9 Ekim 2017

Doğum Günü, Yirmi, Çözülme

On dokuzuncu doğum günümden beri, yirmi olmaktan korkuyordum. Sanki onlar basamağı 1'den 2'ye dönüşünce hayatımdaki bir sürü şey değişecekmiş gibi geliyordu. Yaşım o ikiyi gördü mü, seneye direkt on seneyi yaşanmamış sayıp otuz olacakmışım gibi. Çok fazla büyümem gerekecekmiş, kendimi sınırlamam lazım olacakmış gibi. Yüzüme çöke çöke bir hâl olan olgunluk, kendisini daha da belli edecekmiş gibi. Yaşımı soranlara gururla "Daha on dokuz yaşındayım!" diyordum, hemen yanımdan arkadaşlarımın "Ekimde yirmi olacaksın, yirmi desene." demelerine rağmen hem de.
Hah, o gün geldi. Birkaç saat sonra doğum günüm olacak. Geçen sene, aynı yazının 'yüzleşmesi'ni yazmıştım. Ben yazarken o zaman çok ağlamıştım, bir sene sonra 'çözülme'sini yazarken bu sefer gülümsüyorum.
şu koca kafalı şaşkın suratlı,
"benim burda ne işim var lan?!" diyen bebek benim
Bir sene, koca bir sene, birçok şeyin değişmesi için gerçekten kocaman bir zaman dilimiymiş. İnsan neler neler başarırmış; nelere nelere üzülür, sevinir, nelerden pişman olurmuş; neyi takarmış, neyi unuturmuş; kimleri hayatından çıkarır, kimleri hayatına alırmış. Bizzat yaşadım. Bazen hayvanlar gibi başardım, çok alkış aldım, bazen de rezil kepaze oldum, yerin dibine dibine girdim, böyle en dibi gördüm. Offf, sen ne diyorsun, bazı şeylere üzülmekten kafayı yedim be! Ama bazen de en şerefsiz kahkahaları ben attım, en yüksek seslisini ben güldüm. Bazen öyle şeyler yaptım ki, çok pişman oldum, çok 'keşke' dedim, çoğu zaman da pişman oluyormuş gibi yapıp bildiğimi okudum, sessizce 'iyi ki' dedim. Herkesin kafaya takıp dert edindiği birçok şeyi takmadım, umurum dışı kabul ettim, kimi zaman da "Amaaan!" diyip elini salladığın o şeyler var ya, hah, onlar benim uykularımı kaçırdı, rahat edemedim, yatakta dört döndüm, onlar için sinir krizleri geçirdim, kendimi yerden yere attım. Bir sürü kişiyle tanıştım, kimisini çok sevdim, kimisini sevmiş gibi yaptım, kimisini sevmedim, sevemedim.
Geçen seneki yazıyı yazarken yurt odamda tek başıma bilgisayarımın yanımdaki abur cuburları yiye yiye ağlıyordum. Şimdi, maalesef internet alacak param olmadığı için en yakın arkadaşlarımdan birinin evine gelip komşunun internetine kaçak bağlanarak yazıyorum. Hmm, bi bakalım. İnternetsiz olsa da ve hâlâ internet için kumarhane, kebapçı, çayhane ve arkadaş evleri gezsem de, kendi evime çıktım mı, çıktım. Bir ayı doldurmak üzereyim, üst komşumu polise şikayet etmeyi ve karşı komşuma kafa göz dalmayı düşünmem dışında herhangi bir olumsuzluğum yok. Evet, yine her şeyi tek başıma yaptım, acayip yoruldum, yorgunluktan o kutuların, pisliğin arasında uyuyakaldım, yine hayvan gibi para saçtım, yine çok didindim ama sonunda oldu. Elimde otuz beş kilo valizle emlakçı emlakçı gezip sinir krizleri geçirerek evi buldum, ilk çıktığım apartmanın bu sefer giriş katı oldu ama olsun, döndüm dolaştım yine buraya enk geldim, "Vardır bunda da bir şey." dedim.
Sonra... O Tolga Tilbe yaratan platonikliğime rağmen ders çalışıp kazanana kadar helak olduğum bölüme sonunda başlayabildim. Yaptığım ilk dişlerden kaldım, sabun kokusundan nefret ettim, hafiften zorlanıyorum ama sevdim. Hatta beklediğimden daha düzenli çıktım bile diyebilirim. Bazen amfide olduğumu unutup lise mantığıyla, sorulan sorulara bağıra bağıra cevap vermeye bile başladım, sanırım hafiften dikkati çektim.
Senaryo yazmaya da başladım, hayallerimi büyüttüm, tiyatro oyunu yanına sinema filmi de ekledim. Kendime uygun bir karakter yaratmaya uğraşıyorum. O sabun yaparken ezik ezik oturan ben, bir arkadaşımın bana yandan Radyo Tv okuduğumu belli eden bir soru sormasıyla, hooop, bir anda dikleştim, başladım anlatmaya! Ezik Tolga öyle güzel yok oluverdi ki, mutluluk sarhoşu oldum. Sonunda o bölümde kazasız belasız ikinci sınıfa geçtim, yeni kitaplarımı aldım, kokladım, sarıldım.
Yazınki olaydan sonra acayip acı çektim, ama bir haftada kendime geldim, toparladım. Geriye tonlarca yazı bırakan bir tecrübe oldu ama yapacak bir şey yok, birçok şey öğrendim, olgunlaştım. 'Bir ben var ki benden öte, benden ziyade' sözündeki 'benden öte ben'i görmüş oldum.
Accccayip gezdim, Kıbrıs'ı tavaf ettim, İstanbul'u mahvettim. Önce görgüsüz gibi her şeyimi paylaştım, sonra akıllandım, yavaş yavaş duruldum.
Bi de, çok mutluyum, huzurluyum ama nedenini şimdilik söylemem.
Yani anlayacağın, ben sonunda yirmi oldum. İnsan iki heceden korkar mı be, 'yirmi' benim korkulu rüyalarımın başkarakteriydi yemin ederim! Şu çubuk krakere benzeyen sıfatım ve deve gibi boyumla; pişmanlığı, sevinci, 'iyi ki'si, 'keşke'si, sinir harbi, mutluluk sarhoşluğu ve daha nicesiyle; hayvanlar gibi eğlenip bi acayip üzüldüğüm on dokuza sonunda veda ettim. Önümde şu an yaş pasta ve mum yok, hatta sanırım arkadaşım benden de fakir, karşıda sadece mayonez ve salça görüyorum çünkü, o yüzden dileğimi buradan dileyeyim. Yirmi abi, büyüksün, yücesin; hani o yatağıma yatıp kafamı yastığa koyduğum anda kurduğum birçok hayal var ya, hah, onlardan birkaçı gerçekleşse çok efsane olur be. Eyvallah abi.



20 Eylül 2017

Daha ilk günden

Onlarca aksilik sonrası evime yerleşebildim. Önce evin temizliğiyle uğraştım, bitemedi bir türlü. Annem banyo fayanslarının arasını krem dökerek ovaladığımı görseydi muhtemelen önce ağlar, sonra da beni tokatlardı "Evde niye pissin eşşoleşşeğin çocuğu!" diyerek. Benden önceki kiracı evi o kadar pis bırakmıştı ki, sürekli küfrettim. Bir de kimsem yok bildiğin, kollarım koptu yemin ederim. Sonra, mutfakta kocaman bir eksik olduğunu maalesef evi tuttuktan sonra fark ettim. Evde ocak yoktu, emlakçıyı arayıp bunu söylediğimde gece on ikiydi. Bi üç gün kadar dışarıda yedim, karnım mahvoldu. Şansıma evin karşısına Adana dürümcü açılmış, her acıktığımda gidip yiyordum. Her gün her gün yenmezmiş, bunu anlayabildim sonunda... Neyse, emlakçı önce çok eski bir ocak getirdi. Ocak o kadar eskiydi ki, gaz kokusundan ölebilirdim sanırım. Gecesinde yine aradım adamı, çok az tehdit etmiş olabilirim. Güya Allahın emlakçısı, bana "Dur ben bi kontrol edeyim." diyor. Ben anlamıyorum, insanların bir şeyi anlamaları için illa çirkefleşip bağırmam mı gerekiyor, ne gerek var yani. Sonra bi baktım, yepyeni bir tane getirmiş, evdeki en sevdiğim eşya o şu an. Yemek yaptığım yok bu arada, bir tek yoğurtlu makarna yapıyorum. Onu da her gece yaptığım için götüm ve memem kocaman olmaya başlayacak, hissediyorum. Et yemeyi ben de isterdim ama param yok, makarnayı çeşitlendirerek yaşamımı sürdürüyorum o yüzden.
Okul başladı ve okula yakın olsun diye cehennemin dibinden ev tutmama rağmen okula erken gidebildiğim tek bir gün bile yok. Hepsinde ders başlayalı yarım saat olmuş, kapı çalıyor, iki metre tahta gibi bir çocuk özür dileyerek içeri giriyor. O yüzden en önün de önünde oturmak zorunda kalıyorum sürekli.
Bir de önlük olayım var. Doğruyu söyleyeyim, esmerim diye beyaz bana yakışabilir diyordum önceleri. Bir de, ulan önlük bu, giyen herkeste muhteşem durmalı yani. Geleceğin hekimisin, doktorusun sonuçta, sırf o yüzden bile bi torpil olmalı, diyordum. Neyse, önlük denemek için bi yere girdik. Herkes deniyor, insanlara bu kadar mı yakışır! Nasıl parlıyorlar önlüğün içinde, herkes buram buram diş hekimi kokuyor böyle. İçimden de sürekli "Evettt, teorim doğruuu, herkese yakıştı lalala!" diyorum. Sıra bana geldi, bi denedim, yemin ederim Adana'da bizim kasap Yalçın Abi gibi oldum. Aynaya baktığım an kendimden yarım kilo kuşbaşı isteyesim geliyordu.
Gözlerim doldu doldu böyle, arkadaşım dışarı çıkardı beni. "Tadilat yaptırırız şimdi, üzerine göre olur, üzülme." diyip duruyorlar. Kalktık başka yere gittik benim için. Bi adam bizi yarım saat bekletti, sonra denettiği önlük yine kasap Yalçın gibi oldu. En son pes etmiştim, banklara çöküp ağlıyordum ki, bi yere daha girdik. Ve teorimi yine doğrulamış oldum. Gerçekten o kadar içime sinerek aldım ki o önlükleri, arada bir evde giyiyorum, aynaya bakıyorum... İçimden de sürekli "O yarım kollu kısa önlükle Instagram'a fotoğraf atmak için mi kazandın lan okulunu?" diyorum ama olsun.
Okulun ilk günüydü sanırım, hah evet, önlük almaya gitmeden hemen önce. Arkadaşımın arabasıyla gideceğiz, arkadaşım da yokuşa park etmiş arabayı. Bindik, araba bi çalıştı, taaak diye bi ses. Arkadaki arabaya öyle bi vurduk ki, "Aha," dedim "Tolga, sıçtın hadi hayırlı olsun.". Bi daha gaza bastı, taaak diye ikinci bi ses geldi. Arkamızdaki durmuş araba biz vurdukça geriye gidiyor gariban. Vallahi bi anda "Lan kaç kaç kaç!" diyiverdim, arkadaki arabada herhangi bi hasar göremeyince de bildiğin kaçtık. Çok şükür, 'İstanbul'da Yediğim Boklar' listeme bunu da ekleyeceğim, birkaç gün üç buçuk attım da baktık ses yok, "Sıkıntı yok herhalde." dedik, umarım yoktur...
Okul ortamı da biraz şey gibi, "Beeennnn diş hekimiyimmm, beeenn on dört binle girdimm, beeeen beyaz önlük giyiyorumm, küçük dağları beeenn yarattımm!" diyen insanlar topluluğu. Ulan pezevenk, ben de on dört bindeyim, ben sana öyle bakıyor muyum. Aynı önlükten bende de var, ne bu havalar yani. O yüzden, sanırım kantindeki ortama alışmam biraz zaman alacak.
Hah, unutmadan. Diş hekimliği kazanmak demek, kağıttan çok sabuna dokunmak demekmiş. Çok merak ediyorum, acaba iki sene önceki Tolga'nın aklına, kendi evine tek başına çıkıp eve birilerini atmak yerine gecenin bir saati müzik dinleyerek sabun yontup yeşil dolmalık bibere benzetmeye çalışacağı gelir miydi. Bir de benzemiyor bir türlü, biber hariç her şeye benzetiyorum. Son yaptığım biberi baktığım biberden o kadar farklı yapmışım ki, dört tane manav gezdim elimde sabunla, "Abi buna benzer biberin var mıdır?" diyerek. Asistanlar yaparken kolay gibiydi, feleğim şaşıyor yaparken. Sabun kokusundan kafayı buluyorum sanırım.
*
Konusunu aylaaar aylaar önce aşk acısından ölürken, gecenin üçünde biyoloji kitabıma odaklanmışken bi anda bulduğum; bulduğum günden itibaren sürüyle kursa, konferansa gitmeye çalıştığım; onlarca senaristle iletişime geçtiğim; yazımı hakkında bin beş yüz tane kitap okuğum 'senaryo' işine de mantığını kavradığımı hissedince en sonunda el atmaya karar verdim. Oyun hakkında diyebileceğim tek şey, "Bi' Sen Eksiktin!"in sanırım komik olacağı. Bir de günlerdir oyundaki birkaç sahne için şarkı sözü yazıp kafama göre melodi uyduruyorum... Birçok tiyatronun, dışarıdan gelen senaryoları değerlendirdiği departmanları varmış. Sen "Oyunum bu." diyip veriyormuşsun, değerlendirmeye alıyorlarmış. Ya da, radyo televizyon okuyan bir sürü arkadaşım var, bi şekilde değerlendiririm diye düşünüyorum onlarla. Yarın, önce karakter yaratımına başlıyorum, hepsi bitti kafamda. Buraya bunu yazma nedenim de yarın bu işi ertelemeden başlamak, "Bloga bile yazdın, otur başla!" demek için. Her karakter için cevaplamam gereken yüze yakın soru ve yazmam gereken sayfalarca biyografi var önce. Bu işe de el attım ya, ben bir şey demiyorum, umarım içime siner...

Not 1: Kaşar peynir niye bu kadar pahalı yahu, hemen de bitiveriyor zaten. Üzülüyorum.
Not 2: Karşı komşumla evin ilk günü kavga ettim. Daha sonra anlatırım.

9 Eylül 2017

Bazen hayat, gerçekten inanılmazdır

Bütün bir yaz, "Çocuğum, artık alalım bak şu biletini, coştu fiyatlar." diyen annesini "Az sonra bakarım anne.", "Söz, akşam bakıp iletecem sana!", "Anne, dur şimdi, Twitter'da bi işim var." şeklinde çeşitli bahanelerle oyalayıp üşendiğini belirten ben, bir gece kendimi Lüks Adana otobüsünün en arka dörtlüsünde kuyruk sokumu ağrısından artık oturamaz duruma gelmiş kıçımla buldum! Annem, vazgeçmeyi bırak, ben otobüse bindiğimde sinsi sinsi gülüyordu, "Hehehe, hak ettin eşşoleşşeğin çocuğu." diyen bir bakışla!
14 saat diye hesaplayıp yanında kalacağım arkadaşıma "14.00 gibi oradayım sanırım." dediğim ve otobüsün önündeki kocaman 'ekspres' yazısını görmediğim için, 12 saatte Dudullu Otogarı'na varınca, telefonda "Ben vardım, sana geliyorum." diyebileceğim arkadaşımı maalesef bulamadım. Kendisi öğle saatlerine alarmını kurup sabah uyuduğu için telefonuma cevap veremedi zira... Ben de, yirmi beş kilo valizim ve "En sevdiğim romanımm, kesin koymam lazım! Ayyy, Harry Potterların tamamını koymazsam ölürüm, seri bozulmasın. Hmm, bunu da koyayım, şimdi şunu koymuşum, diğerini koymazsam olmaz." diye diye en az on kilo sırt çantamla gelen her minibüsü durdurup Fındıklı'ya giden otobüsün geçtiği yerde beni indirmeleri gerektiğini söyledim. En sonunda otobüs durağının önüne geldim.
Tamam, geçen sene bir ay orada kaldım ama, 'ev nasıl aranır?', 'emlakçılar mahallenin neresinde yoğunlaşmış?', '35 kilo yükle emlakçı emlakçı gezilir mi?', 'yokuşlardan valizle nasıl daha az yorularak çıkılır?' gibi soruların cevaplarını ben bilmiyorum ki! O yüzden, gelen ilk otobüsün şoförüne nefes nefese bir şekilde "Merhaba, beni Fındıklı'da emlakçıların en yoğun olduğu durakta indirebilir misiniz?" diye sordum. O kadar umutsuz bir haldeydim ki, pert olmuştum bildiğin. Bir de ayıptır söylemesi, kıçım nasıl ağrıyor oturmaktannn! Otobüs koltuklarının aralıkları her zaman kabusumdu ama 12 saat boyunca rahat edeyim diye bacağımı bir tek bir yerlerime sokmadığım kaldı. Hiç uyuyamadım, zaten sabah dörde kadar kalacağım arkadaşımla konuştum, dörtten sonra baktım ki Wi-Fi emrime amade, oturdum dizi izledim. Kısaca, gözlerimi kapattığım an rüya görüyordum.
Adam bi anda bana "Bekle hele bi, bizim bi Hüseyin Abi var, oralarda bu işle uğraşıyordu, sorayım. Yeditepe'de mi okuyon sen?" diyince uyku falan kalmadı, hobareyyy, "Sanırım ev buldum lannn!" diye sevinmeye başladım. Klasik "Arkadaki bir dişim de çok ağrıyordu, sana geliriz artık." esprileri, "Abi ben öğrenciyim bak ona göre." yalakalıkları arasında, şoförle beraber otobüsün son durağına geldim. Emlakçı bizi bekliyordu, bindik arabaya.
Adamın gösterdiği evler iyiydi güzeldi de, benim okuluma çok sapaydı. Bir de, Allah aşkına, o eşyalı ev fiyatları ne öyle! Gören de koydukları eşyaları son model zannedecek, sinirlerim bozuldu. Neyse, gösterdiği evlerin bana uygun olmayacağını söyledim, beni Fındıklı'nın girişine bıraktılar. Marketten Tutku alıp aşağı doğru pıtı pıtı yürümeye başladım.
Bi yandan da kendime küfrediyorum. Bütün arkadaşlarım, ağustos ayında evlerini tuttular, ben okulun açılmasına bir hafta varken güya ev arıyorum! Ve ben ağustos başında İstanbul'daydım üstelik. Ama ne yaptım, "Beşiktaş'ı çok özlemişim, yarın giderim bakmaya. Aaa, arkadaşım aradı, ertesi güne kalsın. Bugün de çok yoruldum, artık sonra bakarım, Sahibinden ne güne duruyor?" diye diye erteledim, sonra da Kıbrıs'ta buldum kendimi zaten.
Bulduğum ilk emlakçıya girdim. Kadına derdimi anlattım, "Annemle yaşıyorum, o Adana'dan gönderecek parayı, uygun bir şeyler arıyorum." diyerek. Eşyalı ev fiyatlarını duydukça valizime tutundum bayılmamak için yemin ederim, sokakta yatmayı düşündüm. Eşyasızlar da hep yeni bina, eşyalı fiyatına veriyor o yüzden. Bir ev vardı, içime sindi gibi oldu derken ev sahibinin çığlığını duydum telefonda, "Öğrenciye vermemmm, hayatta vermemm!" diye. Emlakçı abla bile dellendi, "Beyefendi bu çocuklar da kalacak yer arıyor, okullarını kazanmışlar, biraz yardımcı olsanız..." filan, adamda tık yok! "Gelin, bi tanışın, temiz yüzlü bir çocuk." diyor, oradan bağırıyor "Gerek yokk, başka yerde baksııın! Bende öğrenciye verecek ev yokk!". Şaka gibiydi o anlar. Kendimi sorguluyorum bir de, "Adamı evi için aradık di mi?" diyerek. Yani "Böbreğinizi ve dalağınızı uygun fiyata alabilir miyim?" demedim sonuçta. İçimden de "Biraz daha param olsa senin o evine mi bakarım lan dangalak!" diyip duruyorum ama dış sesim emlakçı bana yardımcı olsun diye "Olsun, adam da haklı n'aaapsın, başka evlere bakalım sorun yok." diyor tabi. İki üç ev daha gezdirdiler. Birisi inanılmaz sapa. Kar yağsa o yokuşu çıkmam imkansız. Diğeri bir artı bir ama çok pahalı. Diğeri eşyalı diye çok pahalı.
Bazı emlakçılara da ayrı kıl oldum. Adam diyor ki, "Yalnız mı yaşayacaksın?". "En fazla 1 2 ay, sonra birini almak zorundayım, karşılayamam çünkü." diye cevap veriyorum, "Erkek mi kız mı?" diye soruyor! "Erkek kız ne fark eder, sağlıklı olsun yeter!" diyorum, sinirden titreyerek! Ben kazık gibi paramı ödeyeceğim zaten, ev halkının cinsiyet yoğunluğundan sana ne!
İki emlakçı daha gezdikten sonra arkadaşım uyandı, ona geçtim hemen. Yastığa kafamı koyduğum gibi uyumuşum. Ara ara uyanıp fotoğraf çekildik, yine uyudum.
Sabah oldu, elimde telefon, Sahibinden'i kurcalıyorum. Bir ilan gördüm, eşyasız ev, bahçe katı ve fiyatına inanamadım. O kadar ucuz ki, direkt kendimi o evde hayal etmeye başladım. Bahçeye kurduğum salıncakta "Ah Nerede Vah Nerede" eşliğinde bacaklarımı sallayarak sallanıyorum, ektiğim domatesleri koklayarak toplayıp gülümsüyorum, her sabah pencere pervazındaki çiçeklerimi sulayıp onlara "Günaydıııın canlarımm!" diyorum, organik sebzelerimle yaptığım yemeklerin kokusu etrafa yayılıyor... (Yemek yapmayı bilmiyorum.)
"Bırak lan hayal kurmayı, adamı ara adamı!" diyip hemen adamı aradım. Şansıma ev, arkadaşımın evinden üç apartman sonra! Adam "Ben evin önündeyim, gelin isterseniz." diyince bir koşuşumuz var, "Speedy Gonzales kimmiş lan sıçarım çarkına!" dersin yemin ederim.
Aşağıya indim ve gördüğüm manzarayı anlatıyorum: Hayaller ve salıncak kurduğum, organik tarım yaptığım evin önünde bir çocuk, babasının yanında, babası emlakçıyla el sıkışıyor! Oradan bağırdım hemen: "Hoooop, önce ben aradım abi!" Meğer onlar dört saat önce aramış, emlakçı da onlar vazgeçerse diye beni çağırmış. Adama "Neden böyle bir şey yapıyorsunuz, bilsem inmezdim." diyorum, "Belki tutmazlar diye işte." dedi.
Canım o kadar sıkıldı ki. Ancak benim gibi bir salak, beğendiği evin tutulduğu ânı görür zaten. Mutsuz umutsuz bir halde, bir apartmanın giriş merdivenlerine çöktüm. Bir yandan da annem bağırıyor: "Üzülme bu kadar, neye üzülüyorsun, olan olmuş artık, başka yere bakarsın, saçmalama!" Kirası o kadar ucuzdu ki, tek başıma çıkardım, rahat ederdim ama olmadı.
Emlakçı, tutan çocukla babası gittikten sonra "Keşke sana verseydim evi, onları hiç sevmedim. Gel kontrat yapmadık daha onlarla, seninle yapalım bugün. Adamlara uydururuz bir şey." dedi, kabul edemedim. Bana yapılsa ortalığı ayağa kaldırırdım çünkü. Hayır, aslında çocuğun oradan ev tutması çok mantıksız çünkü okuluna çok uzak. Ama sanırım arabası varmış çocuğun. Ahh ahhh, millet okula arabayla gidip gelecek, ben de tutacağım ev yerin altında olmasın diye uğraşıyorum. Yukarıdakine sesleniyorum, umarım para kazanmaya başlayınca bu sürünmelerimi gülerek hatırlarım, umarım gülerim...
Sonra, hayatın ne kadar efsane olduğunu yine ve yine anlayacağım bir şey oldu. Öğle saatlerinde annemin yönlendirdiği bir emlakçı beni aradı, ellerinde olan evin adresini verdi. Allah Allaaaah, bu adresi ben nerden tanıyorum, bu apartman numarası çok tanıdık, derken; lan lan lan, burası benim İstanbul'a ilk geldiğim zaman tuttuğum çatı katı evimin olduğu apartmanın giriş katı! Gözümün önüne gelen ilk görüntü, kafasını tavana artık vurmayacak olan bir Tolga gülümsemesi ve evine internet bağlatana kadar yine aynı kumarhanede çay içip dizi indirmeye çalışan Tolga bakışı!
Henüz kontratı yapmadık ama sanırım evi tutuyorum. Yine emlakçısı, depozitosu derken, giren girdi yapacak bir şey yok. En azından eşyalı ve iki artı bir; okul başlayınca samimi bir arkadaşımın kanına girip en fazla iki ay içinde ev arkadaşı bulmam lazım. Annem de Adana'da kirada, ben de kiraya çıkıyorum, hadi hayırlısı. Bana şans dile de şu günleri atlatalım.


12 Ağustos 2017

Bu hikâyenin de sonuna geldik.

Bundan tam bir yıl önce, "Affetmek mi, vazgeçmek mi, unutmak mı? Hangisi daha zor?" diye insanlara sormuştum. O zamanlar başına neler geleceğinden habersiz, toy, uçağı rötar yaptığı için gecenin bir saati E3 havaalanı otobüsünün içinde, hâlâ bir okul kazanabildiğini idrak edememiş, İstanbul'a okul kaydı için değil de sanki gezmeye gelmiş turist gibi davranan, yazlıktan yeni dönmüş, daha bir esmer, kendine güvensiz, "Şimdi şuramdan bunu çalacaklar! Ayy, bu teyzenin bakışları ne öyle, böbreklerim yerimde mi? Amca, bak bak bak bana gözünü dikme, Adanalıyım gelmiyim oraya!" diyip duran; bi yandan da toplasan iki sayfa şey konuştuğu kişiye günlerini vermiş, her gece "İlk görüştüğüm zaman şunları söyleyeceğim." diyip arkadan Müslüm Gürses'ten Nilüfer'le prova yapan, "Senarist olmakmış, çocuk diş hekimi olmakmış, kitap çıkarmakmış, peeeh!" diyip vizyonunu sadece 'İstanbul'da platonik olduğu insanla görüşmek' olarak değiştiren, duyguları omuzlarına yük olduğu için değil de bütün arkadaşları kendisinden kısa olduğu ve dedikodu duymak amacıyla sürekli eğik yürüdüğü için hafif kambur olmuş bir çocuktum. Gerçi hâlâ biraz kamburum da konumuz o değil.
Bunu İstanbul'a ilk geldiğim zaman çekmiştim, heyecandan ölürken.
Geçen hafta, arkadaşım beni arayıp hiç tanımadığım birini telefona "Al da dinle! Sen de gör artık bazı şeyleri, geri zekalısın sen, gerçekten böyle bir şeyi hayatımda görmedim!" diyerek verdiğinde, onun hakkında duyduklarımdan sonra aklıma ilk gelen şey bunlar oldu.
İnsan, birini sevince, bütün kötü özellikleriyle onu kabul etmek için kendini zorluyor, "Çünkü şu yönü iyi, bu kadarını da olsun, kabul edebilirim." diyor karşılığını buldu diye. Yalnız, yazarken fark ettim, birini sevip karşılığını bulmak, sevilmek çok efsane bir şey. Sanırım sevilmeyi çok özledim. Kimse tarafından önemsenmeye ihtiyacım yok ama birinin bana olan sevgisini hissetsem çok güzel olacak. Sev sev sev, ben gerçekten yoruldum çünkü.
Ama insan, birini karşılıksız sevince, ona kötü özellik yükleyemiyor, "Onun mükemmel bir hayatı var, o hata yapmaz, bir yanlış yaptıysa karşı tarafın suçudur, o üzülemez ki gözyaşı bezleri yok, onun durumu iyi, harika bir çevresi var, notları da süper." diyor, çünkü tanımıyor ki. Zaten olay o ya, bir masaya oturup üç saat geçirse belki de anında soğuyacak, "Ben ne yapıyorum!" diyecek. Ama yaşayamadıklarına üzülüyor işte, karşılığını bulan, yolun sonunda yaşadıklarına üzülürken, o, onunla yaşayamadıkları için bu kadar deli, bu kadar seviyor! Kafasında yarattığı profil için üzülüyor, seviniyor, üzülüyor, üzülüyor, tekrar 'üzülüyor' dememe gerek var mı?
Şunu çok iyi öğrendim: Kimse, hayalinizde yarattığınız o kişi değilmiş, adını başkasından duyunca ağlamaya başladığınız kişi bile! İnsanı tanıyarak sevmek en güzeliymiş, sevmelere doyamadığınız için sevilmenin tadını alamamak çok kötüymüş, insanı mahvedermiş, ne gerek varmış. Duyguları birine atfetmek çok üzüyormuş.
Kendimi çok sorguladım, "Ben şu an neye üzülüyorum? Duyduklarıma mı, kendi salaklıklarıma mı?" diyerek. Kendi salaklıklarıma tabi! Her gün "Bitirdim, bu sefer kesin!" diyip beynimin bir köşesinden elimde olmadan hortlatarak kendime yalan söyleyişime, verdiğim ödünlere, "Sen bana yazma." diyen birine patlama olur olmaz yazıp cevap verdi diye mutluluktan ölmeme, gecelerime ya, bildiğin gecelerime üzülüyorum. Arkadaşlarıma, WhatsApp grubunda insanların beynini mahvedişime, zamanında kendimi kahredişime.
Sonra bi duruyorum, aklıma bir sene önce "Sevmek abi, sevilmek güzel de sevmek ayrı bi kutsallık bence, insanı başkalaştırıyor." diyen beni getiriyorum.
Şunu da çok iyi öğrendim: Sevmek, insanı olgunlaştırıyor, değiştiriyor. Ama hadi itiraf edelim, "Ben sevmeye aşığım, sevince olan o iyi kötü duygulara, sevmenin verdiği büyük ilhamı seviyorum aslında." diyen herkes, WhatsApp gruplarında ağlak ağlak dolaşan o kişi oluyor, maalesef. 
Ha bir de, kötü ama fazla gerçek bir şey: Sevseydi arardı. Görmek isteseydi yazardı, haber yollardı, ulaşırdı. Aklına seni getirseydi sorardı. En önemlisi, onu seveni bulmuşken sevseydi, şu an sen bunları iç çekerek okumazdın.
*
Bir hafta oldu o telefon konuşması olalı. Yara kabuğunu koparmak gibiydi ama geçti. Kendime kızmalarım, kendime ettiğim hakaretler de bitti. Sanırım eski Tolga'yı çok ama çok özlemişim. O deliliğini, kocaman kahkahalar atarken hiçbir şey düşünmeyişini, umursamazlığını, belaları başına çekip her şeyin içinden sıyrılmasını, şeytanlığını, kararsızlığını, kafasına koyduğunu kesinlikle yapmasını, pes etmemesini, her şeyi son dakikaya bırakıp halletmesini.
Uzun bir süre birini yeniden sevebileceğimden emin değilim. Çünkü artık biraz korkuyorum, yeniden yara almaktan, hayal kırıklığına uğramaktan, sevgimin karşılığını bulamamaktan. "Ben artık kimseyi sevemem." demiyorum ama artık "'Sevilmek', 'sevmek'ten daha güzel sanki." diyorum sanırım.
*
İlk cümledeki soruyu da hep şöyle cevaplardım: "En zoru affetmek. Çünkü affetmek, bütün duyguların katili. Birini ancak affettikten sonra ondan vazgeçebiliyorsun, sonra da unutabiliyorsun." Aradan bir yıl geçti, hâlâ aynısını düşünüyorum.
Ve evet, ben seni sonunda affettim, affedebildim, affetmeyi başarabildim; bu aralar benim bütün kırgınlığım sadece kendime-

31 Temmuz 2017

İstanbul, Maltepe, Kediler ve Ben

İlk çıktığım evin iki aşağı sokağında, yine çatı katı bir evde; yanımda biri siyah diğeri siyah beyaz iki kediyle ve eve beraber çıkmayı düşündüğüm ancak bazı sorunlardan dolayı çıkamayıp evine misafir olarak geldiğim Adana'dan arkadaşımla iki gündür beraberim. Yine rezilliğin içindeyim ama benden mutlusu yok sanırım. Yalnız bu rezilliklerle mutlu olan tek insan ben olabilirim.
Ev sahibi az şeytan değilmiş bu arada. Evini ikiye bölmüş, garip bir anlaşmaya millete "Burası aile apartmanı, eve insan getirme." diyerek kiralıyor kahpe karı. Seni rahatsız etmediğim sürece eve neye karışıyorsun sen acaba. Neyse, yaptığı şey suç bildiğin, faturaları kiracısının üstüne aldırmıyor evi böldüğü açığa çıkar diye. O kadar garip ki, giriş kapısının hemen yanında bir odaları var sanırım. Sanki yanımızda kavga ediyor deyyuslar! "Orospu olmuşsun sen Nurcaaaannn, ayyyy sen nasıl kızsın!!!!" diye nasıl bağırıyorlar, elim ayağım titriyor, arada duvar değil de kağıt var sanki.
Bi de bazı eşyalar için alacağını belirtmiş ama almamış. Ya sen öğrenciye kiralıyorsun, neden mağdur ediyorsun ben anlamıyorum. Arkadaşım anlattı, depozitonun bir kısmını hemen verememiş maddi durumundan dolayı, kadın da o verene kadar buzdolabını, ocağı, çamaşır makinesini getirmemiş. Getirdiği ocak da tek gözlü bu arada, ikinci yemeği yapınca birinci yemek soğuyor. Senin de her ne kadar orospu diye bağırsan da bir kızın var, onun eve çıktığını düşünsen de öyle davransan keşke.
Arkadaşım da ayrı bir psikopat. Daha kıçına don alacak parası yok, iki kedi sahiplenmiş. "Yemicem yedircem." diyor ruh hastası. Dünyalar tatlısı ikisi de, kardeşler bir de, birbirleriyle öyle güzel oynuyorlar ki. Bir de biraz bana benziyorlar, yiyip yiyip uyuyorlar... Bugün hep beraber öğle uykusuna yattık, hep beraber uyandık.
Annemi yolcu ettim, fakirliğim resmi olarak başladı bu arada. Kahvaltılık alacak paramız olmadığı için bir önceki günkü akşam yemeğini kahvaltıda yine yiyorum. Üzüldüğüm falan yok sakın yanlış anlama, halime gülüyorum hatta. Buraya yazma sebebim beş yıl sonra okuduğum zaman da gülümsemek, unutmamak. Zaten öyle yemek seçen biri değilim, her saatte her şeyi yiyebilecek birisiyim. (Bunu diye diye dört kilo almışım bir buçuk ayda, memelerim büyüdü bildiğin. Annem gördü memelerimi geçen gün, "Oğlum bu ne?" dedi. Aldığım kilolar koluma bacağıma gideceğine kıçıma mememe göbeğime gidiyor.)
Evde tek bardak var, iki çatal var, iki kaşık var. Tek servis tabağı var ama biz banyo tası gibi bir şeyi ikinci bir tabak olarak kullanıyoruz, sıkıntı yok. Az önce yoğurtlu makarna yaptık hatta, sabah yine yiyeceğim. Güya buzdolabında Amsterdam var ama domates yok, evde iki paket Chester var ama ekmek yok...
Öğlen uyumak yerine ev aramaya başlamam gerekiyor. Annem de soruyor sürekli, yatakta ağzım yüzüm kaymış yeni uyanmışken "Evettt arıyorummm annneeğğğ bulmak üzereyim hayalimdeki evi hissediyorummm." diye yalan atıyorum kıçımdan. Bir zor geliyor bana, aklın hayalin durur! Ev bul, para bayıl, eşyaların için kamyon tut, hepsini Levent'ten Maltepe'ye getir, evi diz, her şeyi tek tek yıka... Nelerin altından kalkmadım, bunu mu beceremeyeceğim, sanki yapmadığım şey, desem de ne bileyim. Ev arkadaşı da bulamadım, daha doğrusu onu da aramıyorum ki bulayım. Hayır, aşk temalı yaz dizilerindeki gibi bir karşılaşma falan mı bekliyorum acaba. "Yolda çarpışacağız, diş hekimliğini aynı üniversitede okuduğumuzu öğreneceğiz, en sevdiğimiz renk bile aynı olacak ve aynı evde sonsuza kadar mutlu yaşayacağız, arada kavga etsek de hiç ayrılmayacağız." mı hayal ediyorum, ne yapıyorum ben ya. Sen de beni az çok tanıdın artık, varsa Maltepe'de ev arayan hafif psikopat bir arkadaşın, söylesene beni, eve çıkalım. Yanda Twitter var, mail var, Instagram da aynı Twitter'la. Oradan bana ulaşsın.

SORU: Bu kediler kumlarına yapıyor tuvaletlerini tamam ama bazen kumlarını öylesine tırmıklayıp mahvediyorlar her yeri. Altına gazete sersek de her yere atıyorlar kumları. Acaba kap mı küçük, biz mi çok kum koyduk, Allah aşkına yorumlardan söyleyin biriniz. İlla hesabınız olmasına gerek yok, yorumda seçenekten anonimi işaretlerseniz oluyordu sanırım. Ev arkadaşı ve ev aradığımı unutmayın, emlakçı bile önerseniz olur, akrabanız olsun da benden az para alsın, vallahi param yok.
NOT: Bütün yazı boyunca bu çaldı. Öptüm!

14 Temmuz 2017

Mezuna Kalacaklara ve İstanbul'da Öğrenci Olacaklara

İki YGS, dört LYS oturumuna girmiş, bir LYS sınavına da "Belki eşit ağırlıktan yazarım." diyerek para ödeyip sabah uyuyakaldığı için gidememiş birisini ben olsam sabaha kadar dinler, tavsiyelerini not alırdım. Demet Akalın'ın "Burada tecrübe konuşuyor!" sözleri sanki onun için yazılmış gibi gelirdi çünkü. Kendimden başkasıymış gibi bahsetmek de pek havalı yav!
Biliyorum, sınav açıklandı, moraller pek yerinde değil. Sınavınızın açıklanacağı gün heyecandan sizden daha erken uyanmış birisi olarak yazıyorum bu arada, bana güvenebilirsiniz yani! Size oturup "Şöyle ders çalış, böyle konuyu dinle, şunları çöz." diyecek birisi olduğumu pek düşünmüyorum, çünkü hayatım boyunca düzenli bir insan olamadım. Bir aylık ödevini yirmi sekizinci gün hatırlayıp eve kapanan birinden bahsediyoruz, ben kimim de öneride bulunuyorum... Buraya, tercih işinde size yardımcı olmaya geldim. Ha, aklınıza sakın "Şu okulun hocaları daha iyi, bu üniversitedeki eğitim on numara, akademik zattiri zutturuklar pek şeydir efenim." diyen birisi gelmesin. Ben daha ziyade İstanbul'dan bildireceğim. Önce kısaca benim iki senemden bahsedeyim, sonra madde madde konuşalım.
Sınavlara iki sene girdim, aynı konuları elli sekiz kere çalıştım çünkü konularla aramda muhteşem bi bağ kurdum, bırakamadık birbirimizi. Onlar öyle değerli, öyle önemli konulardı ki, beni kendilerine bağladılar ve müptelası oldum hepsinin! Tabi bu, işin şakası. Açıkçası uzaydaki bir gezegenin sıcaklığını ve yaşını konuştuğum herhangi bir arkadaş ortamım yok. Ya da hiçbir arkadaşımla üç x kare'nin türevini almak için buluşmuyorum. Kız arkadaşımla sohbet ederken "Alın tepesinin ortasından kaşlarının arasına bi dikme indireyim." demiyorum. Kankamla pizza yerken "Hmm, ağız, yutak, hooop yemek borusu, yallah mideye..." diye içimden saymıyorum. Sayanınız varsa büyük saygı duyarım ama nedenini de öğrenmek isterim! 
İlk senemde, sayısalda yirmi bin yaptım. Türkiye birincisi olmuşum gibi davranmaya başladı herkes, benim yerime tercih listesi oluşturmalar, her gün arayıp "Bak şu meslek şu üniversitede baya iyiymiş." demeler... Ne yalan söyleyeyim, şu anda muhtemelen bu yazıyı okuyanların yüzde sekseni gibi "En güzeli yazıp gitmek, ben bir daha kaldıramam böyle bir seneyi." diyerek oturdum, arkadaş gazıyla Ankara'daki üniversitelerin yarısını döşedim. Diyetetik, eczacılık, FTR, odyoloji... Hacettepe olacağı kesin, herkes benimle gurur duyuyor! Ama bi sorun var, Ankara'da deniz yok! Adanalıyım ulan ben! Şaka şaka. Sorun, benim içime hiçbir şeyin sinmeyişi. Tekrar deneme şansım varken yarışı bırakıp gidişim. Diş hekimi olacağım, derken, başka bir şey oluşum. Kendimden beklediğim performansı gösteremediğim için vazgeçişim. 
Tercih sistemi gece 12'de kapanacaktı, ben akşam sekizde internet kafede herkesten gizli tercihlerimin hepsini sildim. Üstüne telefonumu da kapattım, bütün WhatsApp gruplarına 00.01'de "Ben bi sene daha deniyorum, yine beraberiz!" yazdım. Olan babama oldu, Ankara'da yurdumu bile ayarlamıştı, şok geçirdi adamcağız. 
Hayat öyle garip, öyle sürprizlerle dolu ki. Ne zaman bir şeyden vazgeçecek gibi olsam aklıma hep o an bulunduğum konumun son durak olduğu gelir. Yani şu an vazgeçmeyip devam edersem başaracağım! O yüzden, eğer bir kere daha deneme şansın varsa lütfen dene. Eğer o sefer de olmazsa, yine kalbin buruk olacak ama en azından "Elimden geleni yaptım." diyeceksin, o his gerçekten denemeden gitmekten çok daha iyi. 
Adana'nın o sıcağını bilen bilir, Ağustos'un ortası, yanıyoruz bildiğin. Fellik fellik gezerek dershane aramaya başladım, gittim yazıldım bir yere. Kafamdaki planı da yaptım, İstanbul'da bir üniversitede diş hekimliği, yanına parasını verip Radyo Tv Programcılığı, ilk senede yandan bir dil kursu ve bulduğum tüm etkinliklere koşarak gidiş! 
Zor gelmiyor değildi, yine popoyu kilo ala ala büyütmek, aynı konuları yine dinlemek, fiziği yine yapamamak, ders çalışmak. Ama hep şunu söyledim, yıllarca mutlu gideceğim bir iş için vereceğim bir sene; yıllarca "Bitse de gitsek." diyerek gideceğim bir iş için vermeyeceğim bir seneden daha büyük bir kazanç. 
Sonra ne mi oldu? Öhööm öhömm, ayıptır söylemesi, 14 bin yaptım. Bütün diş hekimlikleri tek sıra halinde dizildiler önüme, aralarından ben seçtim. (Bir iki tanesi bana layık değildi diye gelemediler, höh!) İstanbul'da, ilk senesi İngilizce hazırlık olan bir diş hekimliğine hooop, kapağı attım. Kıskandırmak istemem ama öküz gibi gezdim! Hahaytt, yandan Japonca bile öğrendim. Radyo Tv Programcılığına başladım, iki üniversite okuyorum diye ne havalar attım var ya! (Vizelerimle hep çakıştılar, çok küfür ettim o ayrı.) 
İstanbul yazmak isteyenler için, kısa ama bence uzunluğuyla ters orantılı etkiye sahip engin bilgilerimi vereyim:
-Parasız kalmaya hazırlıklı olun. Şehir, resmen para yiyor! Neye, nasıl, neden harcadığınızı asla anlamıyorsunuz ama bir bakıyorsunuz, paranızın yatmasına günler var ve cebinizde beş kuruş kalmamış. Akbilinize sarılıyorsunuz, o olmazsa barınamazsınız!  
-Pahalı. Adana'ya üç ayda bir geldim ve her gelişimde poşet poşet meyve yedim. Haberlerdeki o fiyatlar o kadar doğru ki. BİM, bir anda en yakın arkadaşınız oluyor. Makarnalar, konserveler, abur cuburlar, yine makarnalar... Öyle ana evindeki gibi, yok "Tuzu eksik!"miş, yok efendim "Anne ya, bu ne be!"ymiş, nerdeee! Amacınız, doymak. Doymak için yiyorsunuz ve ne yediğiniz önemli olmuyor çoğu zaman, ona göre.
-Çok insan var, dolayısıyla çok çeşit insan var. Umarım arkadaş konusunda şanslı olursunuz.
-Ulaşım zor. Bir yerden bir yere dört araç değiştirdiğimi biliyorum. Ama kulaklığınız ya da romanınız varsa zaman bir şekilde geçiyor. (Sabahları metrodaki insan sayısını görünce umarım beni hatırlarsınız.)
-İhtiyacınız olan her şey var. Hayatımda ilk kez kostüm dükkanı gördüm sanırım. Ya da şehrinizde olmayan onlarca şeyi bulabiliyorsunuz. Ben Japonca ve senaryo kursu buldum mesela. Sanırım belediyenin açtığı bilmem kaç dalda kurslar da var, kayıt için zaman kovalarsanız on numara hizmet yeminle. 
-Bana göre, kesinlikle her öğrenci aileden uzakta kalma tecrübesini yaşamalı. En başta zor ama sonra çok farklı. Hep özlüyorsunuz, hep aklınızdalar ama gecenin köründe Kadıköy'de kaldırımda arkadaşlarınızla otururken "Vay beee!" diyip etrafa bakıyorsunuz gülümseyerek. Olgunlaştığınızı hissetmek de cabası.
-Sadece vapur için bile yazabilirsiniz, kefilim ben! Bütün derdimi unutuyorum bindiğim zaman.
-Akdeniz çocuğuysanız, totonuz donacak kışın. Ona göre giyinin. Kulaklarım düşecek sandım kar yağdığı zaman. Ha bu arada kar topu savaşı filan iyi güzel de, kaç kere totomun üstüne yapıştım, kaç kere kaydım düştüm saymadım... 
-Tek kişilik olduğu meçhul olan bir kanepede arkadaşımla yanak yanağa uyumuşluğum, bir arkadaşımın yatacak yer olmadığı için yere karton serip uyuduğunu görmüşlüğüm, havlulardan kendime yastık, bornozdan yorgan yapmışlığım, gecenin köründe acıktık diye yaptığımız sade makarnayı kebap yer gibi bir mutlulukla yemişliğim var. Benim için dünyanın en güzel zamanları diyebilirim.
-Gezecek o kadar çok yer var ki. Hepsi için arkadaşlarınızla "Tamam bir gün kesin gideriz." diyorsunuz.
Vallahi benden bu kadar. Yine sorunuz olur bir şey olur, her yerden yazabilirsiniz. Seneye tekrar hazırlanacaksanız kocaman başarılar diliyorum, tüm kalbimle. Üniversiteli olacaksanız da "Hadi hayırlısı, yepyeni maceralar yeni bir şehirde başlıyor!" diyerek heyecanlandırayım bari.