17 Şubat 2017

İstiklal Caddesi'nden Numune Aciline...

'İstanbul' demek, Adanalıların kendi şehirlerinde dokuz dereceyi görünce "Bugün evden çıkılmaz, hava buz gibi!" demesine rağmen İstanbul'da dokuz dereceyi görünce "Ayy, bahar gelmiş resmen, Adalara mı gitsek?" demeleri, coşmaları, kendilerinden geçmeleri demek. 
Adana'dan İstanbul'a döneli bir hafta oldu. Uçağa giderken "Canım memleketim, keşke hep yanında kalsam. Havası güzel, insanı güzel, hey maşallah!" desem de, içimde nasıl bir kahpe varsa artık, İstanbul'a gelir gelmez gezmelere doyamadım! Meğer ne kadar özlemişim. Yalnız tek bir sorunum var, hiç param yok. Baya baya yok, üç hafta boyunca harcamam gereken parayı harcarken hiiiç bitmeyecek gibi geliyordu. Ya bir de sanırım Adana'da midem büyüdü bir şeyler oldu organıma, doymuyorum arkadaş! Geçen gün, kahvaltıdan sonra sadece üç öğün öğle yemeği yedim. Akşam löp löp götürdüğüm şöbiyet tatlılarını saymak bile istemiyorum. Yaşamak için yemiyormuşum onu anladım. Üç öğünlük öğle yemeği maratonumda ikinciyi yerken kendimi gördüm. Nefes almıyorum, o sosları sanat eseri gibi yan yana dizmişim, her lokmamda gözlerimi kapatıp bi yükseliyorum, arada ağzımdan "Mmmmm, offf" gibi cinselliği çağrıştıran sesler çıkıyor, ortamda konuşulanı hiçbir şekilde dinlemiyorum zaten. Nasıl bi adam oldum çıktım yahu. 
Bugün, arkadaşımın doğum günü için okul çıkışı bir şeyler yapalım dedik. Bu arada, her gün kendime "Bugün dışarı çıkmayacaksın, paran bitince köpek gibi sürüneceksin geri zekalı!" desem de hiçbir şekilde takmıyorum... Neyse, İstiklal'e gidiyoruz, ben vapur diye tutturdum. Hep beraber bindik, hava o kadar güzel ki. İstanbul'un en güzel yanı kesinlikle vapura binmek. Anacım, bi akbil basıyorum, yemin ederim yirmi gün Tayland'da masaj yaptırmış da dönmüş gibi oluyorum, nasıl huzur doluyorum anlatamam. 
Karaköy iskelesine vardık. Bi anda kokusu mu geldi anlamadım, benim canım bir balık ekmek istedi, Allah Allaaah! Aşeriyorum resmen, gastrin hormonum zirvesini yaptı diyebilirim. Bir yer bulduk hemen iskelenin yanında, oturduk. Yazarken içimden "Oha allahın ayısısı Tolga!" diyorum ama, ben önce balık ekmek söyledim. Oturdum onu bir güzel yedim. Kürdanla dişlerimi temizlerken benimle aynı yemeği yiyen gariban arkadaşlarım daha yarısına gelememişlerdi... Sonra baktım, "Lan benim neyim eksik, ben de şu an bir şeyler yemeliyim!" diyerek bu sefer de tavuk dürüm söyledim, "Mmmm, offf" sesleri çıkararak onu da yedim. En son karşımda oturan çocuk benimle röportaj yapmaya çalışıyordu, "Adana'da herkes mi böyle?" diye. Ben de o anda içimden "Offf beee, keşke soğan ekletseydim içine." diye içime içime ağlıyordum. 
Beyoğlu, İstiklal derken başladık yürümeye. Sanat galerilerine girdik, kiliselere baktık. Bu arada, hayatımda camiye bir kere gittim, onda da ilkokul dördüncü sınıftaydım, okul gezisiydi, "Ovvv yess beybee, halılar filan harika ortam yav." diyerek zincirli kot pantolonumla yan taklalar atıyorduk sınıfın erkekleri olarak, dua etmeyi unutmuştuk hepimiz. Kiliseye bir girdik, içime bir din aşkı girdi. Gittim kendime mum aldım hemen, tek mum alıp iki dilek diledim "Bismillahirrahmanirrahimmm" diyerek... Ya alışkanlık olmuş ne yapsaydım? Fotoğraf çekmek yasakmış, ben utanmadan başladım snap için video çekmeye. O anda tak tak müzikler filan kesildi, arkadan bi ses, "Video çekmek yasaktır!" diye haykırdı, altıma sıçtım korkudan. 
Gerçekten o kadar güzel gezdim, o kadar mükemmel yerlere girdim ki... Cezayir Sokağı diye bir sokak varmış mesela, mimarisine bayıldım. Karaköy'de mekanların olduğu kısıma gitmemiştim, çok sevdim. İstiklal Caddesi için içimden hep "Adana'da da yan yana bir sürü mağazanın olduğu bir cadde var, senin farkın ne?" diyordum, tüm söylediklerimi yuttum. Sen neymişsin be İstiklal! Kızılderelisiyle, sokak sanatçılarıyla, duvar resimleriyle, yandan geçen delisiyle, telefonda bağıra bağıra konuşan adamıyla, hem turisti hem yerlisiyle; sen gerçekten bambaşka bir şeymişsin! 
En son ayaklarım sızlamayı bırakıp dile gelmişti ki, dönmeye karar verdik. İşte ne olduysa, dönüş vapurunun sonunda oldu! 
Ben, doğum günü olan arkadaşım ve Sena kaldık. Vapur Kadıköy'e yanaştı, insanlar inmeye başladı. Ben dalmışım, kafamı bir çevirdim ikisi de ortada yok. Ayağa kalktım, arkadaşımı merdivenden inerken gördüm, pıt pıt pıt yanına gittim. Üst kattan aşağı iniyoruz ama merdivenlerin eni hiç abartmıyorum, en fazla on beş santim! Ayağım kırk yedi numara, sadece topuk kısmım sığıyor, tutuna tutuna iniyorum düşmemek için. İçimden de yapan adama küfrediyorum, herkes arkadan beni ittiriyor çünkü "Hadi artıkkk!" diyerek. 
Sağ salim indik arkadaşımla, tam vapurdan çıkacağız, Sena'yı göremedim. "Sena nerde Merv..." demeye kalmadan, arkadan bir çığlık! "AYYYY, OYYY, AHHHHH, ÖLÜYORUM SANIRIMMM!" Seslerden sonra, sahibi göründü. Ayak ucundan karnına kadar tozlar içinde, gözlüğü yamulmuş, gözyaşları akan, bir elini kıpırdatamayan Sena, bize bakıyor... 
Hemen koştuk yanına, dördüncü basamakta kaymış, pat pat pat düşmeye başlamış, kolunun üstüne gelmiş bedeni. Öyle böyle ağlamıyor, ortalık ayağa kalktı! Vapurda bir sürü kişi ambulansı arayalım diyor, çok büyük bir kaza da değil gibi diye meşgul etmek istemiyoruz. Ama Sena öyle bir ağlıyor ki, hemen en yakın hastanenin yolunu tuttuk, adı Numune imiş. 
Bu arada, İstanbul'da taksiciler gerçekten sinir bozuyor. Kız kolunu kıpırdatamıyor, ağlıyor yanımızda hüngür hüngür, adam, yol on lira tutacak da az kazanacak diye bizi almıyor! Bacağım kopsa yine götürmezler kısa mesafeyi, bugün anladım diyebilirim.
Hastaneye ulaştık, geri zekalı adam bizi yanlış yerde indirdi. Hiç abartmıyorum, tam kırk dakika, hastanenin bahçesinde otuz kişiye acilin yerini sorduk. Bir insan evladı mı doğru bilmez, bir insan evladı mı çalıştığı yeri öğrenmez, tarif edemez! Hepimizin sinirleri bozuldu, böyle durumlarda da en sakin durmaya çalışan insan maalesef ben oluyorum. Ben de bilmiyorum ama bu konularda yukarıdaki bana bi soğukkanlılık vermiş, yok böyle bir şey! Küçükken havuç keserken parmağımın ucunu koparmıştım, ortalık kan gölü, annem ağlıyor, babam hastaneye ulaşacak araç arıyor koşarak, bense o kesemediğim havucu hatır hutur yiyordum televizyon izleyerek. Yine öyle oldu. Arkadaşım saçını başını yolmaya başladı. Sena'nın meğersem hastane fobisi varmış, hastalık hastaymış aynı zamanda. Yani grip olsa, "Yarın gece öleceğimmm!" diyerek ağlayan ve senin de sinirini bozan tiplerdenmiş. 
Bi arkadaş grubu gördüm, koşa koşa gittim yanlarına, acilin yerini sormak için. Sena arkadan bir geldi, "Hastaneleri sikimmmm, doktorları sikimmm, sistemi sikimmm!" diye bir bağırmaya başladı kızlara, garibanlarım benim neye uğradıklarını şaşırdılar. O an içimden "Normal bir arkadaşım neden yok?" demek geldi yine... 
En sonunda acili bulduk, gittik röntgen çektirdik hemen. Bizimkinin omuzu çıkmış. Acilde de genç bir doktor var, belli yeni mezun olmuş. Sanki "Evettt, yumurtaya un ekliyoruz ve karıştırıyoruzz." der gibi, "Bi şeyi yok yaaa, omuzu çıkmış sadece, takarız şimdi iki dakkaya." dedi. 
İki doktor ve Sena geçtiler içeri. İçeriden gelen sesleri yazmak bile istemiyorum! En son, alçı odasının kapısının önü insan kaynıyordu, Sena'nın çığlıklarını duyan geldi... Herkese de açıklama yapıyorum, "Bi sorun yok, evet evet gayet iyi." diye. Allahın manyağı, içeride "BU GÜN HAYATIMIN EN KÖTÜ GÜNÜÜÜ, ÖLÜYORUMMMM ALLAHIMM, NOLUR GENEL ANESTEZİ YAPIN AYYY!" diye öyle bir haykırıyor ki, sanırsın içeride bunun kolunu bacağını kesiyorlar. 
Doktor çıktı dışarı, "Yerine taktık omuzunu ama... şey, arkadaşınızın psikolojik sorunları olabilir mi?" dedi... Bir bilse, ah bir bilse benim sorunu olmayan arkadaşımın olmadığını. 
Anlayacağın, efsane bir gün geçirdim. Yine beş parasızım, Sena'dan borç aldım iki lira nakit param olsun diye. Birkaç gün gezmeye niyetim yok. Gezmek istersem de Taksim pavyonlarında çalışmam gerekiyor sanırım önce. 

NOT 1: Efsane şeyler oldu. Annem Ağustos'ta İstanbul'a, yanıma taşınıyor. Birtakım ev partisi planlarım artık bitse de, mutluyum. 
NOT 2: Normalde, anlatacağım bir şeyler daha vardı. Ama sınıfta blog muhabbeti döndü, ben de "Var." diyince herkese göstermemi istediler. Yazabilirim ama belki sonra.
NOT 3: Söz veriyorum, daha sık yazacağım. Bu da, bu aralar beni mutlu eden bir şarkı. Hadi kocaman öptüm. 


26 Aralık 2016

Benim geçmişimden kopmam lazım, belki de tek sorun budur

Bu yazı, internet alacak param olmadığı için kendi fakültem olmadığı halde okulumun Mühendislik Fakültesi'nin bilgisayar odasında yazılıyor. Bu benim kaderim sanırım, İstanbul'a ilk geldiğim zamanlar da evime internet bağlatacak param olmadığı için dünyanın en korkunç kumarhanelerinden birinde, sivrisinekler bacaklarımı parçalarken amcalarla iç içe bir vaziyette nargile dumanlarının altında yazıyordum. Hiçbir şey değişmemiş.
Doğum günümden sonra iki ay yazamadım. Elim gitti, yazmak istedim ama hep durdum, ya sayfayı kapattım ya da başka bir şey çıktı. Ve yazamadığım süre içinde şunu fark ettim: Benim mutsuz olmamın tek sebebi yazmamammış! Oturup neler olduğunu anlatsam hiçbir sorun kalmayacakmış! 
En son nerede kalmıştım... Hah! Okul başlamıştı, İstanbul'a geleli iki ay olmuştu, alışmaya başlamıştım. Dibi görünemeyen bir depresyondaydım, içime Yıldız Tilbe girmişti. Beni mutlu edecek bir sürü sebep varken ben gidip bardağın boş tarafını bile değil, bardağı kırmayı tercih etmiştim. Yalnız hissediyordum, hiç mutlu olamayacak gibiydim. 
Doğum günüm bittiğinde, saat on ikiyi geçtiğinde, yurt odamda, yorganın altında cenin pozisyonunda etrafı seyrediyordum. Halbuki 18'de pastayı üflerken "19'u İstanbul'da çok eğlenerek kutlayayım." demiştim. Yalnız kalışıma kadar her şey çok güzeldi. İki parti hazırlamıştı arkadaşlarım benim için ve bilin bakalım kim bunlardan birisine gitmedi? Resmen kendi doğum günümde, "Bana niye parti hazırlasınlar yahu?" diye düşünüp benim için hazırlanan bir partiye gitmedim, hatta okuluma da geç kaldım. Hep aynıyım hep! 
Gelelim asıl olaya. Dün, eskiden hayatımda olan birisiyle Beşiktaş'taydım. Günün dersini az sonra söyleyeceğim ama önce kendimde fark ettiğim bazı şeyleri anlatmam lazım. 
Sanırım, ben geçmişimden kopamıyorum. Eskiden hayatımda kim varsa, onları yeniden bulup hepsiyle son kez konuşmak istiyorum. Sormak istiyorum, ne bileyim, neler yapıyor öğrenmek istiyorum. Kızacaksın ama ben mesaj attım, ben buluşmak istedim, o da kabul etti ve buluştuk. 
Eskiden, "Sabah uyansın da mesaj attığı an göreyim." diyip alarm kurduğun insanı yeniden görünce öyle muhteşem bir his olmuyormuş. Hatta sanırım herhangi bir his olmuyormuş. Çok garip bir gün geçirdim. 
Marilyn'i sevdiğimi hâlâ biliyor, atarlı giderli halimi unutmamış, jelibon sevdiğimden bahsediyor ve onunlayken anlattığım en yakın arkadaşımı bile soruyor. Hoş, ben de onunla ilgili birçok şeyi unutmamışım ama sanırım bir şekilde silmişim. 
Öyle normal bir şekilde "Hayatında var mı birisi?" diye sordum ki, kendime şaşırdım. Bunu kabullenmek için üzerinden aylar geçmesi gerekiyormuş mesela. O da bana gayet normal bir şekilde "Var gibi, yok gibi." dedi zaten. Ne bileyim, o kadar içten bir şekilde diledim ki mutlu olmasını, inanamadım. Olgunlaştım mı, büyüdüm mü; bir şeyler olmuş yahu bana. Ayrılırken "Beni üzdüğün gibi üzme onu, olur mu?" bile dedim. Hangi filmde izledim acaba. Platonik oluşumu anlattım, dinledi, bir şeyler söyledi. Bu arada bana "Hâlâ fotoğrafların duruyor, bakıyorum arada." dedi ve ben kızdım. Bak eski Tolga olsa oradan alır yürür, onun hayatındaki kişiyi yok etmeye uğraşır ve her şeye yeniden başlamayı denerdi, denemek isterdi. Ama yapmadım, eski Tolga'yı tarihe gömdüm. Ayrıntılara girmeyeceğim, boş ver. 
Dün şunu anladım: Ben eskiye o kadar takıntılı bir manyakmışım ki, kafamda kurduğum "son kez"leri gerçekleştirmek için resmen çabalıyormuşum. Halbuki eskiden yanımda olup şu an olmayan insanların böyle bir derdi yok. Sakın beni yanlış anlama, amacım "Yeniden birleşelim, hadi bir daha olsun!" değil. "Son kez" işte... O nasıl, hayatı benden sonra nasıl gitti, benimleyken neden böyle davrandı, aynı şeylerden hâlâ hoşlanıyor mu, şu an kiminle... İlla bu kişinin sevgilim olması da gerekmiyor bu arada, eski bir arkadaşım için bile aynı şeyleri düşünüyorum.
Geçmişimden kopmam lazım. Beni istemeyen, benden ayrılan ya da benim ayrıldığım, benim yanımda mutlu olmayan ya da onun yanında mutlu olmadığım insanları unutmam lazım. Bakar mısın yahu, herkes kendi hayatını çizmiş, herkesin hayatı devam ediyor, kimse yatağa yattığında beni düşünmüyor. Ben ise hâlâ borazan sesimle peşlerinde koşturuyorum "Son kez, son kez" diyerek. Ne 'son kez'i geri zekalı Tolga! Bırak gitmiş işte, ne uğraşıyorsun? 
2016, benim için de berbat ötesi bir yıldı. Aldığım ilk karar bu oldu: Geçmişini rahat bırak. Yaşandı, her yaşanılan şeyden bir şey kazandın, bazılarında bir şeyler kaybettin ama ders çıkardın mı, çıkardın! İkinci kararım sporla ilgili. Sanırım spora yazılsam iyi olacak. İstanbul'a geldiğimden beri dana gibi oldum. Yüzüm porselen servis tabağına benziyor, hani kısır marul turşu koyduğun tabaklar var ya... Adana küçük memleket, bir yerden bir yere yürüyordum da İstanbul öyle değil, hep araçtayım. Karaciğerim pert olmuş gibi hissediyorum. En son yağlanıyordu gariban, şu an ne haldedir kim bilir. 
Bu arada önce otobüs kartımı kaybettim, sonra okula giriş kartımı... Sorumsuzluklarımla İstanbul'a alışmaya çalışıyorum. Adana'dan gelirken "Planlı ve dakik olacağım." diye kendime söz vermiştim ama kendime verdiğim sözleri ne zaman tuttum acaba... Ne dakikliği yahu, okula gelişim yetmiş beş dakika sürüyor ve ben yurttan dersimin başladığı saatte çıkıyorum. WhatsApp grubuna acaba kaç kere "Hocam Tolga geliyormuş, trafik varmış, kar yağmış çığ düşmüş, dolmuş onu almamış, asansörde kalmış, der misinizzzz?" diye yazdım, ben de hatırlamıyorum. 
Şunu da anlatmam lazım. Hayatında hiç kar yağışı görmemiş bir Adanalı olarak, kar yağarken filmlerdeki gibi olsun diye gaza gelip ellerimi iki yana açarak dönmeye başladım. Yüz kişiydik, dönmeyi durdurup kafamı kaldırdığımda bir baktım ki herkes gitmiş, kaybolmuşum! Kar yağarken çok güzel de, ya bu ne soğuk be! Adana'da, gariban kar, aşağılara inemeden eriyor; burada yerdeki kar üç gün boyunca yerde kalıyor. Üç kere kaydım, bir kere yere yapıştım, iki kere şemsiyem kırıldı, demirleri birbirine girdi. Alışacağım ama, inat ettim! 
Bu arada öğrendim ki İstanbul'da menü vermeyen kafelerde öğrenci oturamazmış... İskender için üç kişi toplam 166 lira hesap ödeyince bunu anladım maalesef. Yedikten sonra üç gün çıkarmamayı düşündüm açıkçası. Oysaki garson kapıyı açıp sandalyemi geriye doğru nazikçe çekerken bu kadar gireceğini hiç düşünmemiştim... Ders oldu valla. 
İki kere çok fena parasız kaldım. İlaçlarımı üç gün kalmış kola ile içtim, su alacak param yoktu düşün. Öğrenciliği dibine kadar yaşadım yani. 
"2017'den tek dileğim..." demeyi çok isterdim ama bir sürü dileğim var. Öncelikle, aşk! Allahım, sence de fazla platonik kalmadım mı? Biri bitiyor biri başlıyor, birini beğeniyorum beni beğenmiyor, o beni beğeniyor ben beğenmiyorum, beni istemiyor, ben onu istemiyorum... Şunun bir ayarını artık tuttursak mı, yetmedi mi! Öldüm yahu öldüm! Albüm çıkaracağım, kitap yazacağım "Genç Tolga'nın Acıları" diye! 
İkincisi, hayallerime bu kadar yaklaşmışken gelmesini istediğim yazı yazma isteği! Hadi be 2017, sen yaparsın bi kıyak! 
Üçüncüsü, klasik şeyler yahu. Sağlık, mutluluk, başarı, azıcık yakışıklılık, haaa para, biraz daha sabır, daha az takıntı ve şey işte, dünya barışı filan. 

NOT: Dinlediğim müziklere göre şekil aldığımı fark ettim. O yüzden telefonumdan beni üzen bütün şarkıları sildim. Bu aralar sürekli şunu dinliyorum, sen de dinle. Beni gülümsetiyor, hayal kurmamı sağlıyor nedense. 
BİR DİĞER NOT: Bir şey diledim, benim için "Lütfen olsun!" der misin? Umarım senin dilediklerin de olur. 
2017 hepimize, 2016'da neyde kaybettiysek onu getirsin. Yoksa arkasından bağıracağım valla, "Gelsene lan çıkışa, çıkışta görüşek!" diye!

9 Ekim 2016

Doğum Günü, Yüzleşme, On Dokuz

Birkaç saat sonra doğum günüm olacak. Herkesten uzak ilk doğum günüm bu, hafif bir duygusallık yok değil. Bir de üstüne hastalığımın getirdiği dudak uçuğu, burun silmekten oluşan burun yaraları ve çok hafif bir üşüme de eklenince zirveye ulaşacağım sanırım. 18, benim için çok büyük bir sınavdı. İyi bir notla geçtim mi bilmiyorum ama 19'dan beklentim; 18 gibi olmaması. Bu yazıyla hem bazı şeylerden kurtulmak istiyorum, kafamda -gerçekten- bitirmek; hem de yüzleşmek istiyorum.
Öyle çok efsane bir çocukluğum olmadı. Zaten 4 yaşıma kadar konuşamadım. Kafam da normal bir bebek kafasından daha büyük olunca herkes beni hasta zannetti bir 4 yıl kadar. Ne türbelere, ne hocalara gittik, neler neler yedim içtim ama yok! İnsanları şeytan gibi anlıyorum ama o harfleri birleştirip kelime olarak çıkaramıyorum ağzımdan. Bunu da sen "Einstein da bilmem kaçında konuşmuşşşş, bak bu çocuk nasıl zeki bak bak!" de diye anlatmıyorum, zeki olsam az sonra anlatacağım şeyleri yapar mıydım be? Dilim çözülsün diye türbenin birinde güneş batarken ağzımın içinde anahtar çevirmişlerdi, nenemin üstüne kusmuştum. Teee hangi şehirdeki hocaya gidiyorduk, yolda ortalığı ayağa kaldırdım diye geri dönmüştük. En son, artık zamanı mı geldi, ilahi güçler mi başardı bilmiyorum ama hocanın birisi neneme "Bülbül suyu içirin." dedi ve nenem bana herkesin ona bağıracağını bildiği için gizli gizli bülbül suyu içirince ben konuştum. İlk sözcüğüm de "Hayriye" oldu hatta, halamın adı. Sonra da susamadım, ciddiyim susamadım.
arkadaki annem, saç rengi değişimimi sormayın
İlkokulda her gün annemi arardı sınıf öğretmenimiz, "Çok konuşuyor, kendi anlattığımı duyamıyorum ama nasıl bu kadar puanı alıyor, bilmiyorum." diyerek. Valla kendimi öveyim diye söylemiyorum, neticede öğretmenime "Saat kaç?" diye sorup cevabını alınca "Niye saat dokuz kırk beş ki, çok salak bir sayı." diyerek kendimi daha ikinci sınıfta sınıftan attırmış bir adamım ben be!
Ergenliğine girince, altıncı sınıfta teşekkür belgesini 0.25 puanla alabilmeyi başarmış, iki sivilce ve bir tutam kıl çıkarınca kendini bir şey sanıp okula vermesi gereken spor parasını okul çıkışında dönere ve internet kafeye verip hem beden öğretmeninden dayak yemiş, hem de beden eğitimi dersini 3 düşürmüş bir insanım, daha ne olsun! Aynı yıl, annesini "Örtmenimiz dershane çok kötü bi şeyyy, gitmesek de olurrrr." diye kandırıp dershaneye gitmeye üşenmiş ve hayatında hiç deneme sınavına girmeden direkt liseye geçiş sınavlarından ilkine girmiş; aklına ders kitaplarındaki fotoğrafları getirerek ve biraz da sallayarak iyi bi puan alacağını sanıp; matematiği 3 yanlış beklerken 9 yanlışa çıkarıp optiğini kaydırmış bir geri zekalıyım. Sınav sonucumu öğrendiğim anda da sevgilimle ayrılmıştım, her yere, tüm duvarlara kömürle  "Tolga sen aşktan ne anlarsın?", "Allah belanı verecek senin.", "Dümbüğün oğluuu!" yazmıştı. Bak Yaren, Allah belamı verdi o sene canım, hadi sevinelim.
Sonra içime biri mi girdi, ben ruh mu değiştirdim anlamadım ama ben bir çalışmaya başladım, Allah Allaaaah! Varımı yoğumu kitaplara vermeye başladım, dönemin ortasında da olsa dershaneye gitmek istedim, aynadaki Tolga'ya inanamıyordum! O sene, sen git o liseye geçiş sınavında sadece 1 boş bırak, Türkiye derecesi yap! Bütün yaz telefonlar susmasın, her okul her dershane seni arasın, davet etsin. Sen de git en boktan okulu sırf kuzenin var diye seç...
O okulda yaşadıklarımı bir kere yazmıştım, tekrar yazmaya gücüm yok. Hayatımın en kötü bir senesiydi. Her gece yatakta "Yarın ölü olsam da okula gitmesem." diye dua ederdim. Yazmayı bırakmıştım, gülemiyordum, aynı yıl içinde babamın iş yeri kapatıldı, annem iş bulamadı, bana en çok benzeyen adam -dedem- vefat etti derken, benim psikolojim iyiden iyiye gitti. Aynadaki Tolga'dan nefret etmeye başladım. Sevilmeyecektim bundan sonra, ben kimdim ki, o çocukların dediği gibi ezik, inek biriydim işte. Arkadaşım olamazdı, insanlar yanında ezik birini götürmek istemezdi. Aaa, olur mu, hatta ben insan bile değildim onların gözünde. Ve o yıl da bitti.
Lise başladı, hayatımın dönüm noktalarından birisi o gündür işte. Herkesi, her şeyi arkada bıraktım; daha 14 yaşındayken "Geçmişi siliyorum." diyebildim. Ve bir baktım ki, ben sevildim. Kendimi insanlara tanıtabilme fırsatı buldum, tekrar yazıyordum, bir sürü şey başardım. Şu an okuduğun blogu açtım, gazetede yazdım, tiyatro düzenledim, internet sitelerine yazdım, bir kitaba yazdım, senaryo bile yazdım! Kocaman bir arkadaş grubum oldu, arkadaşlarla dışarı çıkmak ne demekmiş öğrendim, kıyafetime özen göstermeye başladım, hatta sevgili bile buldum! Tam 3 koca yıl sürdü, 1 yıl da peşinden koştum. Kısacası, hayatımın en güzel dönemini geçirdim.
Sonra 18 başladı. Ben "Hadi eller havaya." mekanlarına girebileceğim ve evden kaçsam polise hesap vermeyeceğim diye sevinirken darbeler başladı. Önce, o kocaman dediğim arkadaş grubum yok oldu. Yanımda gerçekten "her şeyim" dediğim iki insan kaldı. Sevgilimle bitti. Herkesin benden derece beklediği, en iyi üniversitenin en iyi bölümüne gider dediği sınavda, sınavın ortasında elim ayağım titreyip ağladığım için bir bok yapamadım ve bir sene daha çalışmaya karar verdim. Tüm yaşıtlarım üniversitelerinde yer güncellerken ben fellik fellik dershane aradım. Sonra ben aşık oldum, işte o noktadan sonrası yok!
Ben o hiç görmediğim, hiç duymadığım, hiç kokladığım kişiye öyle bir aşık oldum ki, Allah Allaaaah! Önceleri geçer sandım, unuturum ve gider, dedim. Ama dershanede sırf saati görebilmek için ve koşarak dershaneden çıkıp onunla konuşayım diye en öne oturduğumu fark edince "Yandın sen." dedim. Fotoğrafını görünce onun yüzüne yaklaştırıp o nasıl gülümsemişse ben de öyle gülümseyince "Bittin sen." dedim. Gecenin dördüne kadar uyanık diye, erkenden uyuyup saat 3'e alarm kurup sırf o görsün de mesaj atsın diye online olmak için uyanınca "Aferin sana." dedim. Mesajlaşmamız dört cümlede bitti diye, gece ateşlenip sabah ağzım yara dolu bir halde uyanıp o hafta 4 kilo verince "Rezilsin sen, bitiksin." dedim. Bir yerde patlama olduğu an ona yazıyordum, ya canımdan daha çok seviyordum o duymadığım kişiyi. Kafamda her gün ses kombinliyordum, onu rüyamda görmek için sürekli uyuyordum, onu ilk göreceğim ânın provasını yapıyordum ve bu provalar aylar sürdü. Onun sayesinde Yıldız Tilbe'yi iyice tanıdım, Nazan Öncel ve Göksel aşığı oldum. Eskiden "Bu şarkılar bayıyor." dediğim her şarkının kalbimi delip geçtiğini fark ettim. Parçalandım, parça pinçik oldum, toparlanamadım.
Ben İstanbul'a geldim, umutlarla mı geldim emin değilim ama mutlu geldim. Geldiğim gün, bana ilişkilerini anlattı, mutluydu, onun için yazdığım şeyleri hafif alay ederek "Kime ya onlar?" diyerek sordu. Peki ben ne yaptım, yüzümdeki ifadeyle çelişecek bir şekilde "Çok mutlu olun ikiniz de." yazıp gülücük koydum. Sevdiğim insana, kendi sevdiğiyle mutluluklar diledim.
Ve, O'nu gördüm. Gerçekten gördüm, geldi. Kapıdan girdiği an, içimde yaşanan şeyleri anlatmam mümkün değil. Aylarımın özeti karşımdaydı, benimle ilgili hiçbir şeyin farkında olmadan etrafa bakıyordu, saçları beklediğimden daha sarıydı ve parfümü çok güzel kokuyordu. Bir yere oturduk, benim kalbim göğüs kafesimden çıkmıştı artık, masadaydı. Onun sigara kutusunun yanında ışık hızıyla atıyordu, ben de elimi ayağımı nereye koyacağımı bilmeden oturuyordum.
Aylarca, her gece söyleyeceğim şeyleri tekrarlamıştım. "Şimdi ben konuşacağım, sen bölmeden dinleyeceksin, sonra sen konuş, olur mu?" dedim. "Ben bir daha hayatta bunları söyleyemem, n'olur bölme." diye de ekledim. Kaç dakika bilmiyorum, konuştum. Her şeyi anlattım. "Seni sevdiğim için asla pişman değilim, sen bana sevgiyi öğreten birisin." dedim, "O kadar sevdim ki, o hafta böyle böyle oldu." dedim, "Fotoğrafını görünce gülüyordum." dedim. Yemek vardı önünde, eliyle itti, bir sigara yaktı. "Ben yiyemeyeceğim sanırım." dedi.
Olumlu bir cevap beklemiyordum, hatta soru bile sormamıştım ki. Sadece aylarımı anlattım ona, içimde kalmasın diye düşünerek. Baktı uzun uzun, "Ben ne diyeceğimi bilemiyorum." dedi. Annem aradı sonra, kalkmam gerekti, beni kapıya kadar götürdü. Hayatımın en güzel 20 dakikası olabilirdi. Bitmesin diye dua etmek, otobüste mutluluktan ağlarken aklıma geldi. Onu görmüştüm be, karşımdaydı, benimle sigara içti işte, hem okulumu kazandım hem onu!
Hayat, her zaman mutlu sonu göstermiyor. Bazı fimler, bazı diziler, mutsuz bitmek zorunda; bazı insanların hikayeleri de öyle. Tam iki hafta, her gün mesaj bekledim ondan. Ve en sonunda bana hayatımda gördüğüm en bencil mesajı attı. Uzun uzun yazmak istemiyorum ama geneli "Ben bu olayları hatırlamak istemiyorum. Ben seninle iletişim kurmak istemiyorum. Ben özür dilerim ama ben isteyerek yapmadım. Ben sana karşı bir şey hissetmiyorum. Ben ilişki istemiyorum. Ben ben ben!" şeklindeydi. O olaylar dediği şeyleri 9 dakika duymuştu, bense yüzlerce gün yaşamıştım.
Aşk acısı, bildiğim en despot duygu. Acı çekiyorsun, o da çeksin istiyorsun. Sonra seni sevmediğini ve senin için asla acı çekmeyeceğini biliyorsun ve içinden "Mutlu kalsın, başkasına üzülmesin." diye bitiriyorsun. Aşk acısına aşık oluyorsun, o göğsünü yaran hisle uyanıyorsun. Bitmeyecekmiş gibi geliyor, nefes alırken batıyor, verirken daha çok batıyor. Bir yanın hep buruk kalıyor, eksik gülüyorsun, tamamlayamıyorsun. Hoş, tamamlayacak kişileri de sen elinle itiyorsun, "Ben başkasını sevemem." diyerek.
Keşke burda bitse. İstanbul'a bu hislerle, tek başıma, iki oda bir salon bir çatı katı eve, bir de üstüne dolandırılarak geldim. Ev yaşanacak gibi değildi, arkadan Yıldız Tilbe açıp ağlaya ağlaya yerleri temizledim. Herkes festivaldeyken ben iki buçuk saatte doğal gaz bürosunu buldum. Tek kanal çeken televizyonumu seyretmeye çalıştım. Yemek yapamayan, bıçak tutamayan ben; üzülerek yemek yapmaya başladım. İstanbul'a bir ay erken geldim ve kendimle baş başa kaldım.
Eğer buraları okuyorsan, ki sanmıyorum, umarım bir gün sen de bu kadar seversin. Ama umarım senin sevgin, benimki gibi suistimal edilmez. Seni korkuttum sanırım ama bil ki ben o kafanda kurduğun seni görünce ortalığı ayağa kaldıracak, asacak kesecek Tolga değil, daha ekmek kesemeyen, burnu boktan çıkamayan bir Tolga'yım. Umarım bir gün bana asıl koyan şeyin senin beni sevmeyişin değil, sadece "Ben" diyerek yazdığın o cümleler olduğunu anlarsın. İletişime geçmeyelim derken ki o korkunu, bana acıyışını, benden uzak duruşunu, her şeyi hissettim. Sana "Sen istemiyorsan konuşmayız." dedikten sonra; bana "anlayışım için teşekkür" ederken ki halini bile düşündüm. Şimdiki gibi çok mutlu olursun umarım.
Bu bahis, sonsuza kadar kapandı. Mutsuz sonsuz oldu ama n'apalım. Üzülmekten, dağılmaktan çok yoruldum. Her şeyin üst üste gelmesinde de. Bundan sonra, daha iyi, daha mutlu, eskisi gibi, lisedeki gibi bir Tolga olmak için çabalayacağım. Aşk acısını, yalnızlığı, kimsesizliği, kaybolmayıp kayboluşu dibine kadar yaşadım, öğrendim. Sınavı geçtim yani, hafif arıza oldum ama geçtim! 19'dan da beklentim, 18 gibi olmaması. Bu kadar!



1 Ekim 2016

Bundan sonrası umarım güzel olur, çünkü ben cidden yoruldum

Yine olan oldu, yine Tolga her yere koşturdu ve yine Tolga'nın sinirleri bozuldu. Şu evi tuttuğumdan beri sanki kendi evimdeymiş gibi hissedemiyordum. Ama bir haftadır öyle bir his geldi gibiydi, uyurken daha rahattım, ne bileyim eve arkadaşlarım gelmeye başlamıştı, ben hayatımda ilk kez birilerine yemek yaptım, kahvaltı hazırladım. Kumarhaneye bile alışmıştım, nargile içen amcaları bile sevmiştim, bazısı gelmeyince içimden "Nerde lan bu?" diyordum. Mahallemin efsaneliğine; arka sokakta çingenelerin, yan sokakta Suriyelilerin yaşamasına; otobüs durağında dört farklı dilin konuşulmasına da alışmıştım.
O 3800. yedek, nasıl oldu da sıfıra indi ve yurt çıktı, ben de anlamadım. Bu cümleden sonra anlatacaklarımın ve yaptıklarımın dünyanın en saçma şeyleri olduğunun farkındayım ama rica ediyorum bana kızma, çünkü 5 yıldır yazıyorum ve maalesef 5 yıldır değişmedim.
Yurda gelip kayıt yaptırmak için adamlar sadece 3 gün vermişler. Bu da ayrı mallık, belki işimiz var, belki önemli bir şeyler oldu, belki çıkışta gezmek istiyo.. öhömmm, pardon. Ama aynen öyle yaptım, her çıkışta gezdim durdum. Hatta kendi bulunduğum yaka yetmedi, karşıda daha çok gezdim. Beşiktaş'ın altını üstüne getirdim, Nişantaşı'na gittim, kendi fakültem yetmedi, başkalarının fakültesinde dolandım.
Yurt haberi geldikten sonra da aynı şekilde devam ettim hatta. Her gün arıyor annem ama, gariban kadın, "Bak" diyor, "Ben seni tanıyorum, sıçtırtma ağzına, hadi çocuğum git hallet." Ben de sürekli "Heheheh, vallahi gidiyorum az sonra." diye diye yine son güne kaldım. Ha bu arada, vapurda üst katta oturmaktan ben bir hasta oldum, böyle bir şey olamaz. Okula gidemedim daha ilk haftadan, boğazım nasıl şişti anlatamam. Yutkunmayı bırak, konuşamıyorum, lan ağzımı açamıyorum. Ateşim fırladı, öksürüyorum, bir de gribin dibini oldum sanırım, burnum musluk gibi oldu her yanımda peçeteler. Nasıl kötü hissediyorum anlatamam sana, geçecek umarım, geçsin artık ölüyorum.
Neyse, hayatımda hiç bilmediğim bir yere gittim ben. Şu belgeleri çıkarmak, fotoğraf çekilmek ve para yatırmak için. Taktım kafaya, indiğim yerde hepsini halledip öyle gideceğim, o banka orada yoksa zorla gelecek! Ve gerçekten başardım, titreye titreye banka buldum. Tabii ki parayı yatırmayı beceremedim, bankayı aradım ve azıcık sövdüm adama. Delirtmeseydi abi, deli ettiler beni. Fotoğraf çekildim ve yine sövecektim tuttum kendimi. 12 tane kıçım kadar vesikalığa 25 lira ödedim, bir de fotoğrafta ölü balığa ve seri cinayetler işlemiş bordo tişörtlü bir katile benziyorum. Belgeleri çıkarmak için kırtasiyedeki kadınla kavga ettim ama çıkarmadı manyak kadın, tutturdu "Ben yapmam." diye. Gittim bir kafe buldum, halletim ve yurda geldim.
Şansıma odam üç kişilik. Bina yepyeni, otel gibi. Kendi evime bakıyorum, çöplükte yaşamışım bir ay resmen. O tuvaleti gördüm ya, yatak atıp orada yaşamak istedim... Bir de iki öğün yemek var, ben evde makarna yemekten boruya dönüşecektim az kalsın.
Sıra geldi evden çıkmaya. Ev sahibim ve emlakçımla telefonda kavga ettim yine, maalesef artık beni tanıyorlar tamamen. En son "CANIM ANLAMIYOR MUSUN SEN, BUGÜN ÇIKMIYORUM KİMSİNİZ LAN SİZ ÜSTÜME GELİYORSUNUZ" dedim. Suratıma kapattı pezevenk. Bu arada nasıl hastayım hâlâ, donuyorum kalorifere sarılmış bir halde. Adamlar bugün öğlen geleceklerdi, cumartesi günüm gidiyordu yani, ve ben cuma günü de gezdim, hiçbir şey yapmadım. Bu sabah, arkadaşım geldi, eşyalarımı yerleştirmek için. Deterjanlar, masa, kıyafetlerim, yorganlar... Sabahtan başladık. Bu arada, evde valiz yok! Gariban gibi doldurdum kutulara her şeyi, en son koli bandıyla kendimi boğuyordum.
Okul da başladı. Günlük üç saat sadece, okula uğruyorum resmen. Halimden memnunum, lise gibi zaten, bu ortamı özlemişim sanırım. Evet, keşke her dersime 35 dakika geç kalmasam. Evet, geç kalınca hocalara "Ya ben soluklandıktan sonra benimle konuşsanız olur mu?" demesem. Evet, her gün 10 dakika geç çıkarsam yol süresinin 45 dakika uzayacağını bilip geç çıkmasam. Evet, her çıkışta gezip para harcarsam boku yiyeceğimi bildiğim halde para harcamasam.
Önümüzdeki pazartesi değil de, diğer pazartesi doğuyormuşum. Yine arkadaşlarım hatırlattı. Doğum günü kutlamayı hiç sevmiyorum bu arada. Her sene kendime hediyem akşam 7'de uyumak oluyor ancak hep bu planım bozuluyor. Keko muyum neyim, beni düşünüyorlar, dediğim lafa bak! Doğum günü yazısı yazacağım bu arada, baya duygusal bir şey geliyor, hazırlıklı ol.
Bu yazı peçetelerle burnum kapanmış bir halde yazıldı. Bundan daha kötü bir halde olamam sanırım, umarım bundan sonrası iyi olur. Umarım.

19 Eylül 2016

Garip şeyler oluyor.

Yine aynı kumarhaneye geldim, interneti için. Bu sefer şifre "allahallah" değil, "nicebayramlara". Ve yabancı müzik çalıyor amcalar okey oynarken, gelişme var sanırım.
Bir mutsuzum bir mutsuzum var ya, Genç Werther yanımda Polyannayı yutmuş gibi kalır. Bir de çok saçma şeyler oldu, daha doğrusu canımı sıkacak bazı şeyler. Onları fırsata dönüştürmeye çalışıyorum açıkçası. Bendeki bu şansla fırsata hayatta çevrilmez ama umut fakirin ekmeği tabi. Ne demişler, "umudu koklaya koklaya öp." Öpüyorum canım!
Hazırlık sınavını "Kesin geçmişimdir yahu!" diye düşünüyordum. Ne yalan söyleyeyim, yukarıdaki bana şuur vermeyi unutmuş bence. Öyle şuursuz, öyle kendini bilmez bir insanmışım ki, sınav sonuçlarına bakıp ağlarken anladım. Şu an için, büyük ihtimalle hazırlığım ocak ayında bitecek. Sonrasında özgürüm. "Üstten edebiyatı alayım." filan diye düşünüyordum da, bizim bölümde öyle bir şey yokmuş. Tabi ben annemlere bunu daha yeni söyleyebildim. Tercihlerimi sildiğimi de sistem kapandıktan sonra söylemiştim, yazık annemlere ya... Neyse, ev kirası zaten hey maşallah, kendi harcamalarımı ayrı tutuyorum, daha onları koymadım. O yüzden annemin "Ocaktan sonra ne olacak?" sorusuna "Şubat gelecek." gibi bir cevap vermek yerine yurt sonuçlarını kontrol etmeyi tercih ettim.
3800. yedektim. "Mezara kadar gelmez lan bu, ben dede olunca çıkar ancak." diyordum ki, 690. yedeğe düşmüşüm. Yanlış mı okudular acaba, nasıl olur, derken; arkadaşlarımın çoğuna çıkan yurdun şartlarını öğrendim. Benim kiramın üçte birinden daha az, üstelik 3 öğün yemek var, odalarda da tuvalet. Düşününce benimle beraber 4 kişi olması korkutucu tabi ama ocak ayında hazırlık biterse, çalışmayı düşünüyorum. Aslında sabahçı olursam da çalışmayı düşünüyorum da, daha iş beğenemedim. Bendeki lafa bak bak bak, nitelikli elemanım sanki, ortalarda öyle bir geziyorum. Evden çıkabilirim o yüzden, daha kesin değil tabi.
Bu arada, yalnızlık bana pek iyi gelmedi. Günlük tutmaya başladım, yazarken ağlıyorum. Susmuyorum resmen, her gün 4 sayfa ne yaşamış olabilirim acaba çamaşır sularıyla anlamıyorum! Televizyondan nefret ediyordum ama Kavak Yelleri bağımlısı oldum. Garibim Efe, herkesin gönlünü yapacak diye üzüntüden hasta oldu çocuk. Zaten zombi kendisi, izlerken hep "Hehehe sen canlanacaksın zaten, huhuuvv üzülsen de ölüp dirileceksin olum!" diyorum. Keşke Efe gibi bir arkadaşım olsa. Ne biliyim, emlakçı tanır, hastaneye gidersin seni öne geçirecek doktoru tanır, bankadasındır işini iki dakikada halledecek adamı tanır, gece yurda giremezsin arar ona gidersin. Çocuğu böyle düşünüyorum sürekli, yukarıdakinden böyle bir kanka dileyip duruyorum.
Geçen gün, "çamaşır yıkayayım." dedim. Bu arada, çamaşır suyum okyanus şeyli, mavi bir şey. Mis gibi kokuyor. Millet balici olur uhucu olur, çamaşır suyu şişesinin kapağını açıp burnuma dayıyorum, fırttt fırttt çekip duruyorum içime. Parkeleri silmek için de lavanta kokulu aldım o temizleme suyunu. O da güzel kokuyor, tabi bi çamaşır suyunun verdiği zevki vermiyor ama... Yalnız böyle yazınca da, tövbeee! Çamaşırları attım, o çamaşır suyunu bir kapak ekledim. Yerleri sildim bir de bir güzel, ev lavanta kokuyor mis gibi. Çamaşır bitti, ben makineyi açtım, lan, makine de lavanta kokuyor. Halla hallaaa, okyanus kokması lazım, böyle kafayı bulmam lazım! Yerlerle aynı kokuyor.
Ve o acı gerçeği fark ettim... Bir kapak çamaşır suyu diye bir kapak parke temizleme suyu koymuşum. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim, önce şaşırdım, sonra halime gülmeye başladım. Tekrar yıkamak aklıma diğer gün geldi bu arada.
Makarna yapayım, diyorum, kahvaltıda bile yiyorum hazırlamaya üşendiğim için. Bir de gece yemelerim başladı. Yaptığım o iğrenç yemekler, gecenin 2'sinde gözüme bir güzel bir lezzetli görünüyor, Allahhımmmm! "Gel banaaa, ye beniiii" diyorlar sanki. Bir de onları yiyorum. Aldığım kilo da hep kıçıma bu arada, değirmen taşı gibi olurum yakında bence.
İnsan kendisiyle yalnız kalınca yaptıklarını düşünüyor sürekli, verdiği tepkileri; o "keşke demeseydim"lerle "iyi ki demişim"ler arasında gidip geliyor, kendine kızıyor. Canım acıyor lan, bildiğin acıyor. Blogu dünya alem hatta ahiretteki dedem bile öğrendi, rahat da yazamıyorum artık. Aslında bu durumdan memnunum diyebilirim. İlk günlerimi hatırlıyorum, 4 koca yıl önceyi. "Bugün 3 kişi okudu!" diye seviniyordum. Hatta 1 tanesi Yunanistan'dan filan oluyordu, artık ne blogu sanıyorlarsa... Sonra bir baktım, 3 gün yazı girmezsem "İyi misin?" diye mailler gelmeye başladı. Günlük okunmalar üç basamağa geldi. Yorumlar, bana ulaşmaya çalışanlar, yanımda olanlar, beni benden iyi tanıyanlar. Daha ne isterim, ne kadar güzel bir şey, kıymetini bilmeye çalışıyorum hep. Ama anlatmak istediğim birisi var, yok, anlatamıyorum! Ucundan anlatayım, diyorum, hikayenin şurasından kıs, burasından kes derken kuş kadar kalıyor. Bir gün cesaretimi bulursam yazacağım, bütün üzüntüm o hikaye yüzünden zaten. Aranızda fal bakmayı bilen varsa, kenardaki mailden bana ulaşsın n'olur, fincan fotoğrafı yollayacağım. Off, kafayı yedim!
Dün, arkadaşım doğum günümü hatırlattı. Artık bendeki nasıl bir üzüntüden zaman kavramını unutmaksa, ilk beş saniye aklıma doğum günüm gelmedi. "Ne zaman doğdum lan ben, iki basamaklı bir şeydi, ekimdi sanki." diye düşündüm. Tam 3 hafta kalmış, pazartesi günü yani. Geçen sene, uyumadan önce "Seneye İstanbul'da kutlayayım," diye dilemiştim. Şu an buradayım ama ondan önceki sene de aynı şeyi dilemiştim, zaman aşımına mı uğradı o ne oldu acaba. Doğum günümü kutlamayı sevmiyorum ama herkese parti hazırlamayı çok seviyorum. Bence bunun bir adı var Latince, hastalık fobi gibi bir şey.
Çok konuştum yine, kendine çok dikkat et. Ben yapamıyorum bari sen yap, kimse için kendini üzme. Elindekine değer ver, kafandakinin peşinden git. Bir de, WhatsApp grubunuzdaki tavsiyeleri dinle, ben dinlemedim, hâlâ üzülüyorum. Haa, umut fakirin ekmeği, onu koklaya koklaya öp.

Not: Her yerimi sivrisinekler yedi burada haşırt haşırt kaşınıp duruyorum!


8 Eylül 2016

Bir kafedeki internetle yazıldı

Şu an, İstanbul'un en psikopat mahallerinden birinde bulunan ve internet şifresi "allahallah" olan bir kafede, evime internet bağlatamadığım için oturuyorum. Arkada Candy Shop çalıyor ve sadece çay söyleyip bilgisayarı çantadan çıkardığım için garson tip tip baktı. Biraz böyle idare edeceğim sanırım.
Evime yerleştim. Çatı katında, boyuma bazı yerleri pek uygun olmasa da yapacak bir şey yok. Alıştım sayılır. Sadece ilk gece sabah 4'te, sanki birisi üstüme geliyormuş gibi uyandım ama kalan geceler fosur fosur uyudum. Evde televizyon var ve tek kanal çekiyor, izleyen birisi değilim ama "Lan" diyorum, "Televizyon açısından bile şansın yok ha." Buzdolabının da bazı yerleri buz tutuyor, her gün kaşığın arkasıyla onu kazıyorum. Hayatında toz bezi eline almamış olan ben, duvarlarımı bile sildim. Her gün evi bir kere siliyorum, bulaşık bırakmıyorum. Hatta bugün soğanlı domatesli yumurta  bile yaptım. Fotoğrafını çekmek hepsini yedikten sonra aklıma geldi ama olsun. Bez dolap vardı evde, dünyanın en garip eşyası bendeki bez dolap kesinlikle. Azıcık öne çekince, hooop diye öne doğru eğiliyor, öyle kalıyor bildiğin! 
İlk birkaç gün, ciddi ciddi üşüdüm. Çünkü geri zekalı ben, Adana gibi düşündüm İstanbul'u. Yanımda sadece çarşaf getirdim, birkaç tane de yastık yorgan yüzü. Gece başladım üşümeye, bir de yalnız olunca sinirlerim bozuldu hafiften. Gri, kapüşonlu bir ceketim vardı, iki tişörtümün üstüne onu giyiyorum. Ayaklarımda zaten çoraplar var, sabah yüzüm gözüm şiş uyanıyorum o yüzden. Çarşafımın üstünde yorgan yüzü ve 3 tane havlu var, öyle ısınıyorum. 
Doğal gazı daha yeni yaptırabildim, bir de onlarla uğraştım. Elektik için ayrı yere gittim, doğal gaz için ayrı. Onlara ayrı para bayıldım. Verdiğim paraları geri alacağımı bildiğim için çok batmadı ama böyle şey mi olur yahu, girdi de girdi vallahi. 
Hazırlık sınavım vardı, geçtim mi geçemedim mi emin değilim. Yazı sınavında, 250 kelime istiyorlardı, 150'de bıraktım "size bu bile fazla" diyerek. Cümlelerimi okuyunca okul kapısına "Tolgalar Giremez" yazacaklar diye korkuyorum. Eğer geçtiysem, çok iyi olacak, evim kendi fakülteme 6 dakika sürüyor. Geçemediysem, her gün en az 40 dakika yol. Sensin 40 dakika yahu!  
Bu arada, ilk iki gün sıcak su da yoktu, banyo yaparken titriyordum. Kendimi de "Sağlık için sağlık, sus bakalım" diye avutup durdum. Şu an var neyse ki.
Boş olduğum her vakitte bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Bu arada Radyo Tv Programcısı adayıyım resmi olarak, kitaplarımı da verdiler. Kol gibi görünüyor, dişin yanında belamı arıyordum sanırım. İş arayacağım demiştim, bir şey arayamadım daha. Hep Avrupa Yakası'nda, her şey orada. Ben de Anadolu'nun diğer ucu. Birkaç yere başvuru yaptım ama sanmıyorum. 
Bu arada, bir ajanstan teklif geldi gibi bir durum oldu. Bu çirkinliğimle adamlar dellendi bence, ya da fotoğraflarımı bulan adam kör filandı. Ajansı araştırdım azıcık, Fox'taki dandirik diziler güya. Kocamın Ailesi, O Hayat Benim bilmem ne. Nenemin izlediği diziler yani, gitmedim görüşmeye. 
Valiz kilo sınırı yüzünden yanımda sadece bir kitap getirmiştim. Üç kere oldu aynı kitabı okuyorum. Delirmek üzereyim artık. Şu yazı bitince gidip kitapçı arasam iyi olacak ama bu mahallede daha interneti olan pastane bile yok. Şu an yan masamda teyzeler tavla oynuyor, karşıda çocuklar batak atıyor, yanımda amcalar okey götürüyor. 
İkinci günümde pes edecektim biliyor musun, Adana'ya geçmek için her şeyi yapacaktım. Sonra durdum, "Kendine gel, herkes bu yollardan geçiyor!" diye bağırdım. Pes etmek bana göre değil ama en başta bir sürü sorun üst üste gelince ve yalnız olunca öyle hissettim işte. Şu an daha iyiyim ama, sınavı geçsem daha iyi olacak sanki. Benim için dua eder misin, "Geçsin." diye. 60 geçme notuymuş, 61 de alsam olur ama yeter ki alayım, inanılmaz rahatlayacağım. 
Bazen "Bütün yaşıtların Balıkesir'de Bursa'da festivallerde coşarken, sen duvar siliyorsun. Manyak mısın?" diye kendime sormuyorum değil. Bilmiyorum, böyle bir his geliyor, iyi olacakmış gibi her şey. Sonra tabi gidiyor, ben kendimle baş başa kalınca.
Bu sefer güldüremedim sanırım, depresif olmaktan nefret ediyorum. Ama neyse ne, sonunda İstanbul'dayım, hadi hayırlısı.