağımsız bir birey olarak algılamaya başladığımdan beri bir farklılık olduğunu idrak edebiliyordum. Kadınları beğeniyordum, ben de bir kız çocuğuydum ve etraftaki çiftler kadın erkek olduğu için bu bende bi tuhaflık varmış hissi yaratıyordu. Ama kabul edişim üniversitede bir kadına aşık olmamla oldu. 
Aşık oldun, sonra ne oldu? Karşılık aldın mı?
Özgüvenli biriyim, birine bir hissim varsa karşılık alıp almama hesabına girmem, hissettiğimi direkt söylerim. Ona da açıldım ama hüsrandı, kız heteroydu.
Yapma be...
Söylediğimde çok şaşırdığını hatırlıyorum ve bir şey demeden uzaklaşmıştı. Ama tuhaftı. Birtakım olaylar ve durumlar bana ya kendine itiraf edememiş bi biseksüel ya da ilgi açı biri olduğunu düşündürüyor hâlâ. 
Ne gibi olaylar?
Ben reddedildikten sonra onu görmezden gelmeye başladım, bu tutumumdan sonra da onun ilgi çekme çabaları başladı. Yanımda onun daha önce görmediği bir kadın arkadaşım varsa illa ki "Ben burdayımmm!" davranışı sergiliyordu mesela. O yüzden asla anlam veremedim.

"ERKEKLERİN İKİ KADININ CİNSELLİĞİNİ ÇEKİCİ BULMASININ NEDENİ 'ARADA ÜÇÜNCÜ OLUR MUYUM?' KAFASI."

Bunu önceki röportajda da sormuştum, sana da sorayım. İki kadının cinselliği topluma göre neden daha çekici sence? İki erkeğin öpüşmesi diyince neden olay çıkıyor da hetero pornolar kadınların öpüşmesiyle başlıyor?
Erkeklerin cinsel anlamda çekici bulması "Acaba arada üçüncü olur muyum?" kafası tamamen. Bunun sebebi de erkeklerin dölllenme güdüsü bence. Tohumlarımı her bi yana saçayım da soyum yürüsün. Ha genel manada, toplumsal çerçevede de iki kadının ilişkisinde penis yok ve saklamak isterseniz en yakın kız arkadaşınız imajını çizip her türlü samimiyeti toplum içinde kurmanız mümkün. İki kadın yolda kol kola girse, el ele yürüse tuhaf karşılanmaz ama erkeklerin birbiriyle ilişkilerinde fiziksel olarak arada bi mesafe vardır.
İki kadının yaşadığı ilişki nasıl oluyor peki? Kıskançlık krizleri mesela... En büyük kavgalar neden?
Karşınızdakine göre değişiyor, her ilişkide ben de aynı insan olmuyorum nihayetinde. İlk ilişkimde güven problemi yaşamadım ama ikincisinde en büyük problem güvendi. Lezbiyenseniz, karşınızdakinin biseksüel olması ürkütücü olabiliyor, risk çarpı 2 oluyor çünkü. Ancak bu aldatma durumlarının karakter bazlı olduğunu düşünüyorum, sorun yönelimde değil, karakterde.
Hiç aldattın mı?
Evet.
Aldatıldın mı?
Evet.
Aldatıldığın için mi aldattın?
Evet. Bu davranışı çok erdemsiz buluyorum, şimdi olsa farklı davranırdım, kendimden ödün vermez, yapmayı kendime yakıştırmadığım şeyi yapmazdım.

"LGBT DE KENDİ İÇİNDE ÖTEKİLEŞTİRME YAPIYOR."

İlişki ümidi verip birkaç gecede bitirdiğin ilişkiler oldu mu? Çok tatlı kızsın, ne canlar yakmışsındır.
İnsanların duygularıyla oynamak çok gereksiz, eğer ilişki yaşayabileceğim bir tip değilse diyalogumu sürdürmüyorum bile.
Çoğu insanın düşüncesi "Maskulen kadın lezbiyendir." Öyle midir sence?
Yani yüzde yüz çalışan bir düşünce değil. Aşırı feminen lezbiyenler de var, sadece bu algı yüzünden lezbiyen oldukları düşüncesine ihtimal verilmiyor. Maskulen olup hetero olan da çok. Tam anlamıyla bir genelleme yapamam ama biseksüel kadınların daha feminen olduklarını düşünüyorum.
Güzel bulduğun Türk ünlüleri de merak ediyorum.
Güzellikten çok hal tavır ilgimi çekiyor artık. Spesifik bi güzellik anlayışım var, herkes beğenmeyebilir. Türkü Turan mesela, çekik gözler, beyaz ten... Tuba Büyüküstün çok güzeldir ama soğuk bi duruşu var. Lisedeyken Deniz Çakır favorimdi mesela ama artık değil. Sıcakkanlı insanlar daha çok ilgimi çekiyor sanırım, onlar genel olarak şans verilmeyi hak ediyor.
LGBT hakkında ne düşünüyorsun? Son yıllarda neler değişti sence? Seni rahatsız eden bir şeyler var mı?
LGBT bireylerin sık partner değiştirmesi ve tek gecelik ilişkilerin yaygın olması. Bunun dışında, LGBT de kendi içinde ötekileştirme yapıyor. Ve kişiler kendini tanımlarken eşcinselliğin bi parçası olarak tanımlıyor ama öyle değil, ben benim, eşcinselliğim de beni ben yapan pek çok şeyden biri. Gettolaşma olayı da var, belki toplum buna itiyor. Bir de, küçük bir grup içinde son derece iç içe geçmiş ilişkiler. Sizin eskiniz, onun yenisi oluyor. Bu yüzden ortamla pek ilişiğim yok, hatta arkadaş grubumdaki tek eşcinsel benim.





24 Ocak 2019

"Yataktaki ikinci kadının patronu gibi hissettim!"

Blog'ta röportaj yapmayı çok istiyordum. Bizden farklı, bizim gibi olmayan insanlarla tanışmayı, sohbet etmeyi. Buyurunuz! 
Nasıl olduğunu boş verin, bir şekilde tanıştık. Hayat hikayesini biraz dinleyince "Ben blog yazarıyım, sabah buluşsak da sorularımı sorsam, bloga yazsam!" diye hemen sordum, sağ olsun, hemen kabul etti. Bir hastanenin karşısındaki bomboş kahvecide, karşımda oldukça güzel bir kadınla oturmuş sohbet ediyorum. Önümüzde iki tane sade Türk kahvesi var, ben soruyorum, o cevaplıyor. Kesinlikle sansürsüz ve şeffaf; karşınızda Yonca Abla! Onun hakkında bir şeyler anlatmayayım, okudukça öğrenseniz daha iyi.

"BENİM CEZA VERMEYE YETKİM YOK, VERİLEN EMRE İTAAT EDERİM."
Yonca Ablacım, sekste şiddeti sevdiğini nasıl fark ettin?
Acı eşiğim oldukça yüksek ve sakin yapılan seks bana yeterli gelmedi. İkisi bir araya gelmişken en serti olsun istedim.
Peki önceden partnerinle oturup "Ben BDSM seviyorum, şu şu fantezim var." şeklinde konuştun mu yoksa her şey o anda mı gelişti?
Kesinlikle o an gelişti, sonra da öyle istediğimizi fark ettik. Uyumlu olacağımızı az çok tahmin ediyorduk ama bu kadar aynı olacağımız bize de sürpriz oldu. Sürpriz olsun dedik ama efsane sert bir şey oldu ablacım. (gülüyor)
Bunun sana keyif vermesi sana ara ara garip geliyor mu? Ne yalan söyleyeyim, ben düşününce bile bir garip oluyorum.
Açıkçası bazen ben de düşünüyorum neden tatlı tatlı sevişmiyoruz diye. Ama onun da yeri ayrı. Nasıl desem... İyice yorulduktan sonra partnerim beni o şekilde dinlendiriyor, onun da tatlı bir zevki var.
Merak ediyorum. Sizdeki ceza yöntemleri nasıl? Aldığın ve verdiğin cezalar neler?
Şöyle ki, benim ceza vermeye yetkim yok. Ben verilen emre itaat ederim. Ona gelince, canı bir şeye kızmak istiyor mesela. Sebebi olmasa da olur, eline geçen bir kemerle bana haddimi bildiriyor.
Ciddi misin?
Evet ablacım.
Ceza aldığın en saçma neden neydi peki? Özele inmiyorumdur umarım. 
Telefonuna gelen mesaja bakmak. O, biriyle konuşurken arka planda inlemek. (gülüyor) Kötü yemek yapmak. Sevmeyeceği bir şarkıyı açmak. Gibi gibi.
O anlarda canın çok yanınca "Ortalığı ayağa kaldırayım, şuna haddini bi bildireyim." demiyor musun? Taş olsa çatlar ya!
Bir seferinde, cidden çok sinirlendim. Küpe batırmaya çalıştım, ısırmaya çalıştım. Sonra hoş bir boğuşmaya dönüşüp tatlıya bağlandı.

"EĞER BENİ KORKUTACAK BİR ŞEY YAPARSA SEVGİLİSİNE BİR ŞEYLER FISILDARIM."
Bu efendi/köle ilişkisinin ileri boyutlarından korkmuyor musun peki? 
Partnerime güveniyorum. Korkmamı gerektirecek bir şey yapmaz. Yaparsa da sevgilisine bir şeyler fısıldarım, huzuru kaçar. (gülüyor)
Sevgilisi mi var? 
Evet, yaklaşık dört yıllık ölü bir ilişkisi var.
Bunu bilerek mi başladın ilişkiye, sonradan mı öğrendin?
Başlamadan çok önce biliyordum, zamanında çok takıldık beraber. Haliyle ilişkiye de bilerek başladık. Ki zaten başladığımızda benim hayatımda da bir adam vardı. Benimki bitti, onunki devam ediyor.
Karşı tarafın senden haberi var mı?
Olsun diye çok uğraşıyorum ama kör galiba, anlamıyor bir türlü. (gülüyor) Kızın yanında sevgilisine sürtündüm kaç kez, fark etmedi.
Üçünüz buluştunuz yani, öyle mi? Abla ne efsane kadınsın.
Şanslı biriyim, çok karşılaşıyoruz. Biraz da salça bir kadınım, gördüm mü bırakmıyorum ki. Bazen karşılaşma olayını bilerek ben ayarlıyorum. Karşı tarafla da beraber çok fazla zaman geçirdik anlayacağın. Kız beni arkadaşı sanıyor, sevgilisiyle pek samimiyetim yok sanıyor, yazık...
Enişte Bey nasıl toparlıyor bu durumu? 
Bir dönem altı kızla birden birlikteymiş. İki ayrı telefon kullanıyormuş, hiçbiri çakmamış bu olayı.
Şaka yapıyorsun. Yemin ederim, biz bir tane bulamıyoruz abla!
Çok ciddiyim. Gerçekten hayret ediyorum ben de nasıl başardığına.

"YATAKTAKİ İKİNCİ KADININ PATRONU GİBİ HİSSETTİM."
Beraber yaptığınız en uç şey neydi peki?
Üç kişi, grup seks.
Yanınıza gelen kişi bir kadın mıydı, erkek mi?
Kadındı, güzel bir kadındı hatta.
Kıskanmamayı nasıl başardın?
Orda kendimi bir nevi kızın patronu gibi hissettim. İşe aldığım, işten istediğim zaman çıkarabileceğim bir eleman. Masadan her an kaldırabileceğim bir meze. O yüzden çok kolay oldu. Hatta ikisini izlemekten de inanılmaz keyif aldığımı söylemeliyim. Zerre kıskançlık olmadan.
Üçüncü kişiyi bulmak zor oldu mu abla? Her insanın kabul edeceğini sanmıyorum çünkü. Nasıl açıklıyorsunuz durumu? Ben olsam, ne bileyim...
Ahh, çok zordu ablacım. Tinder'da her eşleştiğim kadına lezbiyen ya da biseksüel olup olmadıklarını sordum. Lezbiyenler kesinlikle erkek istemiyor, haklılar. (gülüyor) Sonra biseksüel olduğunu söyleyip aslında lezbiyen olanlar var, "Erkek varsa ben yokummm!" diye ağlayanlar. Onları da hemen eledim. Geriye kalanlara "Takıldığım bir adam var, üçlü denemek ister misin bizimle?" diye sordum, çoğu reddetti ama sonuçta zafer benimdi. (gülüyor)
Senin cinsel yönelimin ne?
Biseksüelim canım.
Biseksüel oluşunun partnerine keyif verdiğini düşünüyor musun? Birçok hetero porno iki kadının öpüşmesiyle başlıyor mesela.
Evet, açıkça görünüyor, bayılıyor adam bu yönüme. Ara ara beni banyoya götürüp "Sen mükemmel bir kadınsın." diyip sarılıyordu manyak. (gülüyor.) Bizimki de öyle başladı bu arada.

"AŞKIN CİNSİYETİ OLMAZ."
Biraz da gündemden konuşalım. Biseksüel biri olarak LGBT hakkında ne düşünüyorsun?
Senin dün de dediğin gibi, "Aşkın cinsiyeti olmaz." Olmamalı bence de. Özgür olunmalı.
Sence insanların "Biseksüel kadınlar zevk veriyor ama erkekler çok kötü bir görüntü!" diye söylemelerinin sebebi ne? Bu ikiyüzlülük çıldırtıyor beni.
Evet, bu bağnazlık. Var öyle tanıdıklarım, aynı cümleleri duyduğum. Ve baya savunuyorlar bunu, inanılır gibi değil. Kadın bedeni de erkek bedeni de ayrı ayrı mükemmel, birini seçip birinden vazgeçmek çok saçma bence.
Evliliğe nasıl bakıyorsun peki? Çoğunun sonu boşanmak artık.
Evet, çoğu evlilik bitiyor maalesef. Evliliğin sorumlulukları da bitiriyor olabilir. Çocuk olmadıktan sonra evlilik çok da gerekli değil diye düşünüyorum ben.
Son sorumu sorayım. Aşık mısın sence? Yoksa başka bir duygu mu bu?
Biz hep seksten konuştuk aslında. Ama beraber alışverişe gidiyoruz, yemek yapıyoruz, geziyoruz, çok eğleniyoruz. Aşık mıyım... Kesinlikle "Bu sadece bir tutku ve heyecan." diyemem, başka bir şeyler de var sanırım.



22 Ocak 2019

Hiç anlatmamıştım, anlatasım geldi

Geçen yazıda eski sevgililerimden bahsetmiştim ya, bi tanesini uzun uzun anlatayım demiştim. Dün de ortak bir arkadaşımızla konusu açılınca yazmanın vakti geldi diye düşündüm.
Yanlış hatırlamıyorsam beşinci sınıfın yazıydı, bizimkilerle küçükler havuzunda köşe kapmaca oynuyoruz. Çok garip bi yazlık bizimkisi bu arada, küçükler havuzu sürekli boş çünkü çocuklar habire çiş yapıyorlar, iki gün açık kalabiliyor bu yüzden. Sonra hemen suyunu çekiyorlar. Neyse, biz oynarken utana sıkıla geldi bi kız, "Ben de oynayabilir miyim acabaaa?" dedi, aldık aramıza onu da.
Aradan zaman geçti, biz çok iyi arkadaş olduk. Tüm çocuklar beraber takılıyoruz. Ön bahçede oturuyoruz hep beraber, ama beni görmeniz lazım, ne yalanlar atıyorum neler neler söylüyorum kendimle ilgili. O zaman da bütün yazlığın bildiği zincirli bi kot pantolonum var, inandırıcı olsun diye onunla başlıyorum anılarımı anlatmaya. "Ben de habire mc donalds'a hamburger yemeye gidip kız tavlıyorum iştee, kot pantolonuma bayılıyor bütün kızlarrr. Tabi kızım, ne sandın, yan takla felannn atıyorum. O mc donalds kaydıraklarında gizli gizli görüşüyodum hepsiylee. Biri gider biri gelirdi biliyo musunnn?" diye bi girdim. Allahımmmm, hayatımda yaşamadığım şeyler, o an da nasıl güzel geliyor yalan söylemek. Yaşadığım tek aşk tecrübesi, Ekim'le bi yaz önce olmuş, o da bok gibi bitmişti, bütün site biliyordu abisinden nasıl dayak yediğimi. Elime karşı cins eli değmemiş bi sabiydim halbuki.
Ben iyice abartmış hayallerimi anlatırken bu kız bi baktım ağlaya ağlaya evine gitti. Sonra bana bi arkadaşıyla haber yollamış, "Yarennn seni seviyomuşş, sen öööle anlatınca çok üzüldü gitti..." dediler. Gittim bunun kapısına, zönk diye "Benimle çıkar mısın?" dedim, aa, bi baktım sildi gözyaşlarını, aşağı indik. Güya sevgili olduk...
Var ya, bi kıskançtı, aklın durur. O yaşta nasıl bi kıskanmak o. Sitedeki güzel kızlar hakkında konuşurduk mesela çocuklarla, duyduğu dakika bacağımı cimcirirdi, acıdan ağlardım yemin ederim. 
Annesi vardı, ismi Melek, kendisi abooo! Kadın beni çocuğu gibi severdi, beraber dizi izlerdik, bana habire dondurma alırdı, bizi lunaparka götürürdü. Lunapark dediğim de, zattiri zuttik bi saçmalık, sadece gondol ve zıpzıp var. Gondol elle yönetiliyor, adam düğmeye bastıkça gemi yükseliyor. Kemerler hep yırtık, güvenlik asla yok ama bayılırdık gitmeye... 
Bi gün, annesi, sevgilim bi de bi arkadaşımızı da alıp gittik gondola. Benimkine şov yapacam diye yanına oturayım dedim, o da bana şov yapmak istemiş, geminin en arka tarafındayız. Ben altıma sıçtım sıçacam korkudan, gondol başladı... Benimki bağırıyor ama "Bas abiii, düğmeye basss abiii, ver coşkuyuuuu ver coşkuyuuu!" diye. Adam da baktı iki tane kız eğleniyor, bi basıyor ki düğmeye, uçmak üzereyiz koltuklardan... Bizim ten renkleri önce mor oldu, sonra yeşil, mahvolduk bildiğin. Adam ısrarla durmuyor. En son Melek Teyze adamın yanına gitti, "Görmüyor musun çocukların halini orrr çocuğu!" diyip dövdü adamı evire çevire. Adam dayak yemişti bildiğin.
Annesi falcı büyücü bi kadındı, anneannesi de aynıymış. Mesela evlerinde oturuyoruz, bi anda durup bana "Sen böyle böyle yaptın ama şu olacak." derdi, aynen de olurdu... Dizi izlerdik, hemencecik sonunu söylerdi. Kadından fena korkardım, beni çocuğu gibi görüyordu ama o yokken biz kızıyla aşnafişne yapardık diye... Yakalasa mahvederdi beni kesin.
Çok farklı bi kızdı bu arada, ailecek delilerdi sanırım. Mesela kıvırcık saçları vardı ama asla kendine bakmazdı. Bütün yaz sinekler her bi yanını yerdi, o da kaşır yara yapardı, benek benek gezerdi. 
Her cumartesi sitede eğlence oluyordu mesela. Eğlence dediğim de, yanlış anlama sakın, düğünlerde şarkı söyleyen bi adam org getirir "Hele ninna olasınnn allahından bulasınnn" söyler giderdi. Yalvarırdık, CD getirmişlerse Bas Gaza'yı açsınlar diye... Herkes zincirli pantolonunu giyer yan takla atardı. Bi de şerefsiz arkadaşlarım yüzünden, adamlarla sürekli ben muhatap olurdum, "Abi noluurrr İsmail Yk açççar mısınnn? Abi kolbastı var mı acabaa?" diye sorar dururdum.
Bütün site sabahtan hazırlanmaya başlardı eğlence için bu arada. Erkekler gömleklerini annelerine ütületirdi, pantolonlar yıkanırdı. Kimin evinde jöle varsa saat altı gibi onun evinde toplanırdık. Tüm çocuklar aynı kokardık, kimde parfüm varsa herkese sıkardık... Kızlar da hep saçlarını düzleştirirdi, elbise giyerdi. Baya seviyorduk anlayacağın.
Ama benimkinin giydiği tek şey sabah akşam siyah rambo atlet! Aslaaaa çıkarmazdı üstünden, evde umarım birkaç tane vardır diye dua ederdim... Hep siyah şortu ve siyah rambosuyla inerdi... Eğlence olacağı gün bana söz verdi, kendisine bakacağına dair. Bütün site heyecanlandı, ondaki değişikliği bekliyoruz... Bu bi indi aşağı, yine aynı atlet, aynı şort! Saçlarının da bi tarafı düz, bi tarafı kıvırcık kalmış. "Lan sana noooldu?" dediğimizde de "Düzleştirici bozuldu yaaa." demişti, sonra karşılıklı kolbastı oynamıştık...
İkimiz bi aradayken herkesin dedikodusunu yapardık. Öyle bi gülerdik ki, şikayet gelirdi teyzelerden "Ay susturun şu ikisini Canan Beyyy." diye. 
Bi kere havuzdayız, iki tane tanıdığım kız gelmiş benim yaşlarda. Bi fena çıktı ikisi, sitedeki erkeklere yürüdüler, havuzda fingirdeşiyorlar bildiğin oğlanlarla. Biz de izlemek istiyoruz güya, allahım fanteziye bakar mısın, elimize ne geçecek bilmiyoruz. İkimizin de su altı gözlüğü yok, çıldırıyoruz bakmak için. Bi küçük çocuğun elinden zorla alıp çocuğu ağlattık, suyun altına daldık beraber, bi o bi ben izliyoruz güya... Kızlar bizi yakaladı, boğdular ikimizi, sonra ikisini annelerine söylemekle tehdit etmiştik de bizi öyle bırakmışlardı.
Birinden nefret etti diyelim, asla ısınamazdı tekrar, çok atarlıydı. Yazlıktan bi arkadaşımızla kavga etmişti, çok sinirlendi. Bi gün gitti yanımdan "Ben geliyorum 5 dakkaya, otur senn." diyip. Ben biliyorum, ortalık karışacak. Gitmiş garaja, kavga ettiği kızın dedesinin 97 model Mercedes'ine anahtarla boydan boya "Y*RRAK" yazmış ruh hastası. Üstüne de "silebilirsen sil piççç" yazmış... Adam yazanları bi gördü, bayılıp gidiyordu, zor topladık. Arabayı aynı yıl sadece 7 bine satabildiler benim salak yüzünden. Sonra gidip kıza itiraf etti bu arada iki sene sonra "Ben dedenin arabasına cinsel bişiler yazdım." diyip...
Ya kimse mi sevmezdi kızı, anlatamam sana. Bütün arkadaşlarım bağırırdı "Noluuur ayrıl, sen salak mısın, bu evde duş bile almıyordur baksana her gün aynı atleti giyiyor." derlerdi. Onlar böyle dedikçe ben daha çok aşık oluyordum, daha çok seviyordum... (hâlâ aynı geri zekalılıktayım, biri beğendiğim birini kötülediği zaman daha çok bağlanıyorum.)
Bi gün buluşacağız, aradım, hazırlan dedim. Bu sefer atlet yerine eşofman takım giymiş siyah alt üst. Ha eşofman demişken, yaptığımız bi salaklığı daha anlatmak istiyorum. Bizim sitede saklambaç turnuvaları olurdu 20 kişiye yakın. İkimiz karanlıkta görülmemek için her gün öğlen 12'de denize gider kararmaya çalışırdık, kapkara olana kadar güneşlenirdik. Eşofman takım bile aldık beraber siyah renk, saklambaç oynarken giymek için. Kimse bizi bulamazdı çünkü bildiğin karanlıkta görünmezdik, hep şampiyon olurduk... 
Neyse, hazırlan aşağı in dedim. Bi indi, eşofmanın altına pembe rugan topuklu ayakkabı giymiş. Sokakta herkes bize bakıyor! İlk bulduğumuz dönercide döner yiyip kalkmıştık.
Aradan yıllar geçti, bi haberini aldım ki Bursa'ya taşınıyormuş babasının sağlık sorunlarından dolayı. Babasını da çok severdim, aradım o zaman geçmiş olsun dilemek için. 
Hayat gerçekten çok garip. Şimdi bunları yazarken gülerek yazdım ama onunla ayrıldığımızda çok üzülmüştüm, ilk aşk acım olabilir hatta. 
Zaman çoğu şeyi gerçekten değiştiriyor.


17 Ocak 2019

Kamuran

İstanbul, hayatımdaki çoğu konu için fikrimin değişmesini ya da daha sesli olmamı sağladı. Her konuda tabii ki olumlu yönde ilerleme katedemedim. Ne yalan söyleyeyim, Adana'dayken daha bi insan canlısıydım. Daha az gergindim, sinirliydim, herkesi alttan alabiliyordum, neredeyse hiç kin tutamıyordum. Birisi hayatının hatasını mı yaptı, "Ayyy, canım benim canımm, kim bilir o an hangi psikolojideydi acaba?" diye düşünüyordum. Biri beni mi üzdü, "Olabilir, o da bir insan, bilerek yapmamıştır ki." diyordum bildiğin. Ayyy, şimdi, Atarlı Gülistan gibi geziyorum ortalıkta. Kimseye, hiçbir şeye tahammülüm kalmadı. Cahil insan gördüğümde onu değiştirmeye çalışmak yerine sinir krizleri geçirip sandalyemde fenalaşıyorum yemin ederim. Neyse, bu konuyla ilgili yazıyı başka zaman yazarım, konumuz bu değil. İstanbul'da kendimde gördüğüm en büyük değişiklerden biri de hayvanlar konusu oldu.
Yalan söylemeyeyim, çoook korkuyordum! Kuştan, böcekten, bazen köpekten, bazen kediden! Sanki bir anda kafaları atacak da üstüme zıplayacaklarmış gibi geliyordu. Ya da ne bileyim, aç kalmış olacak, "Ayyy, şurda da 192 deve gibi herif var, gideyim de onu bi ısırayım." diyeceklermiş gibi. Bunlar da hep çocukluk travması bu arada. Kıyamam kendime yahu, beni bütün hayvanlar kovaladı zamanında, koyun bile. Kurban bayramında dayımın koyununu sinir etmiştim, ayyy hayvan üstüme üstüme koşuyordu bildiğin, kuzenim tutmuştu koyunu. O yüzden şu bakış açısındaydım, "Ne yaklaşayım, ne o bana yaklaşsın, iki ayrı birey takılalım." diyordum. Sonra işler tabii ki değişti.
Önce kuzenim köpek sahiplendi, Pug'lar var ya hani. O köpek türü resmen bennnn! Yiyip yiyip bir iki adım kıçını sallayarak yürüyor, sonra uyuyor! Uykuya aşık, yemek yemeye aşık! Çok iyi anlaşıyorduk o yüzden. Önce ondan da korktum, sonra hayvan benden kaçmaya başladı sevmeyeyim de rahat etsin diye.
İlk korkumu böylece yendim. Sokakta peşime takılan köpekleri eğilip sevmeye başladım. Eskiden olsa, ayyy, babamı arardım "Gel beni al." diye. Şimdi, en basitini söylüyorum, Kadıköy'ün bi köpeği var ya Çin aslanı hani, yemin ederim hayvan beni tanıyor artık, beni görünce yolunu değiştiriyor sarılıp öpmeyeyim diye.
Sonra İstanbul'a geldim. İstanbul'daki en yakın arkadaşımın ev arkadaşı kedisiyle gelmişti. Bu arada, köpeklerden korkmuyordum ama kedilerden hâlâ korkuyordum. İlk günler, "Ayyy Tuğçe, bana doğru geliyor bu, ay ay tut şunu! Kapıyı açıyorum, birden fırlamaz üstüme di mi?" gibi cümlelerle geçti. Sonra alışmaya başladım. Bi de, o kedi aşırı elit bir kediydi. Randevu sistemiyle çalışıyordu resmen, sevmek için sıraya giriyordun, belli bi süren vardı, sonra "Hadi yallah." diyip başka odaya gidiyordu. Yemeğini vermeye başladım, ara ara yanıma oturdu kafasını sevdim. Dolabın üstüne çıkardı mesela, normalde hayatta dokunamayacak olan ben, kucaklayıp aşağı indirmeye başladım. Aaa, bi baktım, alışmışım!
Aradan biraz zaman geçti, o kediyi memlekete gönderdiler, yerine sokaktan yaralı bi kediyi, Bekir, sahiplendiler. Bi patisini şerefsizin biri kesmiş, onu ağlarken bulmuşlar, koştur koştur gitmişler. Dünyanın en samimi kedilerinden birisi, o üç patisiyle mahvediyordu bizi, oyun diye çıldırıyordu. O kadar küçüktü ki bulunduğunda, onunla ben ve arkadaşım fazlaca ilgileniyoruz diye bizi annesi mi sanıyordu ne yapıyordu bilmiyorum, kulak mememizi emiyordu bildiğin manyak. Gece uyurken üstümde uyuyordu, geziyordu. Düşün, "Odanın kapısını kapatalım." diye ağlayan ben, Bekir'le beraber uyumaya başladım.
Arkadaşım İstanbul'daki son 20 gününü benim evimde geçirdi mesela, Bekir'le beraber kaldık. Hayatımda ilk kez kendi evimde hayvan baktım, maması için koşturdum, ameliyatı için üzüldüm, olmayan patisinden öptüm, kulak mememden vazgeçtim. Şapur şupur götürdü valla kulak mememi.
Hah, Bekir de gidince kocaman bi boşluğa düştüm. Bi de öyle bi şeymiş ki hayvan sahiplenmek, durup durup anlatasın geliyor. "Bugün koşarken düştü, bi sıçtı ev koktu, kulak mememin peşini bırakmıyor!" Bildiğin boşlukta kaldım, ev sessiz, kimse yok, kafayı yiyecektim.
Okuldayım, arkadaşlarımla otururken bi arkadaşım geldi. Yaralı bi kedi bulduklarını, asistanların veterinere götürdüğünü, tedavi ediliyor olduğunu söyledi. Veteriner, tedavisi bittikten sonra sokağa bırakacakmış ama ona kıyamıyorlarmış, sahiplenip sahiplenemeyeceğimi sordular. Dişi kediymiş, çok sessiz sakinmiş. Fotoğraflarını bi gösterdiler, o minicik kafası ve boynu, boynunda o boyunluğu, poposundaki yarası, pembe burnu. Birkaç gün geçmeden gidip aldım kediyi. 
Yalnız biraz geri zekalılık yaptım, hayvanı ilk gün alıp Avm'ye götürdüm. Ben Burger King'te yemek yerken o da dönmüş kıçını uyuyordu, ara ara miyavlıyordu. Gidip mamasını aldım, eve geldik.
Kutusunun kapısını açar açmaz artık ne kadar korktuysa, gidip evin en karanlık köşesine koştu, dolabın altında oturmaya başladı. "Kızım gell, gell kızımmm, lütfen gelll!" diyorum, öylece bakıyor, saklanmış oturuyor. Ne yapsam, ne etsem, derken, aldım mamasını bi kaseye doldurdum, "Hadi gel bakalım." yaptım, aaa, geliverdi. Mamasını yedi, hanımefendi enerjiyle doldu, başladı evde dolanmaya. Her yana girdi çıktı, sonra koltuğun üstüne on yıldır berabermişiz gibi yattı. Oh valla, ben bile o koltuğu bir ayda benimseyebildim!
Birkaç gün sonra birbirimize alışmaya başladık. En son geldiğimiz seviyeyi söylüyorum. Şu an hanımefendi bana temas etmezse uyuyamıyor! O kafası, kıçı ya da gövdesi, illa benim bi yerime değecek. Çok mu keyifli, o zaman göbeğimde uyuyor. Durup durup yüzüme yaklaşıyor, kuyruk hep havada, sanırım hep mutlu.
Çocuk bakmak gibi sanırım. Eve gelirken her gün gidip oyuncak alasım geliyor. Onlarca faresi, topu var. Hanımefendi iki üç saat oynayıp kaybediyor! Elimde poşetlerle mi geldim, bazen sürpriz yapıp yaş mama alıyorum mesela, her zaman alacağım sanıyor, poşetleri karıştırıyor hemen. Bi de yaş mama yoksa sinirleniyor! Bi bakışı var bana, aboooo!
Bi tek kabından su içmeyi öğretemedim Kamuran'a. Israrla içmiyor, asla içmiyor! Aldığım suyun markasıyla mı alakalı diyip onu bile değiştirdim, içirtemedim kaptan. İlla çeşmeden akacak, o manyak ağzını dayayıp lıkır lıkır içecek. Başka türlü, susuz kalsın, yine de içmez! Neyse ki şunu öğrendi. Susadığı zaman, eğer odamda uyuyorsam kapımın önünde sabahın beşinde miyavlamaya başlayıp kapıma dayanıyor. Uyandırıyor, açıyorum kapımı. Yüzüme bakıyor bi süre, muhtemelen "Sahibim neden uyanınca bu kadar çirkin lan?" diyor olabilir. Sonra tuvaletin kapısına koşup patisiyle kapıya vuruyor, açayım da çeşmeden su içsin diye. Sonra içiyor, insan bi teşekkür eder, bi yalar öper beni, yok! Kıçını dönüp gidiyor, sabahın köründe uyandığımla kalıyorum.
Geçen kızımız kızgınlık dönemine girdi, Allahımmmmm! Hayatımın en en kötü üç günü. En uykusuz, en bitkin. Sevişemiyor diye nasıl bi ağlamak bu! Kızım sen hani elittin, hani özel bi kediydin, niye "erkek kediiii" diye ağlıyorsun, niye beni de ağlatıyorsun! Bütün gece, komşulara ses gitmesin, ağlaması duyulmasın diye odamda onu sevdim, okşadım, oyun oynadım. En son ikimiz de uyuyakalmışız yorgunluktan, düşün. Pert oldum pert! Sabahın dördünde, en son Kamuran'la beraber ağlıyorduk. O "Erkek kedi pipisiiii." diye, ben "Kızım nolur sus, bak aşağı inip verecem seni kedilere, çocuğunun babası kaçıp gidecek sonra!" diye.
Anlayacağın, bizim hikayemiz böyle. Buralara kadar okuduysan, n'olur devamını da oku. Sokakta, yaralı, hasta, bi tarafı eksik, sıkıntıda bir hayvan görürsen lütfen ilgilen. Belediyenin veterinerine koş, hallediyorlar her şeyini. İlgilen, sokaktakiler için mama al, belli köşelere koy. Nasıl mutlu oluyorlar nasılll! Bi kap su koysan da olur, çamurlu su birikintisinden içmek yerine ondan temiz su içsinler en azından.
Eğer biraz daha fazla iyilik yapmak istiyorsan ve alerjin yoksa, lütfen sahiplen. Dünyanın en efsane duygusu, en farklı, en tatlı.