12 Ağustos 2017

Bu hikâyenin de sonuna geldik.

Bundan tam bir yıl önce, "Affetmek mi, vazgeçmek mi, unutmak mı? Hangisi daha zor?" diye insanlara sormuştum. O zamanlar başına neler geleceğinden habersiz, toy, uçağı rötar yaptığı için gecenin bir saati E3 havaalanı otobüsünün içinde, hâlâ bir okul kazanabildiğini idrak edememiş, İstanbul'a okul kaydı için değil de sanki gezmeye gelmiş turist gibi davranan, yazlıktan yeni dönmüş, daha bir esmer, kendine güvensiz, "Şimdi şuramdan bunu çalacaklar! Ayy, bu teyzenin bakışları ne öyle, böbreklerim yerimde mi? Amca, bak bak bak bana gözünü dikme, Adanalıyım gelmiyim oraya!" diyip duran; bi yandan da toplasan iki sayfa şey konuştuğu kişiye günlerini vermiş, her gece "İlk görüştüğüm zaman şunları söyleyeceğim." diyip arkadan Müslüm Gürses'ten Nilüfer'le prova yapan, "Senarist olmakmış, çocuk diş hekimi olmakmış, kitap çıkarmakmış, peeeh!" diyip vizyonunu sadece 'İstanbul'da platonik olduğu insanla görüşmek' olarak değiştiren, duyguları omuzlarına yük olduğu için değil de bütün arkadaşları kendisinden kısa olduğu ve dedikodu duymak amacıyla sürekli eğik yürüdüğü için hafif kambur olmuş bir çocuktum. Gerçi hâlâ biraz kamburum da konumuz o değil.
Bunu İstanbul'a ilk geldiğim zaman çekmiştim, heyecandan ölürken.
Geçen hafta, arkadaşım beni arayıp hiç tanımadığım birini telefona "Al da dinle! Sen de gör artık bazı şeyleri, geri zekalısın sen, gerçekten böyle bir şeyi hayatımda görmedim!" diyerek verdiğinde, onun hakkında duyduklarımdan sonra aklıma ilk gelen şey bunlar oldu.
İnsan, birini sevince, bütün kötü özellikleriyle onu kabul etmek için kendini zorluyor, "Çünkü şu yönü iyi, bu kadarını da olsun, kabul edebilirim." diyor karşılığını buldu diye. Yalnız, yazarken fark ettim, birini sevip karşılığını bulmak, sevilmek çok efsane bir şey. Sanırım sevilmeyi çok özledim. Kimse tarafından önemsenmeye ihtiyacım yok ama birinin bana olan sevgisini hissetsem çok güzel olacak. Sev sev sev, ben gerçekten yoruldum çünkü.
Ama insan, birini karşılıksız sevince, ona kötü özellik yükleyemiyor, "Onun mükemmel bir hayatı var, o hata yapmaz, bir yanlış yaptıysa karşı tarafın suçudur, o üzülemez ki gözyaşı bezleri yok, onun durumu iyi, harika bir çevresi var, notları da süper." diyor, çünkü tanımıyor ki. Zaten olay o ya, bir masaya oturup üç saat geçirse belki de anında soğuyacak, "Ben ne yapıyorum!" diyecek. Ama yaşayamadıklarına üzülüyor işte, karşılığını bulan, yolun sonunda yaşadıklarına üzülürken, o, onunla yaşayamadıkları için bu kadar deli, bu kadar seviyor! Kafasında yarattığı profil için üzülüyor, seviniyor, üzülüyor, üzülüyor, tekrar 'üzülüyor' dememe gerek var mı?
Şunu çok iyi öğrendim: Kimse, hayalinizde yarattığınız o kişi değilmiş, adını başkasından duyunca ağlamaya başladığınız kişi bile! İnsanı tanıyarak sevmek en güzeliymiş, sevmelere doyamadığınız için sevilmenin tadını alamamak çok kötüymüş, insanı mahvedermiş, ne gerek varmış. Duyguları birine atfetmek çok üzüyormuş.
Kendimi çok sorguladım, "Ben şu an neye üzülüyorum? Duyduklarıma mı, kendi salaklıklarıma mı?" diyerek. Kendi salaklıklarıma tabi! Her gün "Bitirdim, bu sefer kesin!" diyip beynimin bir köşesinden elimde olmadan hortlatarak kendime yalan söyleyişime, verdiğim ödünlere, "Sen bana yazma." diyen birine patlama olur olmaz yazıp cevap verdi diye mutluluktan ölmeme, gecelerime ya, bildiğin gecelerime üzülüyorum. Arkadaşlarıma, WhatsApp grubunda insanların beynini mahvedişime, zamanında kendimi kahredişime.
Sonra bi duruyorum, aklıma bir sene önce "Sevmek abi, sevilmek güzel de sevmek ayrı bi kutsallık bence, insanı başkalaştırıyor." diyen beni getiriyorum.
Şunu da çok iyi öğrendim: Sevmek, insanı olgunlaştırıyor, değiştiriyor. Ama hadi itiraf edelim, "Ben sevmeye aşığım, sevince olan o iyi kötü duygulara, sevmenin verdiği büyük ilhamı seviyorum aslında." diyen herkes, WhatsApp gruplarında ağlak ağlak dolaşan o kişi oluyor, maalesef. 
Ha bir de, kötü ama fazla gerçek bir şey: Sevseydi arardı. Görmek isteseydi yazardı, haber yollardı, ulaşırdı. Aklına seni getirseydi sorardı. En önemlisi, onu seveni bulmuşken sevseydi, şu an sen bunları iç çekerek okumazdın.
*
Bir hafta oldu o telefon konuşması olalı. Yara kabuğunu koparmak gibiydi ama geçti. Kendime kızmalarım, kendime ettiğim hakaretler de bitti. Sanırım eski Tolga'yı çok ama çok özlemişim. O deliliğini, kocaman kahkahalar atarken hiçbir şey düşünmeyişini, umursamazlığını, belaları başına çekip her şeyin içinden sıyrılmasını, şeytanlığını, kararsızlığını, kafasına koyduğunu kesinlikle yapmasını, pes etmemesini, her şeyi son dakikaya bırakıp halletmesini.
Uzun bir süre birini yeniden sevebileceğimden emin değilim. Çünkü artık biraz korkuyorum, yeniden yara almaktan, hayal kırıklığına uğramaktan, sevgimin karşılığını bulamamaktan. "Ben artık kimseyi sevemem." demiyorum ama artık "'Sevilmek', 'sevmek'ten daha güzel sanki." diyorum sanırım.
*
İlk cümledeki soruyu da hep şöyle cevaplardım: "En zoru affetmek. Çünkü affetmek, bütün duyguların katili. Birini ancak affettikten sonra ondan vazgeçebiliyorsun, sonra da unutabiliyorsun." Aradan bir yıl geçti, hâlâ aynısını düşünüyorum.
Ve evet, ben seni sonunda affettim, affedebildim, affetmeyi başarabildim; bu aralar benim bütün kırgınlığım sadece kendime-

31 Temmuz 2017

İstanbul, Maltepe, Kediler ve Ben

İlk çıktığım evin iki aşağı sokağında, yine çatı katı bir evde; yanımda biri siyah diğeri siyah beyaz iki kediyle ve eve beraber çıkmayı düşündüğüm ancak bazı sorunlardan dolayı çıkamayıp evine misafir olarak geldiğim Adana'dan arkadaşımla iki gündür beraberim. Yine rezilliğin içindeyim ama benden mutlusu yok sanırım. Yalnız bu rezilliklerle mutlu olan tek insan ben olabilirim.
Ev sahibi az şeytan değilmiş bu arada. Evini ikiye bölmüş, garip bir anlaşmaya millete "Burası aile apartmanı, eve insan getirme." diyerek kiralıyor kahpe karı. Seni rahatsız etmediğim sürece eve neye karışıyorsun sen acaba. Neyse, yaptığı şey suç bildiğin, faturaları kiracısının üstüne aldırmıyor evi böldüğü açığa çıkar diye. O kadar garip ki, giriş kapısının hemen yanında bir odaları var sanırım. Sanki yanımızda kavga ediyor deyyuslar! "Orospu olmuşsun sen Nurcaaaannn, ayyyy sen nasıl kızsın!!!!" diye nasıl bağırıyorlar, elim ayağım titriyor, arada duvar değil de kağıt var sanki.
Bi de bazı eşyalar için alacağını belirtmiş ama almamış. Ya sen öğrenciye kiralıyorsun, neden mağdur ediyorsun ben anlamıyorum. Arkadaşım anlattı, depozitonun bir kısmını hemen verememiş maddi durumundan dolayı, kadın da o verene kadar buzdolabını, ocağı, çamaşır makinesini getirmemiş. Getirdiği ocak da tek gözlü bu arada, ikinci yemeği yapınca birinci yemek soğuyor. Senin de her ne kadar orospu diye bağırsan da bir kızın var, onun eve çıktığını düşünsen de öyle davransan keşke.
Arkadaşım da ayrı bir psikopat. Daha kıçına don alacak parası yok, iki kedi sahiplenmiş. "Yemicem yedircem." diyor ruh hastası. Dünyalar tatlısı ikisi de, kardeşler bir de, birbirleriyle öyle güzel oynuyorlar ki. Bir de biraz bana benziyorlar, yiyip yiyip uyuyorlar... Bugün hep beraber öğle uykusuna yattık, hep beraber uyandık.
Annemi yolcu ettim, fakirliğim resmi olarak başladı bu arada. Kahvaltılık alacak paramız olmadığı için bir önceki günkü akşam yemeğini kahvaltıda yine yiyorum. Üzüldüğüm falan yok sakın yanlış anlama, halime gülüyorum hatta. Buraya yazma sebebim beş yıl sonra okuduğum zaman da gülümsemek, unutmamak. Zaten öyle yemek seçen biri değilim, her saatte her şeyi yiyebilecek birisiyim. (Bunu diye diye dört kilo almışım bir buçuk ayda, memelerim büyüdü bildiğin. Annem gördü memelerimi geçen gün, "Oğlum bu ne?" dedi. Aldığım kilolar koluma bacağıma gideceğine kıçıma mememe göbeğime gidiyor.)
Evde tek bardak var, iki çatal var, iki kaşık var. Tek servis tabağı var ama biz banyo tası gibi bir şeyi ikinci bir tabak olarak kullanıyoruz, sıkıntı yok. Az önce yoğurtlu makarna yaptık hatta, sabah yine yiyeceğim. Güya buzdolabında Amsterdam var ama domates yok, evde iki paket Chester var ama ekmek yok...
Öğlen uyumak yerine ev aramaya başlamam gerekiyor. Annem de soruyor sürekli, yatakta ağzım yüzüm kaymış yeni uyanmışken "Evettt arıyorummm annneeğğğ bulmak üzereyim hayalimdeki evi hissediyorummm." diye yalan atıyorum kıçımdan. Bir zor geliyor bana, aklın hayalin durur! Ev bul, para bayıl, eşyaların için kamyon tut, hepsini Levent'ten Maltepe'ye getir, evi diz, her şeyi tek tek yıka... Nelerin altından kalkmadım, bunu mu beceremeyeceğim, sanki yapmadığım şey, desem de ne bileyim. Ev arkadaşı da bulamadım, daha doğrusu onu da aramıyorum ki bulayım. Hayır, aşk temalı yaz dizilerindeki gibi bir karşılaşma falan mı bekliyorum acaba. "Yolda çarpışacağız, diş hekimliğini aynı üniversitede okuduğumuzu öğreneceğiz, en sevdiğimiz renk bile aynı olacak ve aynı evde sonsuza kadar mutlu yaşayacağız, arada kavga etsek de hiç ayrılmayacağız." mı hayal ediyorum, ne yapıyorum ben ya. Sen de beni az çok tanıdın artık, varsa Maltepe'de ev arayan hafif psikopat bir arkadaşın, söylesene beni, eve çıkalım. Yanda Twitter var, mail var, Instagram da aynı Twitter'la. Oradan bana ulaşsın.

SORU: Bu kediler kumlarına yapıyor tuvaletlerini tamam ama bazen kumlarını öylesine tırmıklayıp mahvediyorlar her yeri. Altına gazete sersek de her yere atıyorlar kumları. Acaba kap mı küçük, biz mi çok kum koyduk, Allah aşkına yorumlardan söyleyin biriniz. İlla hesabınız olmasına gerek yok, yorumda seçenekten anonimi işaretlerseniz oluyordu sanırım. Ev arkadaşı ve ev aradığımı unutmayın, emlakçı bile önerseniz olur, akrabanız olsun da benden az para alsın, vallahi param yok.
NOT: Bütün yazı boyunca bu çaldı. Öptüm!

14 Temmuz 2017

Mezuna Kalacaklara ve İstanbul'da Öğrenci Olacaklara

İki YGS, dört LYS oturumuna girmiş, bir LYS sınavına da "Belki eşit ağırlıktan yazarım." diyerek para ödeyip sabah uyuyakaldığı için gidememiş birisini ben olsam sabaha kadar dinler, tavsiyelerini not alırdım. Demet Akalın'ın "Burada tecrübe konuşuyor!" sözleri sanki onun için yazılmış gibi gelirdi çünkü. Kendimden başkasıymış gibi bahsetmek de pek havalı yav!
Biliyorum, sınav açıklandı, moraller pek yerinde değil. Sınavınızın açıklanacağı gün heyecandan sizden daha erken uyanmış birisi olarak yazıyorum bu arada, bana güvenebilirsiniz yani! Size oturup "Şöyle ders çalış, böyle konuyu dinle, şunları çöz." diyecek birisi olduğumu pek düşünmüyorum, çünkü hayatım boyunca düzenli bir insan olamadım. Bir aylık ödevini yirmi sekizinci gün hatırlayıp eve kapanan birinden bahsediyoruz, ben kimim de öneride bulunuyorum... Buraya, tercih işinde size yardımcı olmaya geldim. Ha, aklınıza sakın "Şu okulun hocaları daha iyi, bu üniversitedeki eğitim on numara, akademik zattiri zutturuklar pek şeydir efenim." diyen birisi gelmesin. Ben daha ziyade İstanbul'dan bildireceğim. Önce kısaca benim iki senemden bahsedeyim, sonra madde madde konuşalım.
Sınavlara iki sene girdim, aynı konuları elli sekiz kere çalıştım çünkü konularla aramda muhteşem bi bağ kurdum, bırakamadık birbirimizi. Onlar öyle değerli, öyle önemli konulardı ki, beni kendilerine bağladılar ve müptelası oldum hepsinin! Tabi bu, işin şakası. Açıkçası uzaydaki bir gezegenin sıcaklığını ve yaşını konuştuğum herhangi bir arkadaş ortamım yok. Ya da hiçbir arkadaşımla üç x kare'nin türevini almak için buluşmuyorum. Kız arkadaşımla sohbet ederken "Alın tepesinin ortasından kaşlarının arasına bi dikme indireyim." demiyorum. Kankamla pizza yerken "Hmm, ağız, yutak, hooop yemek borusu, yallah mideye..." diye içimden saymıyorum. Sayanınız varsa büyük saygı duyarım ama nedenini de öğrenmek isterim! 
İlk senemde, sayısalda yirmi bin yaptım. Türkiye birincisi olmuşum gibi davranmaya başladı herkes, benim yerime tercih listesi oluşturmalar, her gün arayıp "Bak şu meslek şu üniversitede baya iyiymiş." demeler... Ne yalan söyleyeyim, şu anda muhtemelen bu yazıyı okuyanların yüzde sekseni gibi "En güzeli yazıp gitmek, ben bir daha kaldıramam böyle bir seneyi." diyerek oturdum, arkadaş gazıyla Ankara'daki üniversitelerin yarısını döşedim. Diyetetik, eczacılık, FTR, odyoloji... Hacettepe olacağı kesin, herkes benimle gurur duyuyor! Ama bi sorun var, Ankara'da deniz yok! Adanalıyım ulan ben! Şaka şaka. Sorun, benim içime hiçbir şeyin sinmeyişi. Tekrar deneme şansım varken yarışı bırakıp gidişim. Diş hekimi olacağım, derken, başka bir şey oluşum. Kendimden beklediğim performansı gösteremediğim için vazgeçişim. 
Tercih sistemi gece 12'de kapanacaktı, ben akşam sekizde internet kafede herkesten gizli tercihlerimin hepsini sildim. Üstüne telefonumu da kapattım, bütün WhatsApp gruplarına 00.01'de "Ben bi sene daha deniyorum, yine beraberiz!" yazdım. Olan babama oldu, Ankara'da yurdumu bile ayarlamıştı, şok geçirdi adamcağız. 
Hayat öyle garip, öyle sürprizlerle dolu ki. Ne zaman bir şeyden vazgeçecek gibi olsam aklıma hep o an bulunduğum konumun son durak olduğu gelir. Yani şu an vazgeçmeyip devam edersem başaracağım! O yüzden, eğer bir kere daha deneme şansın varsa lütfen dene. Eğer o sefer de olmazsa, yine kalbin buruk olacak ama en azından "Elimden geleni yaptım." diyeceksin, o his gerçekten denemeden gitmekten çok daha iyi. 
Adana'nın o sıcağını bilen bilir, Ağustos'un ortası, yanıyoruz bildiğin. Fellik fellik gezerek dershane aramaya başladım, gittim yazıldım bir yere. Kafamdaki planı da yaptım, İstanbul'da bir üniversitede diş hekimliği, yanına parasını verip Radyo Tv Programcılığı, ilk senede yandan bir dil kursu ve bulduğum tüm etkinliklere koşarak gidiş! 
Zor gelmiyor değildi, yine popoyu kilo ala ala büyütmek, aynı konuları yine dinlemek, fiziği yine yapamamak, ders çalışmak. Ama hep şunu söyledim, yıllarca mutlu gideceğim bir iş için vereceğim bir sene; yıllarca "Bitse de gitsek." diyerek gideceğim bir iş için vermeyeceğim bir seneden daha büyük bir kazanç. 
Sonra ne mi oldu? Öhööm öhömm, ayıptır söylemesi, 14 bin yaptım. Bütün diş hekimlikleri tek sıra halinde dizildiler önüme, aralarından ben seçtim. (Bir iki tanesi bana layık değildi diye gelemediler, höh!) İstanbul'da, ilk senesi İngilizce hazırlık olan bir diş hekimliğine hooop, kapağı attım. Kıskandırmak istemem ama öküz gibi gezdim! Hahaytt, yandan Japonca bile öğrendim. Radyo Tv Programcılığına başladım, iki üniversite okuyorum diye ne havalar attım var ya! (Vizelerimle hep çakıştılar, çok küfür ettim o ayrı.) 
İstanbul yazmak isteyenler için, kısa ama bence uzunluğuyla ters orantılı etkiye sahip engin bilgilerimi vereyim:
-Parasız kalmaya hazırlıklı olun. Şehir, resmen para yiyor! Neye, nasıl, neden harcadığınızı asla anlamıyorsunuz ama bir bakıyorsunuz, paranızın yatmasına günler var ve cebinizde beş kuruş kalmamış. Akbilinize sarılıyorsunuz, o olmazsa barınamazsınız!  
-Pahalı. Adana'ya üç ayda bir geldim ve her gelişimde poşet poşet meyve yedim. Haberlerdeki o fiyatlar o kadar doğru ki. BİM, bir anda en yakın arkadaşınız oluyor. Makarnalar, konserveler, abur cuburlar, yine makarnalar... Öyle ana evindeki gibi, yok "Tuzu eksik!"miş, yok efendim "Anne ya, bu ne be!"ymiş, nerdeee! Amacınız, doymak. Doymak için yiyorsunuz ve ne yediğiniz önemli olmuyor çoğu zaman, ona göre.
-Çok insan var, dolayısıyla çok çeşit insan var. Umarım arkadaş konusunda şanslı olursunuz.
-Ulaşım zor. Bir yerden bir yere dört araç değiştirdiğimi biliyorum. Ama kulaklığınız ya da romanınız varsa zaman bir şekilde geçiyor. (Sabahları metrodaki insan sayısını görünce umarım beni hatırlarsınız.)
-İhtiyacınız olan her şey var. Hayatımda ilk kez kostüm dükkanı gördüm sanırım. Ya da şehrinizde olmayan onlarca şeyi bulabiliyorsunuz. Ben Japonca ve senaryo kursu buldum mesela. Sanırım belediyenin açtığı bilmem kaç dalda kurslar da var, kayıt için zaman kovalarsanız on numara hizmet yeminle. 
-Bana göre, kesinlikle her öğrenci aileden uzakta kalma tecrübesini yaşamalı. En başta zor ama sonra çok farklı. Hep özlüyorsunuz, hep aklınızdalar ama gecenin köründe Kadıköy'de kaldırımda arkadaşlarınızla otururken "Vay beee!" diyip etrafa bakıyorsunuz gülümseyerek. Olgunlaştığınızı hissetmek de cabası.
-Sadece vapur için bile yazabilirsiniz, kefilim ben! Bütün derdimi unutuyorum bindiğim zaman.
-Akdeniz çocuğuysanız, totonuz donacak kışın. Ona göre giyinin. Kulaklarım düşecek sandım kar yağdığı zaman. Ha bu arada kar topu savaşı filan iyi güzel de, kaç kere totomun üstüne yapıştım, kaç kere kaydım düştüm saymadım... 
-Tek kişilik olduğu meçhul olan bir kanepede arkadaşımla yanak yanağa uyumuşluğum, bir arkadaşımın yatacak yer olmadığı için yere karton serip uyuduğunu görmüşlüğüm, havlulardan kendime yastık, bornozdan yorgan yapmışlığım, gecenin köründe acıktık diye yaptığımız sade makarnayı kebap yer gibi bir mutlulukla yemişliğim var. Benim için dünyanın en güzel zamanları diyebilirim.
-Gezecek o kadar çok yer var ki. Hepsi için arkadaşlarınızla "Tamam bir gün kesin gideriz." diyorsunuz.
Vallahi benden bu kadar. Yine sorunuz olur bir şey olur, her yerden yazabilirsiniz. Seneye tekrar hazırlanacaksanız kocaman başarılar diliyorum, tüm kalbimle. Üniversiteli olacaksanız da "Hadi hayırlısı, yepyeni maceralar yeni bir şehirde başlıyor!" diyerek heyecanlandırayım bari. 

5 Temmuz 2017

Dokuz Ayda İstanbul'da Başıma Gelen Muhtelif Olaylar

Yazıyı olanları unutmamak için yazıyorum ama sanırım hiçbirini unutamayacağım zaten. Röportajımda da dediğim gibi (Yalnız 'röportajım' filan, sen hayırdır Tolgaaa!) bela mıknatısı gibi bir şey olduğum için, çok şükür, daha 'i'sini bilmediğim caaanım İstanbul'da başıma gelmedik şey kalmadı. Bazılarını yazamadım, hem zamanım olmadı hem moralim pek yerinde değildi. Öfff, tamam, kendimi yazı yazacak kadar iyi hissetmiyordum. Başıma gelen bir şeyi yazacak olsaydım, yazı ortalarından bi yerlerinden hoop aşk acısı, kahır, dert, üzüntü, keder, "Niye sevdiğim kadar sevilmedim?", "Umarım bunları okuyorsundur, ben seni çok sevdim sen neden bana bele yaptın?!"a bağlayacaktım. Madde madde, bi kısmını yazmak istiyorum. Ve evet, gerçekten, üzerinden zaman geçmiş trajedi komediymiş, Daha yazmaya başlamadan sırıtmaya başladım çünkü!
-Arkadaşımın evinde kalırken, gece gürültü yaptığımız için evi polis basması
-Okulun ikinci haftası yemekhanede okul kartımı kaybettiğim için okula tam 9 ay boyunca, önce kimlik bırakarak misafir öğrenci olarak girişim, daha sonra arkadaşlarımın kartlarını alarak okula ara sıra Onur, bazen Merve, bazen Talha, genelde Ezgi olarak girişim ve çıkışım, üşengeçliğimden okulun son haftası kartımı tekrar çıkarışım (Alkışlarınızı buradan duydum.)
-Sabah metro kapısının ben kapı aralığındayken üstüme kapanması ve arada sıkışmış olmam, korkudan altıma sıçarken "Sizi sürüm sürüm süründürecemmm! Şikayet edecem lan sizi!" diye haykırışıma yolcuların gülmesi
-Kar yağmaya başlayınca mutluluktan ellerimi açıp dönerken arkadaşlarımın beni unutması ve kayboluşum
-Kadıköy Rıhtım'da arkadaşıyla telefonda "Gardaşımm, yiğidim beee!" diye konuşan adamın telefonu kapatınca yanına gidip adres sorduğumda "Ay dont sıpik Törkiş." diyip kaçması
-Yeni bir yerleri keşfetmeye çalışıp her ânımı snap atarken arkadaşımın vapurda merdivenlerden düşerek omuzunu çıkarması ve benim numune acilinden de snap atışım...
-Kebapçıya gittiğimde gördüğüm bulgur pilavı, yaşadığım şok 
-Dürümün yanına meze getirmeyen garsonla yirmi dakika kavga edip meze ve çiğ köfte hazırlatışım
-Yurt müdürlüğünde kapısında "personel harici giremez" yazan tuvalete çiş yapmak için girişim ve yakalanmadan çıktım sanıyorken bir adamın arkadan "Bir daha olmasınnn" demesi...
-Her "Adanalıyım" diyişimde "Orada gerçekten öyle insanlar var mı ya?", "Güneşten ne istediniz be abi?!" demeleri
-"İngilizcem baya iyi, ben bu sınavı kolayca geçerim." diyip ilk hazırlığı geçme sınavından kalışım, "Yarı dönemde kesin biter, hahahaytt be sonra da tatil yaparım." diyip yarı dönem sınavından da kalışım, konuşma sınavından 50 olarak sınıf sonuncusu oluşum
-Radyo Tv sınavlarımdan birine girmek için yanlış okula gidişim, bunu son on dakika fark edişim, diğer okula zürafa gibi koşuşum
-İnsanların beni çok kitap ve yandan Radyo Tv okuyorum diye elit sanması jdksjdk
-Senaryo kursuna yazılırken kahpe sekreterin bana "Ay senaryodan önce diksiyon kursuna gitmek istemez misiniz, ihtiyacınız var sanki." diye iki kere sorması...
-Altı kere gittiğim mekanı seksen kişiye sormadan hâlâ bulamayışım
-Okula asla ve asla erken gidemeyişim
-Hastalıktan ölürken hastane aciline mavi şapkamı ters takarak gittiğim için durumumun acil olduğuna inanmamaları, ortalığı "NEDEN KİMSE BANA İNANMIYOR, NE OLUYOR ABİ" diyerek ayağa kaldırışım
-Arkadaşlarımın benim için hazırladığı doğum günü partisine uyuyakaldığım için bir tek benim gidemeyişim
-Kadıköy Rıhtım'daki bir iskendercide iskendere 65 lira verdiğim için 4 gün aç kalışım ve bunu anneme ses kaydı olarak anlatırken annemin yüz kişinin içinde kaydı açması, rezil oluşum, babamın beni arayıp "Eşşoleşşeğin çocuğu, sana para mara yok artık." demesi
-Daha ilk senemde iki ev, bir yurt değiştirerek arkadaşlarımın akıllarında valizimle kalacak oluşum
-Yurttaki oda arkadaşımdan gıcık aldığım için çocuğun kanına girip her gün yurt hakkında "şöyle kötü, böyle iğrenç, gidelim abi ya burası çekilir mi?!" diyerek çocuğu etkileyişim ve çocuğun altıncı gün yurttan ayrılması kdjsks (Ben üç ay daha kaldım...)
-Çıktığım ikinci evdeki ev arkadaşlarım olan iki çiftten birinin her gün birkaç saniye süren porno çekmeye çalışmaları, en sonunda benim patlayışım ve evden gitmeleri
-Bi ara su alacak param kalmadı diye ilaçlarımı kalmış kolayla içişim (Sonra otuz kişiyi aradım, midemden garip sesler geldi)
-İlk evimde bağıra çağıra şarkı söylerken ev sahibimin beni arayıp "Şikayet geldi." demesi...
-Japonca kursumda Akiko hocanın getirdiği Japon cipsi... (Bildiğiniz gibi değil, yosun kokuyor tadı bi garip anam anammm)

Yazmadığım tonca şey var ama bir tanesini daha yazmak istiyorum. Beşiktaş patlaması olduğunda, uğruna Tolga Tilbe olduğum kişiye tam 100 gün sonra o son "Konuşmak istemiyorum." mesajına rağmen "İyi misin?" diye mesaj atışım ve konuşmamız. (Bunu yazmayacaktım çünkü öğrenip ağzıma edecek insanlardan korkuyordum...) 

Not: Peki benim adıma fan club açılması...

29 Haziran 2017

Gecekonduda Bir Fal Macerası

Uzun zaman sonra yaz tatilimde birkaç ay sonrasıyla ilgili herhangi bir şey düşünmek zorunda değilim, o yüzden sanırım en efsane yaz tatillerimden birini geçiriyorum. Sabahın bilmem kaçında uyuyorum, öğlen uyanıyorum, hatta bazen yetmiyor öğlen bir daha uyuyorum. Yüzüyorum, deniz kokusunu çok özlemişim. Tabi aylar sonra denize ilk girişimde keşke ayağımı kahpe bir yengeç kıstırmasaydı... bi de zaten esmerim, anammm anamm yine karardım. Millet bronzlaşın diye para veriyor, ben bi güneş göreyim, okunmuş hurmaya benziyorum yemin ediyorum. Vallahi bıktım artık, evinin bi odasını solaryum makineleriyle dolduran Ebru Gündeş'i de yazlığa benimle takılmaya davet ediyorum, bu onur hepimizin! 
Neyse, asıl konumuz bu değil. Bir buçuk yıldır Adana'daki neredeyse her arkadaşımdan duyduğum, hatta en son halamın kulağına bile namının gidip bana "Sen baktırdın mı?" diye sorduğu, oturduğum yazlığın hemen yanındaki gecekonduda oturan Suriyeli falcıya gittim. Fal baktırmaya gitmeden bildiği tüm duaları titreyerek okuyan tek insan umarım ben değilimdir... 
Namını öyle duydum ki, "Yıldıznameden bakıyormuş, her şeyi söylüyormuş, normalde yanında Arapça bilen biriyle gitmen gerekiyormuş çünkü Türkçe konuşamıyormuş, geçmişi ve şu an olanları resmen sıralıyormuş." diyip duruyorlar. Kadının evi hep dolu ve önünde duran o arabaların haddi hesabı yok. Kuzenlerime nişanlılarıyla ayrılıklarına kadar da söyleyince korkudan titreye titreye de olsa soluğu orada aldım. 
Numarasını aldım birinden, yarım yamalak Türkçe öğrenmiş, "Şu an boş, gel hemen." dedi. Evden çıkış hızımı görmen lazım, en son mezuniyetime geç kaldığım zaman bu kadar hızlı çıkmıştım. 
Evi anlatayım. Bildiğin gecekondu, seksen tane çocuğu falan olmalı, bi odadan çıkıp diğerine bağıra bağıra giriyorlar. Girişte kocaman iki kanepe var, gelenler orada oturuyor. Bi kanepenin karşısında muhtemelen bir marketten tanıtım amaçlı dağıtılırken aldıkları Gizerler saati var, zaman orada ilerledikçe stres kat sayınız artıyor. Ayakkabılarınızı çıkararak giriyorsunuz. Eğer sırada birileri varsa tanışıp konuşuyorsunuz. Ben gittiğimde bir kişi içerideydi, bir kişi de kanepede sıra bekliyordu. Kadının üçüncü gelişiymiş, her çocuğu için bi kere gelmiş. Bu sefer, çocuğu iş yeri açmak istiyormuş, ama elde avuçta yokmuş, ne yapması gerektiğini soracakmış, çocuğu onu dinlemediği ve fevri davrandığı için çok üzgünmüş. Anlattı da anlattı, "Ne yapacağım bilmiyorum." dedi.
Sanırım buraya gelenlerin çoğunun ortak paydası, ucuza terapi. Ciddiyim, ya beklemekten daha kolay kurtulmak için, gelmeyeceğini bile bile ümit etmekten artık vazgeçmek için, ki bence kimse vazgeçmiyor çünkü gelirse şaşırıp "Ayy hiç beklemiyordum!!!" demek istiyorlar, hem de olumlu şeyleri duyarak en az üç gün mutlu gezmek için. Geçmişten iki tane doğru şeyi bilince, gelecekle ilgili söylediği olumlu tek şeyde hemencecik inanmak hepimizin işine geliyor çünkü. 
Yerde kırmızı bir halı var, desesine bakıp "Ne bu heyecanım?" diye sorgulamaktan desenini ezberliyorsunuz. Gözünüz de sürekli kapıda, "Benim gibi kaç kişi daha var, neye benziyorlar?" diye bakıp duruyorsunuz. Manyaklığınıza ortak bulmak da işinize geliyor çünkü. Her kapı açılma sesi duyduğunuz an, "Sanırım bu sefer ben giriyorum." diyorsunuz ama bir bakıyorsunuz, onun çocuklarından birisi mutfağa koşarak gidiyor. Onlar bile yüzünüze bakmıyor doğru dürüst, "Aaa, bir yeni kişiyi daha şu gecekonduya soktuk ha!" diyorlar sanki. 
Yaklaşık 20 dakika sonra telefondaki sesin sahibini gördüm. Genç, hatta güzel bile sayılabilecek kadar da tatlı bir kadın. Kafamdaki falcı profiliyle alakası bile yok. Bir elinde kalemi, diğer elinde defteri var, açık bir sayfasını görebildiğim kadarıyla Arapça bir şeyler yazıyor, çarpma işlemi yapmış hep. Kafası kapalı, elinde Chester sigarası var, beni içeri çağırdı. 
Odada da karşılıklı iki tane üç kişilik kanepe, bir tane de  iki kişilik kanepe var. Vantilatörü duvara monte etmiş, yerde de üçlü prizi var. Iki kişilik kanepeye beni oturtuyor, ikimizin arasında bahsettiğim o Arapça yıldızname var. Onu görmek daha da geriyor.
Uzun uzun anlattığım sohbeti kitaba yazdım, ne zaman okursunuz bilemem. Adımı, yaşımı, anne adımı sordu, başladı döktürmeye. Diş hekimliği okuduğumu, blogu, hayallerimi, annemle babamın ayrılığını, hatta kabuslar gördüğümü bile bildi. Adana ile alakamın biteceğinden tut, daha bölümümü bilmeden kendi yerimi açacağımı bile söyledi. "çok çalışıyor, çok okuyor sen." diyip durdu, kadın üzüldü halime bildiğin... her çarpma işleminde yeni bir şey söyledi gelecekle ilgili, yaş bile verdi hatta. Sorular sormamı istedi, hayatta söylemem ama bi tanesini yazmak istiyorum, yazıyı bitirirken.
Yemin ederim, ne bi umut ederek ne de iyi bir şey duymayı düşünerek, o'nu sordum. Uğruna Tolga Tilbe olduğum insanı hani. O kadar gitmiş ki benden, aklıma en son geldi. Benimle konuşmadığını, attığı mesajı anlattım. "Önceden arkadaşın mıydı?" dedi, kaldım öyle, sahi önceden benim neyimdi yahu. "Konuşuyorduk işte, arkadaş gibiydi ama ben öyle değildim ki." dedim. Adını sordu, yaşını istedi. Anne adını sordu, bulamadım. O zaman fotoğrafı ya da sesi var mı, dedi, gösterdim. "Barışmak için gelecek, sakın barışma." dedi. Anlamadığımı söyledim, tekrar etti, "Barışma sakın." dedi. 
Hepimize iyi tatiller, biraz da sol tarafa doğru uzanalım, öptüm!

14 Haziran 2017

Bülbül suyu mucizesi

'Gevezelik' ile 'konuşkanlık' arasındaki ince çizgi üzerinde, elinde uzun bir sopayla dengede durmaya çalışan bir insanım ben!
Yazılarımın uzunluğundan, bir olayı anlatırken verdiğim tepkilerin süresinden, biriyle tartışırken cümlelerimin uzunluğu yüzünden haksız olsam bile haklı çıkmamdan, karşımdaki, yaşadıklarını anlatırken en küçük ve kimi zaman da en gereksiz ayrıntıyı sorgulamamdan anlamış olman gerekiyor o çizginin neresinde olduğumu.
İlkokulda bütün öğretmenlerim dersin ortasında elindeki tebeşiri yere fırlatıp annemi aramaya giderlerdi. Ya da idareden annemin telefon numarasını almaya! "BU ÇOCUK NEDEN SUSMUYOR, NEDEN YAAA!" diyerek attığı çığlıkları sadece telefonun öbür ucundaki annem değil, maalesef ben ve sınıf arkadaşlarım da duyardık. Hatta sanırım ikinci katın tamamı...
Düşünsene! Tahtada bölme işlemi anlatan bir öğretmen var ve yaşına göre gereksiz uzun, çubuk krakere benzeyen bir çocuk dersin en heyecanlı yerinde parmağını sıra arkadaşının gözüne sokarcasına havaya kaldırıp söz istiyor!
"Hocaaam, hocam. Yav hocam, offf!"
(Resmen sırada dört dönüyorum. Beni görsün de söz hakkı versin diye yapmadığım hareket kalmıyor. En sonunda görüyor! Hafifçe iç çekiyor.)
"Efendim Tolga?"
(Ayağa kalkıyorum.)
"Yav hocam, saat kaç?"
(İlkinden biraz daha uzun bir iç çekiş, sorunun saçmalığını düşünüş ve saate bakış.)
"Ona yirmi var. Konumuza dönelim, evet şimdi..."
(Cevaptan tatmin olamadığımı fark ediyorum ki tekrar söz istiyorum. Aynı parmak, yine ve yine havada!)
"Hocaaam, hocam. Bi tekrar bakar msınız yav?"
(Sırada dört değil, sekiz dönüyorum. Beni yine görüyor. Bu sefer, tahtadan uzaklaşıp bana doğru yaklaşıyor.)
"Buyur evladım?"
(Yüzündeki ifade bana kısaca "Şu an bana dünyaya meteor düşeceğini söylemen lazım geri zekalı!" diyor. Ancak korkum yok, sorumu sormak istiyorum.)
"Saat neden ona yirmi var hocam? Bana bi açıklar mısınız yav?"
En son hatırladığım, sınıf öğretmenimin omzumu kavrayıp sınıf kapısının önünde annemi araması, titremesi, ağlamaklı ses tonuyla konuşması ve annemin okula gelmesi olmuştu. Evde olanlar şiddet içerikli olduğu için yazamıyorum maalesef!
Lisede de durum pek değişmedi. Artık büyümenin etkisiyle durmam gereken noktada durmak yerine 'kısık sesle' konuşuyordum! Duramıyorum arkadaşım, ben çok konuşmuyorum, konu konuyu açıyor!

Bir zamanlar susmuş bir Tolga vardı
Bunca yaşanmışlıktan sonra "4 yaşıma kadar konuşamadım, herkes uzun bir süre benim dilsiz olduğumu düşündü." desem?
Şaka yapmıyorum.
Hikayemin girişi şöyle. Doğuyorum, kafam normal bir bebek kafasından iki kat daha büyük. Fotoğraflarda minicik gövdemin üzerindeki kocaman kafamla Bratz bebeklerine benziyorum. Ancak doktorların söylediğine göre korkacak bir şey yok.
Aradan zaman geçiyor. Tolga bebek iki yaşında. Ancak geçen iki yıl içinde Tolga bebekten ses seda yok! İstediklerini ya da istemediklerini elleriyle gösteriyor, küçük homurtular dışında hiçbir ses yok!
Tolga bebek üç yaşına geliyor.
Lan bu bebek hâlâ konuşamıyor! Hatta artık bebek değil, baya baya kazık kadar çocuk!
Annemle babam beni bu durum için doktora götürürken, o dönemde alt katımızda oturan babaanneme yakalanıyoruz. Ters giden bir şeylerden şüphelenen babaannem, içeriden bir koşu çantasını ve ceketini alıp bizimle beraber hastaneye geliyor.
Bu arada, hastaneye giderken babamın iki teyzesini de babaannemin ısrarları sonucu alıyoruz! Cümbür cemaat bir şekilde hastaneye giriş yapıyoruz anlayacağın.
Babamın teyzelerinden birisi ve babaannem, sıra beklerken resmen ortalığı ayağa kaldırıyor. Yaklaşık on dakika içinde bütün Adana'yı doyuracak kadar adak adıyorlar. Olur da konuşursam mahalleliye neler neler dağıtacağız!
Sıramız geliyor. Sadece "Ben, annem ve babam gireriz." diye düşündüğümüz halde, tam altı kişi odaya tam anlamıyla dalıyoruz! Babam ve annem ayakta, ben babaannemin kucağında, teyzelerden biri babaannemin karşısındaki koltukta, diğeri sedyede oturuyor!
Annem durumu anlatıyor. "Konuşmak" kelimesini cümle içinde her kullanışında karşı koltuktaki teyzeden hafif bir hıçkırık ve burun çekme sesi, babaannemden de yeni bir adak geliyor!
Doktor, biraz daha beklememizi söylüyor. Sonuçta 'homurdanabiliyormuşum'. Annem, babam ve teyzelerden biri açıklamalardan tatmin oluyor.
Babaannem ve diğer teyze ise çıkışta kol kola girip bir şeyler konuşuyorlar, suratlarında memnuniyete dair hiçbir ifade olmadan!

Neler oluyordu?
Aradan haftalar geçiyor. Annemle evdeyiz, babam iş yerinde. Kapı çalıyor, babaannem aşağı kattan gelmiş.
"Bir hoca buldum." diyor anneme. "Bir üflüyormuş, dili çözülüveriyormuş herkesin!"
Annem karşı çıkıyor. Ancak karşısında Türkan Hanım var. Annem neden karşı çıktığını bile anlatamadan kendimi türbede buluyorum.
Hoca gerçekten okuyor, üflüyor ve bekliyor. Bekliyor, bekliyor...
Ancak bende tık yok! Sadece salak gibi gülümsüyorum çünkü tam karşımda horozlar birbirini kovalıyor, "Bunların burada ne işi var?" diye düşünerek sırıtıyorum.
"Konuşsana oğlum!" diye haykıran babaanneme sadece işaret parmağımla horozları göstererek cevap verebiliyorum.
Eve gidiyoruz...

Tam gün batarken
Aradan geçen günlerde sessizliğimi koruyorum. Babaannemse birkaç gündür evden sabah çıkıyor, akşam geliyor.
Annem, babam, hatta sanırım komşuların tamamı babaannemin yeni bir planı olduğunun farkında. Ve uzun sürmüyor. Akşam babam da evdeyken yukarı çıkıyor ve ağzındaki baklayı çıkarıyor. "Bir hoca daha buldum. Bana okunmuş bir anahtar verdi. Tarsus'ta bir kemer varmış, onun altına gideceğiz Tolga'yla beraber. Tamam mı çocuğum?" diyor.
Annemin tek kaşı havada. Babamsa annesini iyi tanıyor, "Tamam anne." diyor, "Arabayı bırakayım size, gidersiniz."
Ertesi gün, beş kişilik minicik arabamızda tam dokuz kişiyiz! Arabayı halam kullanıyor. Bir buçuk saat boyunca arabada sadece dua okunduğunu söylememe gerek var mı, bilmiyorum.
Annemin kucağında nefes almadan oturduğum bir saatlik yolun sonunda babaannemin dediği kemere varıyoruz. Güneş batmak üzere.
Babaannem kardeşine sesleniyor: "Güneş batmak üzere, biz Tolga'yla kemerin altına geçiyoruz o zaman."
Bana sormadan elinde kumaşlara sarılmış bir anahtarla beni kemerin altına sürüklüyor.
Ve daha da kötüsü, ağzımı açmamı söylüyor!
Teyzelerden birinden işaret geldiği an, elindeki anahtarı ağzımın içine sokuyor ve ağzımın içinde döndürmeye başlıyor!
"Ööööğğğrk!" diye babaannemin üstüne kusuyorum!
Eve dönüyoruz...

Babaannem pes etmiyor
Tarsus'taki kemer faciasından sonra, babaannem bir süre sessizliğe gömülüyor. Zira annem ortalığı ayağa kaldırıyor! Konuşmayan oğlunu karşısına alıp her gün tembihliyor: "Babaannen bir şey yedirip içirmek isterse, ağzına bir şey sokmaya çalışırsa kaç!" Kafamı sallıyorum.
Akşam yedi suları. Evimiz hıncahınç dolu, babamın tüm akrabaları ve kuzenlerim bizde.
Bütün çocuklar saklambaç oynuyoruz. Her ne kadar konuşamasam da gayet iyi saklanıyorum, en sevdiğim oyun.
Kendi yatağımın arkasında kuzenlerimden biriyle saklanmışken, mor kazağı ve kocaman inci kolyesiyle babaannem görünüyor! Kuzenime "Git hadi ebele bakiyim!" diyip çocuğu yolluyor.
Tam bir korku filmi!
Kuzenim gittikten sonra odamın kapısını kapatıyor. Elinde çay bardağı var, içinde de su!
"Al oğlum, iç şunu." diyor. Annemin tembihini hatırlıyorum. Kafamı sağa sola sallıyorum. Ancak babaannem bu, 'hayır'dan anlamıyor! "İç hadi iç." diyor. Kafamı tekrar sağa sola sallıyorum.
"İçsene lan pezevenk, nerelerden getirdik bunu, kırmayayım bir yerlerini!" diyor, bir de kulağımı çeviriyor hafiften!
Mecbur kalıyorum. İçimden "Annecim çok özür dilerim." diye diye içiyorum.
Ve bilin bakalım babaanneme ne diyorum: "HAYRİYE HALAM NERDE?"
Konuşuyorum yani!
Evimiz hıncahınç doluyken, babaannemin "AY VALLAHİ KONUŞTU!" çığlıkları ortalığı inletiyor, insanlar resmen ağlıyor, annem bana sarılıyor ve benim tek yaptığım şey annemin yaptığı pastalardan yiyerek gülümsemek! Her şey garip geliyor ister istemez.
Saklambaç oynamaya dönüyorum...

Bütün Adana doymuş olabilirim sayemde, nerede teşekkürüm!
Bütün o adaklar yapılıyor. Mahallede bir bayram havası var.
Sonradan öğreniyoruz ki, babaannemin bana içirdiği şey 'bülbül suyu'ymuş. Bülbülün zamanında birazını içmiş olduğu suyun kalanını ben kafaya dikmişim. Yine türbede hocanın biri önermiş, suya okumuş üflemiş.
Babaannem ilk iki faciadan sonra gayet gururlu, kadının yürüyüşü bile değişiyor.
Ve ben, o günden beridir hiiiiç susmuyorum! Yazının başında, olanları okudun zaten, tekrar anlatmama gerek yok!
Babaannem ve kalan akrabalarımın duaları mı, bülbül suyunun mucizevi etkisi mi, beynimin konuşmayla ilgili kısmının o anda devreye girmesi mi, saklambaç oynamanın verdiği mutluluğun dilime vurması mıydı, bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum. Hayat, gözlerinin içi gülen bu kadar insan arasında çok güzel devam ediyor.
Ben de, ders çalışmaya dönüyorum...