22 Ocak 2019

Hiç anlatmamıştım, anlatasım geldi

Geçen yazıda eski sevgililerimden bahsetmiştim ya, bi tanesini uzun uzun anlatayım demiştim. Dün de ortak bir arkadaşımızla konusu açılınca yazmanın vakti geldi diye düşündüm.
Yanlış hatırlamıyorsam beşinci sınıfın yazıydı, bizimkilerle küçükler havuzunda köşe kapmaca oynuyoruz. Çok garip bi yazlık bizimkisi bu arada, küçükler havuzu sürekli boş çünkü çocuklar habire çiş yapıyorlar, iki gün açık kalabiliyor bu yüzden. Sonra hemen suyunu çekiyorlar. Neyse, biz oynarken utana sıkıla geldi bi kız, "Ben de oynayabilir miyim acabaaa?" dedi, aldık aramıza onu da.
Aradan zaman geçti, biz çok iyi arkadaş olduk. Tüm çocuklar beraber takılıyoruz. Ön bahçede oturuyoruz hep beraber, ama beni görmeniz lazım, ne yalanlar atıyorum neler neler söylüyorum kendimle ilgili. O zaman da bütün yazlığın bildiği zincirli bi kot pantolonum var, inandırıcı olsun diye onunla başlıyorum anılarımı anlatmaya. "Ben de habire mc donalds'a hamburger yemeye gidip kız tavlıyorum iştee, kot pantolonuma bayılıyor bütün kızlarrr. Tabi kızım, ne sandın, yan takla felannn atıyorum. O mc donalds kaydıraklarında gizli gizli görüşüyodum hepsiylee. Biri gider biri gelirdi biliyo musunnn?" diye bi girdim. Allahımmmm, hayatımda yaşamadığım şeyler, o an da nasıl güzel geliyor yalan söylemek. Yaşadığım tek aşk tecrübesi, Ekim'le bi yaz önce olmuş, o da bok gibi bitmişti, bütün site biliyordu abisinden nasıl dayak yediğimi. Elime karşı cins eli değmemiş bi sabiydim halbuki.
Ben iyice abartmış hayallerimi anlatırken bu kız bi baktım ağlaya ağlaya evine gitti. Sonra bana bi arkadaşıyla haber yollamış, "Yarennn seni seviyomuşş, sen öööle anlatınca çok üzüldü gitti..." dediler. Gittim bunun kapısına, zönk diye "Benimle çıkar mısın?" dedim, aa, bi baktım sildi gözyaşlarını, aşağı indik. Güya sevgili olduk...
Var ya, bi kıskançtı, aklın durur. O yaşta nasıl bi kıskanmak o. Sitedeki güzel kızlar hakkında konuşurduk mesela çocuklarla, duyduğu dakika bacağımı cimcirirdi, acıdan ağlardım yemin ederim. 
Annesi vardı, ismi Melek, kendisi abooo! Kadın beni çocuğu gibi severdi, beraber dizi izlerdik, bana habire dondurma alırdı, bizi lunaparka götürürdü. Lunapark dediğim de, zattiri zuttik bi saçmalık, sadece gondol ve zıpzıp var. Gondol elle yönetiliyor, adam düğmeye bastıkça gemi yükseliyor. Kemerler hep yırtık, güvenlik asla yok ama bayılırdık gitmeye... 
Bi gün, annesi, sevgilim bi de bi arkadaşımızı da alıp gittik gondola. Benimkine şov yapacam diye yanına oturayım dedim, o da bana şov yapmak istemiş, geminin en arka tarafındayız. Ben altıma sıçtım sıçacam korkudan, gondol başladı... Benimki bağırıyor ama "Bas abiii, düğmeye basss abiii, ver coşkuyuuuu ver coşkuyuuu!" diye. Adam da baktı iki tane kız eğleniyor, bi basıyor ki düğmeye, uçmak üzereyiz koltuklardan... Bizim ten renkleri önce mor oldu, sonra yeşil, mahvolduk bildiğin. Adam ısrarla durmuyor. En son Melek Teyze adamın yanına gitti, "Görmüyor musun çocukların halini orrr çocuğu!" diyip dövdü adamı evire çevire. Adam dayak yemişti bildiğin.
Annesi falcı büyücü bi kadındı, anneannesi de aynıymış. Mesela evlerinde oturuyoruz, bi anda durup bana "Sen böyle böyle yaptın ama şu olacak." derdi, aynen de olurdu... Dizi izlerdik, hemencecik sonunu söylerdi. Kadından fena korkardım, beni çocuğu gibi görüyordu ama o yokken biz kızıyla aşnafişne yapardık diye... Yakalasa mahvederdi beni kesin.
Çok farklı bi kızdı bu arada, ailecek delilerdi sanırım. Mesela kıvırcık saçları vardı ama asla kendine bakmazdı. Bütün yaz sinekler her bi yanını yerdi, o da kaşır yara yapardı, benek benek gezerdi. 
Her cumartesi sitede eğlence oluyordu mesela. Eğlence dediğim de, yanlış anlama sakın, düğünlerde şarkı söyleyen bi adam org getirir "Hele ninna olasınnn allahından bulasınnn" söyler giderdi. Yalvarırdık, CD getirmişlerse Bas Gaza'yı açsınlar diye... Herkes zincirli pantolonunu giyer yan takla atardı. Bi de şerefsiz arkadaşlarım yüzünden, adamlarla sürekli ben muhatap olurdum, "Abi noluurrr İsmail Yk açççar mısınnn? Abi kolbastı var mı acabaa?" diye sorar dururdum.
Bütün site sabahtan hazırlanmaya başlardı eğlence için bu arada. Erkekler gömleklerini annelerine ütületirdi, pantolonlar yıkanırdı. Kimin evinde jöle varsa saat altı gibi onun evinde toplanırdık. Tüm çocuklar aynı kokardık, kimde parfüm varsa herkese sıkardık... Kızlar da hep saçlarını düzleştirirdi, elbise giyerdi. Baya seviyorduk anlayacağın.
Ama benimkinin giydiği tek şey sabah akşam siyah rambo atlet! Aslaaaa çıkarmazdı üstünden, evde umarım birkaç tane vardır diye dua ederdim... Hep siyah şortu ve siyah rambosuyla inerdi... Eğlence olacağı gün bana söz verdi, kendisine bakacağına dair. Bütün site heyecanlandı, ondaki değişikliği bekliyoruz... Bu bi indi aşağı, yine aynı atlet, aynı şort! Saçlarının da bi tarafı düz, bi tarafı kıvırcık kalmış. "Lan sana noooldu?" dediğimizde de "Düzleştirici bozuldu yaaa." demişti, sonra karşılıklı kolbastı oynamıştık...
İkimiz bi aradayken herkesin dedikodusunu yapardık. Öyle bi gülerdik ki, şikayet gelirdi teyzelerden "Ay susturun şu ikisini Canan Beyyy." diye. 
Bi kere havuzdayız, iki tane tanıdığım kız gelmiş benim yaşlarda. Bi fena çıktı ikisi, sitedeki erkeklere yürüdüler, havuzda fingirdeşiyorlar bildiğin oğlanlarla. Biz de izlemek istiyoruz güya, allahım fanteziye bakar mısın, elimize ne geçecek bilmiyoruz. İkimizin de su altı gözlüğü yok, çıldırıyoruz bakmak için. Bi küçük çocuğun elinden zorla alıp çocuğu ağlattık, suyun altına daldık beraber, bi o bi ben izliyoruz güya... Kızlar bizi yakaladı, boğdular ikimizi, sonra ikisini annelerine söylemekle tehdit etmiştik de bizi öyle bırakmışlardı.
Birinden nefret etti diyelim, asla ısınamazdı tekrar, çok atarlıydı. Yazlıktan bi arkadaşımızla kavga etmişti, çok sinirlendi. Bi gün gitti yanımdan "Ben geliyorum 5 dakkaya, otur senn." diyip. Ben biliyorum, ortalık karışacak. Gitmiş garaja, kavga ettiği kızın dedesinin 97 model Mercedes'ine anahtarla boydan boya "Y*RRAK" yazmış ruh hastası. Üstüne de "silebilirsen sil piççç" yazmış... Adam yazanları bi gördü, bayılıp gidiyordu, zor topladık. Arabayı aynı yıl sadece 7 bine satabildiler benim salak yüzünden. Sonra gidip kıza itiraf etti bu arada iki sene sonra "Ben dedenin arabasına cinsel bişiler yazdım." diyip...
Ya kimse mi sevmezdi kızı, anlatamam sana. Bütün arkadaşlarım bağırırdı "Noluuur ayrıl, sen salak mısın, bu evde duş bile almıyordur baksana her gün aynı atleti giyiyor." derlerdi. Onlar böyle dedikçe ben daha çok aşık oluyordum, daha çok seviyordum... (hâlâ aynı geri zekalılıktayım, biri beğendiğim birini kötülediği zaman daha çok bağlanıyorum.)
Bi gün buluşacağız, aradım, hazırlan dedim. Bu sefer atlet yerine eşofman takım giymiş siyah alt üst. Ha eşofman demişken, yaptığımız bi salaklığı daha anlatmak istiyorum. Bizim sitede saklambaç turnuvaları olurdu 20 kişiye yakın. İkimiz karanlıkta görülmemek için her gün öğlen 12'de denize gider kararmaya çalışırdık, kapkara olana kadar güneşlenirdik. Eşofman takım bile aldık beraber siyah renk, saklambaç oynarken giymek için. Kimse bizi bulamazdı çünkü bildiğin karanlıkta görünmezdik, hep şampiyon olurduk... 
Neyse, hazırlan aşağı in dedim. Bi indi, eşofmanın altına pembe rugan topuklu ayakkabı giymiş. Sokakta herkes bize bakıyor! İlk bulduğumuz dönercide döner yiyip kalkmıştık.
Aradan yıllar geçti, bi haberini aldım ki Bursa'ya taşınıyormuş babasının sağlık sorunlarından dolayı. Babasını da çok severdim, aradım o zaman geçmiş olsun dilemek için. 
Hayat gerçekten çok garip. Şimdi bunları yazarken gülerek yazdım ama onunla ayrıldığımızda çok üzülmüştüm, ilk aşk acım olabilir hatta. 
Zaman çoğu şeyi gerçekten değiştiriyor.


19 Ocak 2019

Her başarısız ilişkinin arkasında bir Tolga vardır

Buraya başarısız ilişkilerimi yazmaya geldim. İçimde ne varsa sayıp dökmek istiyorum, bu yazının amacını kesinlikle bilmiyorum. Ayy, gören de her hareketimi bir amaç uğruna yapıyorum sanacak.
'İlişki' diye adlandırmak için sanırım karşılıklı bir şeyler söz konusu olmalı. O yüzden uğruna İstanbullarda süründüğüm insan hakkında konuşmaya gerek yok. Malum, ortada herhangi bir karşılık yoktu. Ha, bazılarınız sormuş, "En son ne oldu?" diye. Anlatayım.
Yaz tatilinin sanırım başları, emin değilim. Instagram'a bi tane fotoğraf attım. Bu arada, attığım en çirkin fotoğraf olabilirdi ama neyse. Neyime güvendim, kesinlikle bilmiyorum. Gecenin bilmem kaçı, aaa beğeni! Aaa, o! Aylaaar sonra, hatta belki yıl sonra ilk etkileşim. Merak etme, geri zekalıyım ama fotoğrafımı beğendi diye "Nbr" mesajı atacak kadar da düşmedim. Birkaç arkadaşıma söyledim, son ortak karar "Kendisini hatırlatmak istemiş." oldu. Ben de en baştan beri böyle düşünmüştüm zaten, konuyu kapadım.
Bu arada, şu 'kendini hatırlatmak' mevzuuna bi geleyim. Yukarıdaki hikayeye birkaç dakika ara veriyorum. Ben sanırım bunu hep yaşıyorum çünkü. Yine ben birini böyle çok sevmiştim, aşk acım bitti gibi geliyordu, yeni birisi, iyi kalpli, biraz atarlı ama olsun sıkıntı yok, aynı bok bende de var. Tek sıkıntı mesafe, onu da çözeriz bi şekilde, gibi düşünmüştüm. Sonra, olmadı. İki atarlı bir aradayız diye, ayrılırken de ortalık ayağa kalktı.
Aradan biraz zaman geçti, şak, bana mesaj! "Ben İstanbul'a geldim, görüşelim mi?" Biliyorum, mantıklı Tolga "Hayır, ne gerek var?" derdi ama mantıklı Tolga maalesef mezarda arkadaşlar. İnsan bi durur, bi "Hayır." der. Olan şeyi söylüyorum. Bütün sülale kuzenimin düğünü için İstanbul'a gelmişiz, öğlen 2'de bir servis bizi Levent'ten Avcılar'a götürecek, ben evden "İki dakika arkadaşımı görüp geliyorum, hemen şurdaymış ya." diye çıkmışım, Beşiktaş sokaklarında koşturuyorum. Görüştük, oldu mu? Yine olmadı. Ha ben ne hissettim, "Eskisi gibi oluruz belki, artık bi şeyler düzgün gidebilir, bir hikayenin sonu mutlu bitebilir." Ama ne oldu, babayı aldım. Ben bir adım yaklaştım, benden üç adım uzaklaşıldı.
Buna üzüldüm, kırıldım geçti, geçmek zorundaydı. Okul başladı, bildiğin yoğunum, hele vize haftaları, ölüyorum! Okuldan çıkmış lay lay lom gidiyorum, aylar sonra aynı kişiden yine mesaj: "Ben geldim, görüşelim mi?" Sen artık bi gelme! Sen artık dur! Bu nasıl bi gelmek, yetti! Ama ne demiştik, mantıklı Tolga mezardaydı. "Tamam," dedim, "Görüşelim."
Hikayenin sonunda olan şu oldu: Benimle günlerce görüşmedi, onlarca bahaneyle; görüşsün diye ağlayan zırlayan ben oldum! Sonra kıçını sevdiğimin sosyal medyası, bana sevgilisi olduğunu gösterdi! Bam bam bam! Hem de nasıl mutlular nasıl! Bu bahsi de kapatmalıyım artık, dedim, gittim...
Yine gidemedim! Yine yazdı. Ata sporu sanırım bu, "Durup durup belli periyotlarla yazayım da nevri dönsün." sporu. Ha oldu mu, hayır. Bu sefer de sıkıntılarıyla geldi. Sanki benim hayatım efsane iyi gidiyormuş gibi bi şey oldu ama asla yok! Hikayenin sonundan bahsetmek bile istemiyorum. Ama akıllandım, yemin ederim akıllandım!
Dönelim üstteki hikayeye. Nerede kalmıştık, beğeni gelmişti en son. Ortak kararımızı da verdik, isterse sonsuz tane fotoğraf beğensin, herhangi bir etkileşim yok, mesaj yok! Belki arka planı beğendi, diyeceğim ama fotoğraf sadece patates suratımdan oluşuyor. Aradan biraz zaman geçti, en yakın arkadaşım Kıbrıs'tan yanıma İstanbul'a geldi. Onun da kötü günler geçirdiği bi aşk hikayesi vardı, "Yazayım mı?" dedi, "Yaz lan!" dedim. "Ama sen de yazacaksın. Bi bok yiyorsak beraber. Depresyona gireceksek de yan yanayız, kolay atlatırız." dedi. Ben bi celallendim, gittim mesaj attım. Yılllaaaar sonra!
Amacım kesinlikle eski defterleri açmak değildi bu arada. Kahve içmeye çağırmaktı, başka bi derdim yoktu. O iyi mi, her şey yolunda mı, diye sormaktı, anlatmaktı, mafyalara bulaştığımı anlatırdım belki, gülerdik, ne bileyim. En yakın arkadaşım gitti kendine buluşma ayarladı, evde sevindik ettik; benim aldığım son mesajı söylüyorum: "Sevgilim var, gelmem doğru olmaz." 
Vayyy Tolga vayy, dedim! Gözlerdeki imajına bakar mısın? Hâlâ aşkından ölüyorsun, jilet atıyorsun koluna bacağına sanıyor; bu mesajın arkadaşça geleceği aklına bile gelmiyor. İşte sen bu kadarsın, salak herif, diye diye yedim kendimi. Hayatımda ilk kez mesajı görüldü'de bıraktım, ne yazayım bilemedim. Ayrıca, madem sevgilin var, neden patates suratımı beğeniyorsun, o da bir soru tabi. Hikaye bitmedi bu arada. Geçen gün, ben yine fotoğraf attım Instagram'a. Aaa yine beğeni! Ama artık kanıksadım gibi. Hooop, "Kendini hatırlatmak istemiş." diyip geçtim. Merak etmeyin, mesaj atmak yok, söz!
Lisedeki üç yıllık ilişkimi başarılı olarak sayacağım. Araya ne zaman mesafe girdi, ben en yakın arkadaşımı kaybetmiş gibi oldum, o yüzden beceremedim, olmadı. Zamanında bu blog, onun için yazılan yazılarla doluydu, mezuniyette babasıyla bile tanışmıştım, titreye titreye! Telefonda günde en az 90 dakika konuşurduk, her şeyden bahsederdik. Buna başarısız demiyorum kesinlikle.
Burada anlatmıştım, ilk aşkım yazlıktan Ekim diye biriydi. Ayy, abisinden bi dayak yemiştim var ya, aklın durur aklın! Çocuk beni evire çevire dövmüştü, kardeşine yazbuzumdan hediye ettim diye. Sonra taşınmışlardı, bi daha hiç görmedim.
Sonra yine yazlık aşkı, Allahımmmm, herkesin ağlaya ağlaya karşı çıktığı, benim aşkımdan öldüğüm! Kızı bir insan evladı mı sevmez, bir insan evladı mı beğenmez! O resmen bi yazı konusu bu arada, burada harcamak istemiyorum ama çok komik günler geçirdim. Ha sonra ne oldu, güven yıkan birtakım hadiseler oldu, o da olmadı.
Üniversitede deneyeyim, dedim. Ben zaten ruh hastası, zor bir insanım. Kafam doğuştan güzel, beni çekmek çok zor. Benden çok farklı biriyle oldu ama olmadı. Beceremedim, kimsenin hayatında zaman kaybı olmak istemedim, İstanbul'a kimse 192 bir deve onu üzsün diye gelmedi sonuçta.
En son, hani buraya yazmıştım ya "Manitam var." diye. Hah, o da olmadı. Başarısız saymıyorum kesinlikle. Bence aşırı tatlı günler geçirdik, eğlendik, Kamuran'ın adını bile o verdi hatta. Ama benim sorunlarım hep üst üste geldi, beni tanıyan biriysen biliyorsun, içimde yaşamak için çıldırıyordum! Bi de, bazı güzel şeylerin devam etmesi için bazı güzel şeylerden vazgeçmek gerekiyordu. İleride olabilecek her şeyi görüp. Onunla da ayrıldık, sonra Mc Donalds'ta yemek yedik. Bunu da başarısız saymayacağım.
Evet, sorun bende. Ya da belki hep doğru insan ama yanlış zaman. Böyle diye diye yalnız bir şekilde çürüyüp gideceğim sanırım. Şu ara "Bekarlık güzel şey ya." diye takılıyorum ama birkaç haftaya başının etini yemeye başlarım, "Öhöööö herkesin ilişkisi varrr, ben deee isterimm!" diye. Sakın ciddiye almayın beni. Sanırım Kamuran'la beraber yalnız başıma evimde öleceğim, Kamuran gidip miyavlaya miyavlaya komşulara haber verecek. Ühüüü!


17 Ocak 2019

Kamuran

İstanbul, hayatımdaki çoğu konu için fikrimin değişmesini ya da daha sesli olmamı sağladı. Her konuda tabii ki olumlu yönde ilerleme katedemedim. Ne yalan söyleyeyim, Adana'dayken daha bi insan canlısıydım. Daha az gergindim, sinirliydim, herkesi alttan alabiliyordum, neredeyse hiç kin tutamıyordum. Birisi hayatının hatasını mı yaptı, "Ayyy, canım benim canımm, kim bilir o an hangi psikolojideydi acaba?" diye düşünüyordum. Biri beni mi üzdü, "Olabilir, o da bir insan, bilerek yapmamıştır ki." diyordum bildiğin. Ayyy, şimdi, Atarlı Gülistan gibi geziyorum ortalıkta. Kimseye, hiçbir şeye tahammülüm kalmadı. Cahil insan gördüğümde onu değiştirmeye çalışmak yerine sinir krizleri geçirip sandalyemde fenalaşıyorum yemin ederim. Neyse, bu konuyla ilgili yazıyı başka zaman yazarım, konumuz bu değil. İstanbul'da kendimde gördüğüm en büyük değişiklerden biri de hayvanlar konusu oldu.
Yalan söylemeyeyim, çoook korkuyordum! Kuştan, böcekten, bazen köpekten, bazen kediden! Sanki bir anda kafaları atacak da üstüme zıplayacaklarmış gibi geliyordu. Ya da ne bileyim, aç kalmış olacak, "Ayyy, şurda da 192 deve gibi herif var, gideyim de onu bi ısırayım." diyeceklermiş gibi. Bunlar da hep çocukluk travması bu arada. Kıyamam kendime yahu, beni bütün hayvanlar kovaladı zamanında, koyun bile. Kurban bayramında dayımın koyununu sinir etmiştim, ayyy hayvan üstüme üstüme koşuyordu bildiğin, kuzenim tutmuştu koyunu. O yüzden şu bakış açısındaydım, "Ne yaklaşayım, ne o bana yaklaşsın, iki ayrı birey takılalım." diyordum. Sonra işler tabii ki değişti.
Önce kuzenim köpek sahiplendi, Pug'lar var ya hani. O köpek türü resmen bennnn! Yiyip yiyip bir iki adım kıçını sallayarak yürüyor, sonra uyuyor! Uykuya aşık, yemek yemeye aşık! Çok iyi anlaşıyorduk o yüzden. Önce ondan da korktum, sonra hayvan benden kaçmaya başladı sevmeyeyim de rahat etsin diye.
İlk korkumu böylece yendim. Sokakta peşime takılan köpekleri eğilip sevmeye başladım. Eskiden olsa, ayyy, babamı arardım "Gel beni al." diye. Şimdi, en basitini söylüyorum, Kadıköy'ün bi köpeği var ya Çin aslanı hani, yemin ederim hayvan beni tanıyor artık, beni görünce yolunu değiştiriyor sarılıp öpmeyeyim diye.
Sonra İstanbul'a geldim. İstanbul'daki en yakın arkadaşımın ev arkadaşı kedisiyle gelmişti. Bu arada, köpeklerden korkmuyordum ama kedilerden hâlâ korkuyordum. İlk günler, "Ayyy Tuğçe, bana doğru geliyor bu, ay ay tut şunu! Kapıyı açıyorum, birden fırlamaz üstüme di mi?" gibi cümlelerle geçti. Sonra alışmaya başladım. Bi de, o kedi aşırı elit bir kediydi. Randevu sistemiyle çalışıyordu resmen, sevmek için sıraya giriyordun, belli bi süren vardı, sonra "Hadi yallah." diyip başka odaya gidiyordu. Yemeğini vermeye başladım, ara ara yanıma oturdu kafasını sevdim. Dolabın üstüne çıkardı mesela, normalde hayatta dokunamayacak olan ben, kucaklayıp aşağı indirmeye başladım. Aaa, bi baktım, alışmışım!
Aradan biraz zaman geçti, o kediyi memlekete gönderdiler, yerine sokaktan yaralı bi kediyi, Bekir, sahiplendiler. Bi patisini şerefsizin biri kesmiş, onu ağlarken bulmuşlar, koştur koştur gitmişler. Dünyanın en samimi kedilerinden birisi, o üç patisiyle mahvediyordu bizi, oyun diye çıldırıyordu. O kadar küçüktü ki bulunduğunda, onunla ben ve arkadaşım fazlaca ilgileniyoruz diye bizi annesi mi sanıyordu ne yapıyordu bilmiyorum, kulak mememizi emiyordu bildiğin manyak. Gece uyurken üstümde uyuyordu, geziyordu. Düşün, "Odanın kapısını kapatalım." diye ağlayan ben, Bekir'le beraber uyumaya başladım.
Arkadaşım İstanbul'daki son 20 gününü benim evimde geçirdi mesela, Bekir'le beraber kaldık. Hayatımda ilk kez kendi evimde hayvan baktım, maması için koşturdum, ameliyatı için üzüldüm, olmayan patisinden öptüm, kulak mememden vazgeçtim. Şapur şupur götürdü valla kulak mememi.
Hah, Bekir de gidince kocaman bi boşluğa düştüm. Bi de öyle bi şeymiş ki hayvan sahiplenmek, durup durup anlatasın geliyor. "Bugün koşarken düştü, bi sıçtı ev koktu, kulak mememin peşini bırakmıyor!" Bildiğin boşlukta kaldım, ev sessiz, kimse yok, kafayı yiyecektim.
Okuldayım, arkadaşlarımla otururken bi arkadaşım geldi. Yaralı bi kedi bulduklarını, asistanların veterinere götürdüğünü, tedavi ediliyor olduğunu söyledi. Veteriner, tedavisi bittikten sonra sokağa bırakacakmış ama ona kıyamıyorlarmış, sahiplenip sahiplenemeyeceğimi sordular. Dişi kediymiş, çok sessiz sakinmiş. Fotoğraflarını bi gösterdiler, o minicik kafası ve boynu, boynunda o boyunluğu, poposundaki yarası, pembe burnu. Birkaç gün geçmeden gidip aldım kediyi. 
Yalnız biraz geri zekalılık yaptım, hayvanı ilk gün alıp Avm'ye götürdüm. Ben Burger King'te yemek yerken o da dönmüş kıçını uyuyordu, ara ara miyavlıyordu. Gidip mamasını aldım, eve geldik.
Kutusunun kapısını açar açmaz artık ne kadar korktuysa, gidip evin en karanlık köşesine koştu, dolabın altında oturmaya başladı. "Kızım gell, gell kızımmm, lütfen gelll!" diyorum, öylece bakıyor, saklanmış oturuyor. Ne yapsam, ne etsem, derken, aldım mamasını bi kaseye doldurdum, "Hadi gel bakalım." yaptım, aaa, geliverdi. Mamasını yedi, hanımefendi enerjiyle doldu, başladı evde dolanmaya. Her yana girdi çıktı, sonra koltuğun üstüne on yıldır berabermişiz gibi yattı. Oh valla, ben bile o koltuğu bir ayda benimseyebildim!
Birkaç gün sonra birbirimize alışmaya başladık. En son geldiğimiz seviyeyi söylüyorum. Şu an hanımefendi bana temas etmezse uyuyamıyor! O kafası, kıçı ya da gövdesi, illa benim bi yerime değecek. Çok mu keyifli, o zaman göbeğimde uyuyor. Durup durup yüzüme yaklaşıyor, kuyruk hep havada, sanırım hep mutlu.
Çocuk bakmak gibi sanırım. Eve gelirken her gün gidip oyuncak alasım geliyor. Onlarca faresi, topu var. Hanımefendi iki üç saat oynayıp kaybediyor! Elimde poşetlerle mi geldim, bazen sürpriz yapıp yaş mama alıyorum mesela, her zaman alacağım sanıyor, poşetleri karıştırıyor hemen. Bi de yaş mama yoksa sinirleniyor! Bi bakışı var bana, aboooo!
Bi tek kabından su içmeyi öğretemedim Kamuran'a. Israrla içmiyor, asla içmiyor! Aldığım suyun markasıyla mı alakalı diyip onu bile değiştirdim, içirtemedim kaptan. İlla çeşmeden akacak, o manyak ağzını dayayıp lıkır lıkır içecek. Başka türlü, susuz kalsın, yine de içmez! Neyse ki şunu öğrendi. Susadığı zaman, eğer odamda uyuyorsam kapımın önünde sabahın beşinde miyavlamaya başlayıp kapıma dayanıyor. Uyandırıyor, açıyorum kapımı. Yüzüme bakıyor bi süre, muhtemelen "Sahibim neden uyanınca bu kadar çirkin lan?" diyor olabilir. Sonra tuvaletin kapısına koşup patisiyle kapıya vuruyor, açayım da çeşmeden su içsin diye. Sonra içiyor, insan bi teşekkür eder, bi yalar öper beni, yok! Kıçını dönüp gidiyor, sabahın köründe uyandığımla kalıyorum.
Geçen kızımız kızgınlık dönemine girdi, Allahımmmmm! Hayatımın en en kötü üç günü. En uykusuz, en bitkin. Sevişemiyor diye nasıl bi ağlamak bu! Kızım sen hani elittin, hani özel bi kediydin, niye "erkek kediiii" diye ağlıyorsun, niye beni de ağlatıyorsun! Bütün gece, komşulara ses gitmesin, ağlaması duyulmasın diye odamda onu sevdim, okşadım, oyun oynadım. En son ikimiz de uyuyakalmışız yorgunluktan, düşün. Pert oldum pert! Sabahın dördünde, en son Kamuran'la beraber ağlıyorduk. O "Erkek kedi pipisiiii." diye, ben "Kızım nolur sus, bak aşağı inip verecem seni kedilere, çocuğunun babası kaçıp gidecek sonra!" diye.
Anlayacağın, bizim hikayemiz böyle. Buralara kadar okuduysan, n'olur devamını da oku. Sokakta, yaralı, hasta, bi tarafı eksik, sıkıntıda bir hayvan görürsen lütfen ilgilen. Belediyenin veterinerine koş, hallediyorlar her şeyini. İlgilen, sokaktakiler için mama al, belli köşelere koy. Nasıl mutlu oluyorlar nasılll! Bi kap su koysan da olur, çamurlu su birikintisinden içmek yerine ondan temiz su içsinler en azından.
Eğer biraz daha fazla iyilik yapmak istiyorsan ve alerjin yoksa, lütfen sahiplen. Dünyanın en efsane duygusu, en farklı, en tatlı.



7 Kasım 2018

21

Biliyorum, çok geç kaldım, burayı çok ihmal ettim, farkındayım! Ama sizi, şu blog sayfasını, konuştuğum gibi yazmayı nasıl özlemişim nasılll! Az biraz şerefsiz olduğumu sanırım iyice anladınız. Her yazımın başında sonunda "Bu sefer kesin dönüyorum, yaşasın Uzun Saçlı Kel Adam!" diyip ortadan kayboluyorum. Amaaan, bırakın şimdi şerefsizliğimi, bilmediğiniz şeylerden konuşalım! Ben geldim ben! Tolga vardı ya hani, İstanbul'a gelmişti, iki yılda beş ev bir yurt değiştirmişti. Başını beladan belaya, burnunu boktan boka sokmuştu. Şey Tolga işte, zamanında platonik aşkından ölüyordu, onu İstanbul'a ilk kez getiren uçakta acil çıkışta otururken aklına "Bu uçak düşse insanları ben mi organize edecem lan!" düşüncesi yerine aşkını getirip sessiz sessiz ağlıyordu hani. Yaaa, hatırlasana, Dört Levent'te sevişme sesleriyle üç ay yaşamaya çalışan Tolga bu! En son dayanamayıp evden kovmuştu ya ev arkadaşlarını. Ev arkadaşı demişken, hani yeni evinden kaçmıştı ev arkadaşı, kaçtıktan dört gün sonra Tolga'ya "Kanka n'aber ya?" diyerek haber vermişti. Başına gelmedik iş kalmamıştı.
Hah, işte o Tolga, Allahın delisi, blog dünyasının gediklisi, yine klavye başında, gecikmiş özürlerini dileyip gecikmiş doğum günü yazısını yazıyor!
Yemin ederim, hayat çok garip, çok sürprizli. Geçenlerde, ikinci sınav senemde, test çözerken her gece dinlediğim şarkılardan birini dinledim.
Tabi yaş 18, saç sakal birbirine girmiş, kafasında hep "Sen gittin o derecenle mezuna bıraktın, bu sene yaptın yaptın, yapamazsan sıçtın!" düşüncesi, aklında "Bir insan başka bir insanı bu kadar sevemez." dediği sevdiği kişi; kitabının hemen yanında, üstünde İSTANBUL yazan masa lambası, lambanın hemen arkasında bir kağıt, pilot kalemle madde madde yazılmış on'a yakın hayal listesi, masanın köşelerinde tik atılmak için kullanılması umulan fosforlu kalemler, arkada da o şarkı, beş senelik BlackBerry telefonundan çalıyor...
O anki derbederliğimi de, o listeyi de çok iyi hatırlıyorum. "Gülse Birsel'le tanış, hekim ol, ikinci üniversiteni oku, senaryo eğitimi al, senaryo/kitap yaz, senaryon/kitabın filme çekilsin, imza günün olsun, insanlarla söyleşi yap, piyano çalmayı öğren, hayvan sahiplen, İstanbul'da evin olsun, Merve Boluğur'la ta..." öhömmm!
Şarkıyı sonuna kadar dinledim. Bu sefer, pis pis gülen bir Tolga vardı, onu daha çok sevdim! Ha, yalan söylemeyeyim, elim test kitabı ve fosforlu kalem aramadı değil. Düşündüm, o hayal listemdeki çoğu şeyi yaptım. O hissin verdiği mutluluğu anlatmam mümkün değil. Hiçbirini tereyağından kıl çeker gibi yapmadım bu arada, gayet sürüne sürüne, bazen ağlaya ağlaya!
Aile Arasında'nın galasında mesela, o kulis kapısında güvenliğe "N'oluuur ben içeri alınnn, dişlerinizi bedavaya yaparım sözzzz!" diye dakikalarca ağladım. En son dışarı atacaklardı beni. Ama ne oldu, kendimi Gülse Birsel'le kuliste konuşurken buldum. Evet, galadan Sindirella gibi koşarak çıktım belki, son metroyu kaçırmamak için ama olsun. Elma soymayı bile bilmiyorken, tamamen el becerisine dayalı bir bölüme geldim, gelebildim. İşi bazen kıvırdım, bazen kıvıramadım milletten rica ettim, bazen kaçtım ama sonunda döndüğüm yer yine burası oldu, hatta alıştım. "İkisi aynı anda zorrrr!" diyenlere baka baka Radyo Tv Programcılığı okudum, kameradır, mikforondur, çeşitlerini öğrendim. Ne işime yarar inan ben de bilmiyorum ama manevi tatmin sanırım. Babalar gibi eğitim aldım, her cumartesi Moda'da senaryo derslerime koşuyordum! Yarım dönem arkadaşımla hayvan baktım, kedileri görünce irkilen biriyken şimdi sokakta hangi hayvanı görsem sarılmaya çalışıyorum, ben kovalıyorum hayvanları. İstanbul'da ev olayını biraz yanlış dilemişim sanırım, orada sıkıntı oldu. Hayal hatlarında bi karışma olmuş olabilir. Olanları biliyorsun, yazıp hatırlamaya gerek yok. Şimdiki evimde de komşular ev sahibime "çok alemci" demişler hakkımda, yapacak bir şey yok. Onlar da haklı, o kanepelerin dili olsa da konuşsa.
Bu kadar güzel şey oldu, aşkta bi arpa boy yol gidemem sanıyordum. İnan bana, her şeyi denedim, bak her şeyi! Uygulamalar, arkadaşlarımın arkadaşları, mekanda tanışmalar, onlar bunlar şunlar! Ulan hepsi mi başarısız, hepsi mi bi yerinden falso verir! Zaten sen biliyorsun, iki seneye yakın aynı insan için ağladım, zırladım, kötü oldum. Ondan sonra neyin uğursuzluğu bilmiyorum, hep bok hep! Sonsuz tane başarısız ilk buluşmalar yaşadım. Ben de insanım lan, ben de hepsine hazırlanıp gidiyordum! Tam bi şeye başladım, düzgün oldu dedim, yalanlar dolanlar kavgalar. Zaten atarlı biriyim, iyice delirdim. Flört dönemi ayağına üç gün sürüp bi daha haber alınamamış saçmalık silsileleri mi, Alllaaahhh, aylar sonra tek mesajla ortaya çıkıp bir iki hafta görünüp tekrar ortadan kaybolmalar mı, "Seni iyi ki tanımışım."la "Keşke tanışmasaydık." arasında kalmış iletişimler mi, daha ne sayayım! 'Yalnız Tolga' esprileri, kahkahalar, benim patates suratım...
Ama sonunda manita yaptım! Bi tahta falan varsa Allahın aşkına vur ya da kıçını kaşı, rica ediyorum. Bu konuda da artık mutlu olmak çok garipmiş, her an birisi "Kıyamam sana sen mutlu mu oldun, nanikkk!" diyecekmiş gibi geliyor ama alışacağım yakında.
Anlayacağın, benim hayatım sanırım teorikte derine inince "Hassiktirrr!"lerle dolu ama pratikte fena değil. En azından elimdekilerle mutlu olmaya çalışıyorum. Metrobüste ayakta gitmeyince dünyanın en mutlu insanı oluyorum mesela. Mutluluğumun boyutuna kafamda karar vermiyorum, elde ne varsa işte, o bu şu, bi şekilde gülümsemeye çalışıyorum.
Sorarsan, hâlâ çok hayal kuruyorum. Yapamadığım, içimde kalan ama hepsini gerçekleştirmek için zaman kolladığım onca hayalim var. Hâlâ felaket düzensizim, hiçbir şeyi aldığım yere koymuyorum, kıyafetlerimi asla bükmüyorum. Evin her köşesi ayrı bi dünya. Sanırım hâlâ büyüyemedim, bi yerde okumuştum, insanlar kendilerine söylenen övgü cümlelerine olgunlukla cevap verebiliyorsa büyümüş demekmiş. Ben hâlâ birisi "Kazağın çok yakışmış. Gömleğin şöyle güzel. Tolga yaaa, blogunu okuyorum, hehehe! Sende tam senaryo yazacak tip varmış zaten." dediğinde yerin dibine girmek istiyorum, çok çok utanıyorum. Hâlâ inanılmaz hazırcevap biriyim bu arada, içimden ne geçiyorsa onu pat diye söylüyorum, süzgece gerek duymuyorum. Canım istediğinde gülüyorum, gülmek bana ilaç gibi geliyor, insanlar nedense aşırı şaşırıyor mutlu halime. Bu arada, hâlâ spora başlayamadım ama her gün başlayacağımı söylüyorum, kaslı arkadaşlar, rakibiniz olacağım, belki bugün değil ama bir gün!
Şey de hiç değişmedi. Ne zaman şurama kadar gelse, kaçacak tek yerim burası. Buraya yazmaya başladığımda 15 yaşındaydım. Yazmaya başladığımda nasılsam, hâlâ aynıyım, "Yazıyı okudular mı, sevdiler mi, mail atan var mı, yorum yapan var mı?". Durup durup kontrol ediyordum, hâlâ ediyorum.
Bu yeni yaşım için de dileğim, o listedeki hayallerin tamamının olması. Ben kendime inanıyorum ya, altından girer üstünden çıkarım, bi şekilde onları da hallederim. Halleder miyim... Evet evet.

1 Eylül 2018

Başarısız bir ilk buluşma nasıl olur? Neler yapılmaz?

Etrafımdaki herkesin bir ilişkisi var. Kimi yeni başlamış, kimi iki yıldır beraber. Herkes aşırı mutlu bu arada, beraber yurt dışıymış, festivallere gitmekmiş, aynı evde oturmakmış; doğruyu söylemek gerekirse kıskançlığımdan ölüyorum. Zaten şerefsiz arkadaşlarımın arasında "müzmin bekar", "şansız Tolga", "kıyamam yaaa sen hâlâ mı yalnızsın?", "Ula şeker gibi uşaksın, neden böyle daaa." (Karadenizliydi.) gibi cümlelerle tanınıyorum. Uyandığımdan beri nedenlerini, olanları düşünüyorum, tek tek anlatasım geldi.
*
Çok yakın arkadaşıma bildiğin ağladım, buluşmak için ayarladı birini bana. Bence bu yakın arkadaşların görevi zaten bu olmalı ama benimkiler anca kendilerine! Tolga'yı düşünen yok, insan demez mi "Ben gideyim de Tolga'yı ele güne anlatayım." diye. Benimkiler bu cümleyi kurduktan sonra benim salaklıklarımı anlatıyorlar millete.
Neyse, biz konuşmaya başladık. İşte Instagram'lar verildi, eskilerden bir iki fotoğraf beğenildi. Yani şey, "Bebeğim, ben senin şimdiki halini beğendim, onayladım, sıra geçmişteki suratına kalp atmakta." Whatsapp'tan konuşmaya başladık, sabah günaydın mesajlarıyla uyanıyorum. Hatta o 'mesajlaşma evresi' bitti, 'telefonda konuşma evresi'ne bile geçtik. İlk buluşmaya kadar her gün iki saat telefonda konuşuyoruz, ben de o dönemde Dört Levent'te kalıyorum, başımda sevişgen çift her gün inliyor. Anlatacak bi dolu şey var.
İlk buluşma günü geldi. Konuştuk, en yakın arkadaşıyla geleceğini söyledi. Benim de tam o gün en yakın arkadaşım Adana'dan geldi. Hani bu mafya olayında arayıp fikir danıştığım hukuk okuyan arkadaşım. O anda bizi birbirimize gösteren arkadaşım da geleceğini, yoksa başıma geleceklerden korkmamı istedi. Hooop, harika bi ilk buluşma kadrosu, 5 kişiyiz! İlk buluşmaya değil de, liseli kankiler buluşmasına gidiyor gibi duruyoruz.
Kadıköy'de bi şaraphanede buluşmak için sözleştik, akşam yedi buçuk gibi. Bu arada, benim iki ruhsal sıkıntılı arkadaşıma diyorum ki "Beni rezil etmeyin, sadece oturun ve etrafa gülümseyerek bakın." Bunlar hemen "Oooo ayıpsınnn, saçmalama biz öyle şey yapar mıyızzz." dediler. Yapacaklarından adım gibi eminim, bi miktar korkuyorum. Allah bilir neler anlatacaklar diye düşünüp kuruyorum saatlerdir.
Adana'dan gelen arkadaşım tutturdu, "Benim dedem Zincirlikuyu Mezarlığı'nda yatıyor, onu bi kere ziyaret etmek istiyorum." diye. Kabul ettik, ne diyeyim çocuğa, "Bana bak, benim buluşmam var, bırak şimdi dedeni lan." diyemem. "Ama yerini bilmiyorum, biraz tarif ettiler ama hayırlısı." dedi. Saat dört.
O kadar garip ki. Buluşmaya üç saat var, benimki "Nerdesin?" diyor, "Mezarlıktayız." demek de bi garip geliyor. Bi de, mezarlığa bi girdik, Allahımmmm kocamaaaan! Yerini bilmeden burda dedeyi nasıl bulabiliriz, zaten aklım almıyor. Başladık aramaya dedenin yattığı yeri. Saat beş buçuk oldu, bizim dede ortada yok. Ben de salak arkadaşımla beraber Müslüm Gürses'in mezarını bulmuşum, geçmişiz başında ağlıyoruz iki geri zekalı "Babaa bizi neden bıraktın babaaa." diyerek. Saat altı buçuk oldu, dede hâlâ ortada yok. Çolpan İlhan'ın mezarını gördük, arkadaşım dedesini ararken bi posta da orada ağladık. Saat yediye doğru arkadaşımın aklına, mezarı bilen birisini aramak geldi. İşte benim arkadaşım... Dayısı mıdır nedir, adamla Facetime yapıyoruz mezarlığın ortasında. "Sağa dönnnn, yok yokkk ortadan araya gittt, hayırrr, şu soyadın yanında yok muuu, sol yapp." diye diye her yeri aradık.
Saat yedi buçuk oldu, biz hâlâ mezarlıktayız. Buluşma yerine gitmiş benimki, oturmuşlar bizi bekliyorlar. "Tamam bekliyoruz." dedi aradığımda ama sesi bi bozuktu. Bizimki dedesini sonunda buldu, "Hadi dedene merhaba de, kalk gidiyoruz." diyorum, "Beni dedemle yalnız bırakır mısınız, onunla konuşmak istiyorum." diyor. Haydaaa, lan zaten geç kalmışız, olan bana olacak! Bu arada dedesi inanılmaz hovarda bi adammış, hercainin tekiymiş bildiğin. Karı kız için şehir bile değiştirirmiş. Biz de dalga geçiyoruz dedeyle, "Ah dede ahh, şimdi Tinder çıktı, sen o kadar uğraştın karı kız için, insanlar artık sağa sola kaydırıyor hiç yorulmuyor." diyoruz. Saat sekiz.
Koştur koştur Kadıköy'e gittik. Yolda arkadaşıma ayrı, dedesine ayrı çıldırıyorum. Bir de, güya o sıcakta blaizer ceket, altına gömlek giymişim; az sonra elma naneli nargile söyleyip ayak ayak üstüne atıp içecekmişim gibi duruyor. Bunlar yanımda gayet rahat kıyafetlerle, ben yanlarında bayram çocuğu gibi.
Buluştuk, ortam buz gibi. Bir buçuk saatten fazla bekletmişiz, laf sokup duruyorlar. Haksızız, yetmiyor, yüzsüzüz. Bizimkiler çıldırdı, onlar bize laf sokuyor, bizimkiler onlara. "Adana'dan gelmiş yani, ne var biraz bekleseniz."ler bilmem neler. Ortam azıcık yumuşayınca benimkiler başladı beni gömmeye. "Heheheee, Tolga da işte Adana'da böyle böyle salaklıklar yaptı, hahahah!" diyerek. Renk değiştiriyorum bildiğin. Tam çıldırmak üzereyim, masanın altından tekme atacağım, "Amaaa çok tatlı bi insandır, lütfen öyle düşünmeyin." diyorlar hemen.
Korkunç geçen bir akşam oldu. Durağa hep beraber yürüyelim, dedik. Bu üçü önde, ben buluştuğumla arkada kaldım. Klasik hareketler işte, bizi yalnız bırakmalar falanlar filanlar. Bu, durdu durdu, içinden resmen bi şeytan çıktı:
"Bu yaptığınız gerçekten çok berbattı."
"Ne yapmışız?"
"Nasıl bu kadar bekletebilirsiniz bizi ya! Gerçekten berbattı, hiç mi bilmiyorsun böyle olmaması gerektiğini."
Yanlışım varsa düzeltin ama birincisi, durumu seksen kere açıkladım. İkincisi, masada gülüp gülüp yan yanayken içinden şeytan çıkacaksa bebeğimmm, dur orda durrrr! Bi de o ses bana yükseldi mi ne, sen kimsin lan!
"Sana durumu anlattık. Olan şey bu."
"Başka gün gitseydi dedesini görmeye. gerçekten iğrençti yaptığınız."
"Ona da o karar versin di mi? Tek günüydü bugün, hem sana neyin açıklaması bu? Ses tonun neden değişti böyle?"
O anda bizimkiler geldi. Buluşacaktık güya, şu an birbirimizden nefret ediyoruz muhtemelen.
Eve geldik. Ev arkadaşım, ben ve benim iki ruhsal manyakla durum değerlendirmesi yapıldı. Beni ona ayarlayan arkadaşım döküldü hemen: "Tolga yaaa, ben sana söylemedim ama o zaten pek senin hoşlanacağın bi tip değildi. Şöyle şöyle şeyler yapıyor ve dedi ki..." diye başladı anlatmaya. Bunları en başta söyleseydi, zaten bu buluşma olmazdı ama ne yapalım.
Gecesinde bir iki kere yazdı bana, soğuk soğuk cevap verdim. Sonradan arkadaşıma demiş ki "Zaten öyle çok etkilenmemiştim." Hııı, kesin öyledir. Klasik hikaye işte. Ben sana bayıldım zaten. Açtırmasınlar şimdi ağzımı ama neyse.
*
Bu anlatacağım daha da başarısızı. Düşün, bundan daha başarısız şeyler yaşadım... Yine bir arkadaşım benim için birini uygun görmüş, ben de aşırı beğenmişim, buluşacağız. Ama karşı tarafın bunun ilk buluşma olacağından haberi yok. O, benim arkadaşımla hasret giderecek sanıyor, ben yanlarında salçayım. Bu arada, ben niye hâlâ doksan beş yaş kafasındayım bilmiyorum, bildiğin görücü usulü milletle buluşuyorum yahu.
Planımız şu. Arkadaşım, beş dakika oturduktan sonra bizi yalnız bırakacak işim çıktı diyerek, ben de bütün kozlarımı oynayacağım ilerisi için. Ama şu işe bakın ki, daha ilk andan kaybettim. Arkadaşımda kalıyorum üç gündür, bütün kıyafetlerim kirli. Bana küçük gelen bir tişört ve ceketle gerçekten harika görünüyor olmalıyım. Kollarını filan yukarıya çektik ki çok belli olmasın, gittik buluşma yerine.
Her şey çok güzel, çok güldük, arkadaşım gittikten sonra daha da çok eğlendik, ben "Çok etkilendik biliyorummm." kafasındayım. Eve geldim, mesajlaşıyoruz ama hâlâ Instagram üzerinden. Uzun uzun konuştuk, iki güne yine buluşacağız dışarıda. Saat beşte, Göztepe'de bi yerde yemek yiyeceğiz.
Buluşma günü sabahı da konuştuk, saat dört gibi bana yazacağını söyledi buluşma yerini. Saat dört oldu, mesaj yok. Dört buçuk oldu, yok. Beş oldu, yok. Ona kadar saydım, yine yok yok yok! Buram buram ekildim bildiğin.
Bi üzülmüşüm, aklın hayalin durur. Yani bu da yapılmaz bence. Haber verirsin, ne bileyim, en olmadı ertesi gün yazarsın, yazmadı.
Aradan zaman geçti. Biz yolda karşılaştık ben tin tin yürürken. Söyledim, bi ton özür diledi, hastaneye gittiğini söyledi, ağzımı açıp bi şey diyemedim "Neden Instagram'da çevrimiçiydin?" diye. Sonra, muhtemelen bu dünyada sadece benim başıma gelecek bi şey oldu. Bakın burayı iyi okuyun.
Önümüzde yakışıklı sayılabilecek bi adam var, hafif iri, orta boylarda. Biz de beraber yürüyoruz ama. Bu geldi, koluma girdi, yakınlaştı. Tamam dedim, bu iş oldu. Uuu bebeğim, hareketlenmeler. Eğildi eğildi, "İşte," dedi, "Ben böyle tiplerden hoşlanıyorum, biliyor musun?"
Hayatımın en saçma anlarından birisiydi. Hayattan soğudum bildiğin. Kendimi öyle kötü hissettim ki, nasıl veda ettim, nasıl arkadaşıma anlattım hatırlamıyorum bile.
*
Şimdi bi şeyler söylemek istiyorum. Ben mi şanssızım bu kadar, yoksa siz mi fazla şanslısınız? Normali sizinki mi, benimki mi? Daha anlatmadığım tonla şey var, bunlar kadar kötü hem de, öyle düşün. Fazla mı samimi davranıyorum bu ilk buluşmalarda acaba. Ya da ne bileyim, çok mu beklentiye giriyorum.
Anlayacağın, ben yine yalnızım. Şikayetçi misin, diye sorarsan, hayır. Bi şekilde idare ediyorum. Ama umudum tükenmiyor değil lan.

27 Ağustos 2018

Neler oldu neler...

Buraya, yine, başıma gelenleri tek tek anlatmaya geldim. Uzun zamandır yoktum, farkındayım ama elim boş durmadı, yine bir sürü şey yazdım.
Uzaktan bakınca "Tolga sağ salim yeni evine çıktı, hiçbir şeyi eline yüzüne bulaştırmadı." gibi görünse de işler göründüğü gibi olmadı. Zaten Allahın aşkına, benim hangi işim tereyağından kıl çeker gibi oldu. Şu an ev sahibim diş hekimliğinde son sınıfa yaklaştığımı ve buranın öğrenci evi değil de annesiyle yaşayan bir gencin evi olduğunu sanıyor. Adama indirim yaptırmak için trilyon tane yalan söyledim. Offf, burayı sonra düşünürüz.
*
Tam taşınacağım gün, bayrama denk geldi. Neyse ki hayatımda ilk kez eşya işini birkaç gün önceden halletmiştim de başıma dert olmadı. Bir de, eşyalarını aldığım spotçu adama yalvardım, "Zaten birkaç parça şeyim var, Fındıklı'ya uğrasak, onları da alsak, yeni eve öyle geçsek." diye adamın aklına girdim. Başka bir taşıma şirketine verecek param yoktu çünkü. En son adam beni ne kadar sevmiş olacak ki bana iskender ısmarlamıştı, karşılıklı yiyip Adana dedikodusu yapıyorduk. Neyse, adam sırf benim için bayramda dükkanını açtı (Resmen ayaklarına kapandım çünkü, sokakta kalacaktım yoksa onca eşyayla.) ve eşyalarımı taşımayı kabul etti. Lakin bi sorun vardı, adam benim "Birkaç parça yaaa." diyişime inanmış, kıç kadar araba getirmiş. Bir gördü ki onca valizi, kıyafeti, kutuyu, kitabı; adamın eli ayağı titredi. Sıkış tepiş de olsa arabaya sığdırdılar neyse ki.
Bu arada, şeyi anlatmadım. Benim emlakçım, ev sahibim arkadaşıymış diye evi vekaleten almış adamdan. Ev sahibini kendisi gibi göstermiş. Ben her ayın kirasını ona yatırıyordum, o da ev sahibine yolluyordu. Yani şu hesap, bana bin'e kiraladıkları evi aslında ev sahibinden sekiz yüz'e kiralamış gibi düşün, iki yüz'ü cukkalıyor dümbük. Bunu birçok emlakçı yapıyormuş bu arada, oh valla tertemiz iş. Neyse, ben taşındığım günden tam bir ay önce adamı aradım. Düzgün bir çocuk olarak dedim ki, "Abi, ben evden bir aya çıkıyorum. Evde herhangi bir hasar yok, depozitoyu hazırlar mısın, bir ay sonra senden alayım." Adam inanılmaz sevecen ama sahtekar bir tonla "Oooo Tolgacımmm, hemmmen hazırlıyorum, tam bir ay sonra hesabında bil, iyi ki erken haber verdin." dedi.
Taşınmamdan iki gün önce adama yine yazdım. Yazdım, çünkü aradım açmadı. Bana görüldü yaptı pezevenk. "Abi, iki güne taşınacağım, spotçuya hayvanlar gibi borçlandım, şu parayı unutma sakın." tarzında bir şey. Ki yalan söylemiyorum, adam bana iskender ısmarlasa da neticede satıcı, parasının eline geçeceği günü heyecanla bekliyor, söyleyip duruyor.
Bir gün önce de yazdım. "Abi parayı at artık, ben de adama göndereyim." diye. Şak fotoğraf gitti, adam engelledi beni! Arıyorum, hooop meşgule düşüyor. Bildiğin dolandırmaya teşebbüs etti yani.
Bak, beni kaç yıldır okuyorsun, kaç yıldır başıma gelen saçmalıkları anlatıyorum. Biliyorum, çok büyük boklar yemişliğim, kocaman potlar kırmışlığım, ortalığı birbirine katıp yandan "Hehehe." diye gülmüşlüğüm çoktur. Ama bu kadarını da hak etmedim ya, umarım etmemişimdir.
Bi yandan spotçu adam parayı soruyor, bir yandan bizimkiler darlıyor parayı aldın mı diye. Adam telefon numaramı engellemiş lan, ötesi var mı! Hemen hukuk okuyan arkadaşımı aradım, ne yapabilirim diye sormak için. Bana kalsa, kombiyi söküp, buzdolabını alıp götürecektim. Onları da satıp bir şekilde üstüne bir şeyler koyar öderdim borcumu. Ama arkadaşım "Sakınnn! Seni hırsız diye gösterip mahkemeye verir, donuna kadar alır. Suçsuzken suçlu olursun." dedi, dokunamadım. Evi mi dağıtsam, duvarları mı mahvetsem acaba, dedim, lan donuma kadar alırsa kıçım açıkta kalır diyerek vazgeçtim. Düşündüm, ne yapabilirim diye, hah! Yandaki çilingirden gidip yeni kilit aldım, spotçu adam evin kilidini değiştirdi.
Amacım şuydu. Bu adamı uzun süre taşınmadım, ben hâlâ evdeyim diyerek oyalamak, en sonunda evde olmadığımı çaktıklarında da eve girmek için çilingire para vermelerini sağlamak. En az iki hafta oyalarım, diye düşündüm. Ellerinde kalsın pezevenklerin evleri.
Küfürler ede ede kilidi değiştirdik, kamyona eşyaları doldurduk. Tam çıkacağız, yönetici geldi. Son üç ayın aidatını soracak, eminim. Ulan apartmanda asansör yok, bodrum katta yaşıyordum, aidatı otuzdan kırka çıkarmışlar! Vallahi de vermedim. Yani yaptığım az buçuk ayıp ama o adam bi sinsi geliyordu bana, paranın bi kısmını cukkalıyor gibiydi. Vallahi kusura bakmasın kimse ama İstanbul'a geldiğimden beri herkesten her şeyi bekliyorum.
Aidatı istedi tabi. "Vermem." dedim. Depozito olayını anlattım, gidip onlardan istersiniz, ben bu işte yokum, hadi eyvallah, dedim. Adam bi anda bana hak verdi. "Bence de verme, ben onlardan alırım. Bu daireye her taşınana aynı şeyi yapıyor şerefsizin evlatları, depozitosunu vermiyorlar kimsenin." dedi. Birden aklıma geldi, "Bu evin gerçek sahibinin telefonu sizde var mı acaba?" dedim. Adam hemen verdi. Aradım adamı.
Bildiğin kıçımın dibinde kamyon bekliyor, ben nelerle uğraşıyorum. Adam açtı telefonu, tanıttım kendimi, "Kiracınızım ben, şurada oturuyorum." dedim. Bana duyunca bayılma hissi veren o soruyu sordu: "Sen neden beş aydır kiranı vermiyorsun?"
İşte bundan sonra herkeste şerefsizlik potansiyeli vardır, dedim. Her ay, kirayı gününde, saatine yatıran ben! Kirayı vermiyormuşum! Emlakçı bildiğin beş ayı cukkalamış! Adama da "Tolga bu aralar çok sıkışık, o yüzden veremiyor abisi, mazur gör." diyormuş! Adama "Abi, ben sana bütün dekontları yolluyorum. Bizde yalan olmaz." diyip bütün eft belgelerini gönderdim, tekrar aradım.
Bi gaz vermeye başlamışımmm, aklın hayalin durur. "Abi, sen kaliteli dürüst adamsın. Evini bunlardan kurtar ama ondan önce git ağızlarına sıç bi güzel, seni dolandırmışlar. Arkadaş dediğinin attığı kazığa bak, hesap sormayacak mısın?" diyip bi güzel doldurdum adamı. Adam telefonu kapatırken "Gösterecem o Celal'e!" diyordu en son. İçimin yağları eridi.
Kamyona bindim, eve geldik. İmanımız gevredi, hayatımın en yorucu günlerinden biriydi ama evim içime çok sindi. Eski evimin yarısı kadar ama olsun, güneşli, ferah, daha ne. Şımarmaya gerek yok.
Aradan birkaç saat geçti, sızmışım. Telefonum çaldı, uyandım. Bi baktım, emlakçı! Sohbeti aynen yazıyorum:
"Alo, Tolgacım, canım nerdesin?" (Canım'mış, ben sana gösterecem canımı.)
"Neden soruyorsunuz?"
"Evde misin diye şey ettim. Eve müşteri çıktı da, gezdirmek için."
"Saat akşamın on buçuğu. Ne müşterisi bu, bu saatte. Eve geleceğim şimdi, istemiyorum kimseyi. Hem param nerde, niye yollamadınız?"
"Tamam canım benim."
Şak, kapattı. Sinirden elim ayağım titriyor. Kıçımın üstüne oturamadım. Adama tehdit mesajları yazıyorum, lan bunlar aşiret gibiler, yemin ederim izimi bulsa hiç acımaz öldürürler beni, yollayamıyorum. Birkaç dakika geçti, yine aradı. Bu sefer sinirli ama.
"Sen kilidi mi değiştirdin?"
"Sen eve mi girmeye çalışıyorsun? Haneye tecavüz diye karakola giderim, benimle uğraşmayın sakın."
"Bak şöyle yapalım, hadi sen bize anahtarı getir, ben de sana parayı vereyim."
"Beni bir kere dolandırdınız, bir kere daha dolandırmanıza izin verir miyim ben lan? Parayı yolla şimdi, telefonuma bildirimi gelecek para geldiğinde. O zaman anahtarı taksiyle gönderirim. Seninle bir daha muhatap olmam ben."
"Sen getir anahtarı, bak aha paranı hazırlıyorum. Hadi bakalım."
"Yok. Sen parayı gönder, bak taksiyi arıyorum."
Biraz çene dalaşından sonra kapattı yine. Öyle iğrençler ki, çilingire para vermesin diye bunu yapıyor. Ben de az değilim, haneye tecavüz falan.
Sabah oldu. Spotçu arayıp duruyor. Bu adam da yani, abi bi dur be! Yemiyorum, gönderecez paranı bi şekilde. Başıma neler gelmiş, zaten sinirden kuduruyorum.
En güzeli, dedim, bunların ofisine gidip parayı öyle istemek. Vermiyorlarsa da "Anahtarı da vermiyorum, kırıp girin." diyip çıkar giderim. Ayyy, umarım öldürmezler beni lan. Daha senarist olamadım, diş hekimi olamadım, İstanbul'da her yeri bile gezemedim henüz. Umarım ölmem. Bunlar öldürür beni kesin ama ne yapalım. Neyime güveniyorsam, iki metre boyuma herhalde.
Atladım minibüse, baya yaktım gemileri, gidiyorum ofise. Yanımda da bir adam oturuyor. Elinde kira sözleşmesi, aaaa, üstte beni dolandıran adamın adı, imzası! Allahın sevgili kulu muyum neyim. Bunu da vazgeçireyim hemen bunlardan evi kiralamaktan, yine zarara girsinler.
Döndüm yana doğru, "Siz de mi Xxxx Emlak, Celal Bey'den kiraladınız?" derken, elim ayağım titreye titreye başıma gelenleri anlattım. "Belliydi zaten böyle bir adam olduğu, hiç güvenilir birine benzemiyordu." dedi. Ama adam akıllılık etmiş, evi sahibinden kiralamış, emlakçıdan değil. Hep ev sahibiyle muhatap olmuş, bana bi ton nasihat verdi gülümseyerek. Sinirimden adama "Neden gülerek konuşuyorsunuz, komik bir şey varsa ben de güleyim." dedim. Özür diliyorum kendisinden eğer okuyorsa.
Adam bi anda "Sana yardım edebilirim." dedi. "Nasıl yani?" diye sordum, bi Allahın kulu o parayı alamaz bence çünkü. "Fındıklı'da herkesin tanıdığı mafya bir taksi durağı başkanı var. İstersen onun yanına götüreyim, her sorunu çözer." dedi.
Allahımmmmm, şu gencecik yaşımda mafyalara bile bulaştırdın ya beni, ben sana daha ne diyeyim. İnşallah bok yoluna gitmem, daha sinema filmim var, diş dolgusu bile yapamadım beeen! Birkaç yalan söyledim, milletin arkasından konuştum diye mafyaları mı bana reva gördün yarabbimmm!
Ayyy, böyle ağladığıma bakma, gözüm nasıl karardıysa, hemen adamın yanına gittik. Benim boylarımda ama benden yan yana üç tane olan cüssede birini düşün. Beyaz gömlekli takım elbisesi, düğmeler üstten iki tane açık. "Yeğenim." diye konuşuyor. Bildiğin mafya, filmlerdeki gibi yani.
Başıma gelenleri anlattım. Bi ton nasihatı da ondan dinledim "Yeğenim benim, bak şimdi..." diye diye. "Ne yapacağız?" dedim, "Seni oraya ben götürecem ama taksiyle değil. Benim kendi aracımla gidecez. Parayı alıp gelecez, merak etme." dedi. Hıı, evet mafya abi asla merak etmiyorum. Bi anda silahlar patlarsa ben Betüş periyim zaten, bize koruma kalkanı yaparım.
Bindik arabasına, vardık ofise. "Sen hiç konuşma." dedi, indik arabadan.
Ofise girer girmez beni dolandıran Celal ayağa kalktı, masasında oturuyordu. Ben kenara çekildim. Mafya abi yürüdü yürüdü, Celal'in masasına geldi, elinin tersiyle omzuna vurdu Celal'in. Celal bi sendeledi, mafya abi Celal'in sandalyesine oturdu ve sigara yaktı! Hayatımın en efsane anlarından biriydi, ölsem unutmam. "Tolga, oğlum, anahtarı ver. Sen de git hadi hazırla şu parayı." dedi. Celal şoklar içinde gidip paramı hazırladı, verdi. Anahtarı verip çıktık.
Mafya beni durağa tekrar götürdü ve numarasını verdi. Bundan sonra, bana karışanınız, kötü yorum yapanınız, canımı sıkanınız olursa, başınızı belaya sokmam an meselesi, bi telefonla her şeyi çözerim, haberiniz olsun!