15 Haziran 2018

Aleyna Tilki ile Ortak 3 Özelliğim!

Bunca işimin arasında oturup, tüm Türkiye'nin ezbere bildiği şarkıların solisti, şuncaaaacık yaşına rağmen "Kaaalbimde kırılmadık yer mi bıraktı?" diyen, Türkiye'nin en çok dinlenen şarkılarına sahip bir kızla kendimi kıyaslamak istedim! Sevgili Aleyna, kıskançlık çok kötü, çok zor!
Parmakla gösterilmek: Aleyna, her zaman popüler bi çocuk olduğunu, gittiği tüm okullarda parmakla gösterildiğini söylüyor. Bu kız beni anlatıyor yahu!
Zaman, ilkokul yılları. Yer, servis. Sürücü, Mehmet Amca. 
Sabahları uyuyan ölülerin oturduğu, öğlen okul çıkışı Mehmet Amca'nın keliyle oynamaya çalıştığı, servisi sallamak için uğraştığı, koltuktan koltuğa uçarak seyahat ettiği servisimizde, Mehmet Amca'nın hemen arkasındaki minik çıkıntıya dizlerimi koyup arkadan kollarımla Mehmet Amca'nın kafasını yaslayacağı koltuk parçasına sarılmış, tin tin tin bağıra çağıra gidiyorum. Tam arkamda da Çağrı diye esmer bir çocuk var, yanındakiyle taso muhabbeti yapıyor, serviste gürültü had safhada, Mehmet Amca önde muhtemelen ağlıyor!
Bi anda, efsane bi frenle, ben hoooop, arkamdaki Çağrı'nın üstüne düşüyorum! Ve bizim Çağrı hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor, kolunu hareket ettiremeyerek!
Sussun diye özürler diliyorum ama çocuğun ses seviyesi giderek artıyor. Çağrı'nın evine varıyoruz ve oradan ayrılıyoruz.
Ertesi sabah, öğlen zırdeli olup çığlıklar atan ben, koltuğumda uyur uyanık halde oturuyorum, suratım asık, Çağrı'yı mağrıyı unutmuşum. Çağrı'nın evine varıyoruz, kapı açılıyor ve içeriye Çağrı yerine kıvırcık saçlı bi kadın giriyor, annesi!
"Nerde o, nerde o Tolga!" diye bağırıyor. Bu cümleyi maalesef ilk duyuşum değil... Ne zaman büyük bi bok yesem, ortalığı karıştırsam, mağdurun anası babası gelip bunu söylüyor çünkü! Asla sesimi çıkarmıyorum.
Ve o anda, tıpkı Aleyna'nın yaşadığı gibi, bütün servis beni yavaşça parmakla gösteriyor! Ah Aleyna, seni anlıyorum bebeğim!
Kadın "Çocuğumun kolu kırılmış senin yüzünden!" diyip yüzüme bi tane geçiriyor. Mehmet Amca'ya bağırıp çağırıyor bana mukayyet olamadığı için. Ve servisten iniyor!
Ağlayarak eve döndüğümü ve okula gitmediğimi söylememe gerek yok sanırım!
Devam edelim... Ah evet Antonyo, parmakla gösterildiğim çoktur!
Zaman, lise yılları. Yer, koridor. 
Lisenin ilk matematik sınavı. İnsanlar başına geleceklerden habersiz, mantık-kümeler çalışıyor. Size dokuzuncu sınıfta okulla alakamı anlatayım. Kitapçıya girip ilkokulda çözdüğüm Anafen yayınlarının biyolojisini sormuşluğum, adam "O yayın ilkokul için." dedikçe "Sen bilmiyorsun, iyi bak iyi o rafa!" diye bağırmışlığım vardır! Anlayın alakamı işte.
Şuursuz bi insan olduğumdan daha önce bahsetmiştim. Sınavdan birkaç gün önce hocanın yanına gidip "Heheheheee, 100 alırsam bana kebap alınnn!" diye konuşmuşum, çok affedersin, oturma organım bilmem nerde! Hoca da pis pis gülüp "Hıhı, alırsın alırsın, aynen." diye cevap vermiş. Yani ortalık karışacak!
Sınava girdik, elimden geleni yaptım, çıktım. O koridorda ağlayanlar mı, bayılma tehlikesi yaşayanlar mı, okul değiştirmeyi düşünmeye başlayanlar mı, Allah Allaaaah!
Ertesi sabah, okul hıncahınç dolu. Bütün veliler okulu basmış, matematikçiyi arıyor bi kaşık suda boğmak için! Onların çocuklarının 90'dan aşağı notu olamazmış, şu an 10 bekliyormuş, böyle sınav mı olurmuş!
Sınav açıklanıyor. Okuldaki en yüksek not 90. 90'dan sonra en yüksek 68, kalanı 45'ten aşağı!
Ve 90'ı alan kişi, bakınız, bendeniz!
Yürüyüşüm bile değişiyor. Einstein gelse matematik kursu verecek seviyede görüyorum kendimi, o derece! P ise q hayatım!
Ve koridorda yürürken insanlar beni parmakla gösteriyor! "İşte 90 alan bilmem ne çocuğu buymuş, heee heeee şu uzun zayıf yok mu deve gibi, aynen şu kambur çocuk almış, ben de inanamadım." diyerek.
Sevgili Aleyna, parmakla gösterildim mi gösterildim, haticeye değil neticeye bakacaksın bebeğim!
İlkokulda fanları olmak: Aleyna, ilkokulda fanlarının olduğunu söylüyor! Hemmmmmen anlatıyorum!
Yer, Adana'da bir ilkokul. Olay, korkulu rüyam, veli toplantısı!
Hocalar, hiç kimseyi doğru dürüst tanımadıkları için, ellerinde fotoğrafla gelen veliler bile var! Ancak her hoca girdikten sonra, toplantıyı bitirirken tek bi ismi telaffuz ediyor: Tolga!
"Kimin çocuğu Tolga? Tolga'nın velisi burda mı? Sibel Hanım?"
Aleynacım, gördüğün gibi, popülerliğim coşmuş vaziyette! Bütün hocaların dilinde ben varım, hahahayyyt!
Ancak annemin elini kaldırıp ayağa kalkmasıyla işler değişiyor.
"Hayatımda bu kadar konuşan bir çocuk görmedim Sibel Hanım! Ne yedirdiniz içirdiniz bu çocuğa! İnsan derste öğretmeninden daha fazla anlatacak şeyi nasıl bulabilir! Lütfen artık konuşun çocuğunuzla! Yanındakini de rahatsız ediyor, Göksu dersi dinlemeye çalışıyor!"
Bütün hocaların konuşmaları bu minvalde! Annem toplantıda boynunu büküp oturuyor, evde çıldırıyor.
Okuldaki popülerliğim evde bi bok yaramıyor! Anne terliğiyle tahtım yıkılıyor! Ama ne demiştik, haticeyi boş ver Aleyna, neticeye bak.
"Halk bana bayılıyor": Aleyna, tüm Türkiye ile konuşmuş olacak ki, halkın kendisine bayıldığını iddia ediyor! Bana da öyle bebeğim, kendine geeeel!
Yer, Blogger. Zaman, toy zamanlarım.
İlk yazılarımı girdiğim zamanlarda her gün yazmaya çalışırdım. Bazen kimse okumazdı, bazen de çok kişi okur, yorum yapardı.
"Bu ne saçma yazı.", "Niye böyle şeylerle uğraşıyorsun?", "Çocuk da haklı sana bunu yaptıysa.", "Öfff, bi saat seni okudum, bunun için miydi?" gibi gibi...
E hemen bağlayayım, kötü eleştiri, gizli hayranlık bebeğim!
Halk bana bayılıyor! Ben bu yorumlardan bunu anlarım, bunu bilirim, n'aaaber?

Sesin benden iyi olabilir ama o da birkaç şan dersine bakar, madde olarak hemen eklerim buraya, hiç acımam Aleynacım!
Hodri meydan!

11 Haziran 2018

Yeni evim umarım son evimdir!

Buraya şu yazıyı yazdığım gün, gezmek için aklımda olan evlere gittim. Bi ayrıntıyı yazmadan geçmeyeyim, emlakçı kadına "Saat 10'da orda olurum, beraber evleri gezeriz, olur mu?" diye tembih ettim. Ben gittiğimde kimseyi almasın, ben de orada oturup beklemeyeyim, zaman kaybetmeyeyim diye. Neticede beş günüm kalmış, ortada ev yok, üstelik şu an kaldığım evi de boşaltmamışım. Ama ne oldu... Emlakçıya tam 7 saat geç kaldım! En son kadına telefonda ağlıyordum "Hemmmennn geliyoroooom, çok özür diliyorooom." diye.
Nefesler içinde emlakçıya vardım. Kadının bana ev gezdiresi varsa bile tipimi gördükten sonra gitmiştir. İki metre boyunda bi zürafa, anammm anammm terler içinde, gergedanvari sesler çıkarıyor. "İki tane ev göstereceğim size, ikisi de buraya yakın. Beğenirseniz ev sahibini arar, fiyatta yardımcı olmasını isteriz." dedi. Kalktık, gezmeye başladık.
Semt inanılmaz güzel. Evler kadının dediğine göre metroya da minibüse de yakın. Hemen aklımdan "Hmmm geceleri sürttükten sonra tek minibüsle evdesin, korsan taksilere para bayılmaktan kurtuldun." diye geçirmeye başladım. Bi yandan da dua ediyorum aradığım gibi bir yer bulabileyim diye.
İlk eve geldik. Ev bahçe katı diye geçiyor ama bir kat aşağı iniyorsun zeminden. Biraz fazla karanlıktı sanırım, içime hiçbir şekilde sinmedi. Benim şu anki evim de yerden biraz aşağı, bazı odalarımdaki o karanlığı bildiğim için gözüm korktu açıkçası. Ama ev kocamaaaan. Ciddiyim, ben bu evi tutsam beş kuruş param yok, ölsem eşya dolduramam. Bahçede bi teras yapmışlar, o kadar güzel ki! Biraz temizlense bütün yazımı orada geçirebilirim, diye düşündüm ama bu aydınlık olmayışı maalesef evin üstüne bi çizik attırdı.
İkinci eve gittik. Daha kapıdan girer girmez, Allahımmm, içime bir güneş doğdu. Cephesiyle alakalı sanırım, güneş hâlâ evin içinde sanki, o denli aydınlık. Üstelik dört katlı bi apartmanın üçüncü katı, eğer tutarsam hayatımda ilk kez ara katta oturmuş oluyorum. Metro ve minibüsün hemen ortası, konumu da güzel. Odaları gezmeye başladım. Ev sahibi, evi daha yeni almış, içini yaptırmış hemen. Ufacık bir balkonu bile var, oraya masayı atıp bütün yazı geçirebilirim.
Kadına bu evi beğendiğimi söyledim. Kirası ayırdığım bütçenin üstündeydi. Ciddi olduğumu ve indirim istediğimi söyledim. Büroya vardıktan sonra ev sahibini aradık. Adamla önce kadın konuştu. Bu arada, kadın bana "Düzgün yüzlü bir kardeşimiz." dedikçe, "Düzgün yüz nasıl oluyor lan, benimki gibi mi be! Orman kaçkınıyım mübarek." diye düşünüyordum zaten. Kadın istediğim gibi bir indirim yaptıramadı adama, telefonu ben aldım.
En son bu kadar yalvardığımda, ilkokulda Kızılay kulübü toplantısı yerine arkadaşlarımla döner yemeye gittiğimde yok yazılıp disipline gittiğim için müdür yardımcısı karşısında ağlıyordum. Neler diyorum adama, sevap yapmaktan girdim, iyilik ayından çıktım yemin ederim. Sonunda adam çeneme dayanamadı sanırım, istediğim indirimi aldım! Ve evi tuttum!
Ama birkaç yalan söylemek zorunda kaldım, emlakçı kadın beni buna itti çünkü. Sanki bunları söylemesem evi vermeyecek gibilerdi vallahi. "Diş hekimliğini bitirmek üzereyim." dedim, halbuki daha yeni başladım, 4 yılım var... "Annemle yaşayacağım yaaa, evet evet genelde o olcak evde." dedim, annem Adana'da... Komisyonu indirsin diye "Bakın kaç tane emlakçı gezdim, bi sizde böyle iyi hissettim." dedim, bütüüüün emlakçılara zaten aynısını söylüyorum. "Eğer komisyonu indirirseniz çok büyük bi iyilik yaparsınız, zaten aşırı şeker bi kadınsınız." dedim, içimden kadına neler neler sayıyordum elli liranın hesabını yaptığı için.
Evi tuttuktan sonra arkadaşlarımı ayarladım, önceki gibi sürünmemek için bu sefer yardım istedim. "Pazar günü saat 2'de attığım konumda oluyorsunuz, evin temizliğini bitirip eşyalara bakmaya gidelim." dedim. Saat 2 oldu, benim ruhsal sıkıntılı arkadaşlarım aradı, "Tolga yaa, hava çok sıcak, istersen akşam 6 gibi evde olalım, her yeri tertemiz yapıp sabahlarız, bi yerlerde otururuz." dediler. Tamam, dedim. Sonra ben bi uyumuşuuum, uyandığımda saat 7'ydi! "Sıçtın Tolga, mahvedecekler seni." dedim, telefona bi baktım. Sıfır arama, sıfır mesaj. Hemen aradım, "Togi hemen çıkıyoruuuz." dediler. İşte benim arkadaşlarım, sadece benim yapacağım bi hareket çünkü bu "Hemen çıkıyoruum." yalan söylemesi.
Benim evden viledayı aldım, şişe şişe temizlik malzemesi aldım, kocaman bi örtü aldım üzerine otururuz diye, yeni eve gittim. Tabii ki kayboldum bu arada, yer yön sıkıntılarımı sonra gözden geçirmeliyim. Yiyecek bir şeyler de almıştım ama onları beklerken midem kazındı, yarısını yedim vallahi. Ve saat 6'da diye ayarladığımız buluşmamız, saat 11'de gerçekleşti... Benim arkadaşlarımla buluştuğum tamamen aklımdan çıkmış, tabii ki bana benzemek zorundalar!
Herkes bir odayı aldı, ben de tuvaleti seçtim. En son, çamaşır suyu kokusundan içerde bayılıyordum fayansların üstüne "Annecim annecimmmm!" diyerek. Bildiğin takıntı yaptım, ellerim acıyor hâlâ ovalamaktan.
Bu arada, dünyanın en güzel şeyi dostluk. Birilerinin yanında olduğunu bilmek, desteğini hissetmek çok güzel değil mi ya? Arkadaşlarımı mutfak dolaplarını, yerleri, camları ovalarken görünce gerçekten çok duygulandım. Yalnızlık gerçekten korkutucu sanırım benim için, sabaha karşı dörtte çamaşır suyu kokusu eşliğinde dünyanın en salak şeylerine beraber güldüğüm birileri olmasaydı ne yapardım bilmiyorum.
Evim artık temiz, sadece eşyasız. Bugün de eşyalara bakmaya gideceğim. Çok merak ediyorum bu yaz neler olacağını.

7 Haziran 2018

Değişiklik yapmak istediğinize emin misiniz?

Yine, yine ve yine ev değiştiriyorum! Emlakçılara ve taşıma şirketlerine verdiğim parayla Etiler'de ev alabilirdim kendime yemin ederim. Off, tamam abartmayayım, Beylikdüzü'nde bir artı bir dairenin bir yıllık kirasını peşin verirdim sanırım.
Ben burada eve çıkmadan önce, bana çok kişi söylemişti. "Tolga, sen şimdi okula yakın diye dağın başını istiyorsun ama seni tanıyoruz, sen dayanamazsın orada." diye. Her zaman yaptığım gibi burnumun dikine gittiğim için gerçekten çok üzgünüm. Okula yakın diye bir otobüsün son durağına yakın bir yerde ev tutmak, dönem içinde depresyon yaşayınca hiç iyi olmuyormuş.
Annem Adana'dan bakıyor, ben buradan, harıl harıl ev arıyoruz. İşin kötü yanı şu, 9 gün sonra sözleşmem bitiyor. 9 gün içinde, evden ayrılmış, yeni evime yerleşmiş, faturaları üstüme almayı başarmış, bayram gelmeden içine eşyaları doldurmuş bir vaziyette olmak zorundayım. Ya Allahın aşkına, bir insan sınavlarına çalışmayı son güne bırakır, sabaha kadar ağlaya ağlaya çalışır, halleder. Ne bileyim, misafiri gelecektir, temizliği onlar gelmeden bir gün önce koştura koştura yapar, halleder. Ama bir insan, İstanbul gibi bir şehirde ev değişikliğini son haftaya bırakamaz ya, yapamaz bunu, gerçekten. Bi tek benden beklenirdi sanırım...
Başıma yine bi sürü şey geldi! Finallerim devam ederken mecburen birkaç tane ev gezdim. Bi tanesi, gayet nezih, sakin bir semtte, fotoğraflarından anladığım kadarıyla güzel de bir evdi. Önce emlakçının yanına uğradım, adam beni eve götürdü. Ev bir artı bir, bahçe katı. Apartman aile apartmanı, belli. Zaten adam eve yürürken lafını sokmayı ihmal etmedi, "Burası aile apartmanı, ses yapmazsak..." diyerek. Ne yapacağım acaba senin apartmanında, sen benim üstümde oturuyormuşsun, sen ses yapma asıl. Neyse, eve vardık, ben evi gezmeye başladım. Tuvalet biraz eski gibi ama halledilir, diğer odalar fena değil. Amerikan mutfak yapmışlar, tezgah çok kısa ama olsun, Emine Bedercilik oynamayacağım zaten. "Ben beğendim gibi, bi annemi görüntülü arayayım, onun da fikrini alalım." diyip telefonumu çıkardım ve dan dan dan! Servis yok!
Hiçbir şekilde ulaşamıyorum kadına. Hani laf etmeyeyim dedim, diğer odalarda da deneyeyim, bi yerde çeker sonuçta. Tuvalette, klozetin üstünde bile denedim, servis hiçbir şekilde gelmiyor! Tek çizgi bile değil, direkt kapalı görünüyor telefon.
Söyledim adama, şehir dışından beni arayacak insanlar olduğunu ve ulaşamazlarsa bana hayatı dar etme ihtimallerini, benim internetsiz bir hiçe dönüştüğümü, telefonumun sol böbreğim kadar değerli olduğunu bir bir anlattım. Adam da zaten şak diye söyleyiverdi, "Evet, bu katımızda telefon çekmez, çekmesi için bahçeye çıkmanız gerekiyor." diye. Lan böyle saçma şey mi olur! Kirası da uygundu biraz, meğer o yüzden böyleymiş.
Adama teşekkürümü ettim, pıt pıt yürümeye başladım durağa doğru. Ertesi gün sınavım var, stresten ölüyorum. Annem aradı beni, bi güzel bağırıyor bana. Adam annemi aramış, "Oğlunuz Turkcell kullansa telefonu çekerdi, hem bizim mahallemizde bazen telefon çekmeyebiliyor." demiş. Açıklamanın saçmalığını bir kenara bırakıyorum, ben eve arkadaşım geldiği zaman, "Canım yaa, operatörün nedir, ona göre evde telefonunla görüşme yapabileceksin. Kıyamamm, Vodafone musun sennn, istersen biraz bahçede takıl, öyle gel." mi diyeyim, ne yapayım.
Ertesi gün, başka bir ev için görüşmeye gittim. Ev sahibi kadın, öğretmen emeklisiymiş, ev de minibüse çok yakınmış. Minibüsten indim, haritaya baka baka yürüyorum, deve gibi bacaklarımla bile yol bitmiyor, gerçekten çok yakınmış... Eve vardım, kadın aşağıda bekliyordu, çıktık beraber yukarı. Evin olduğu sokak o kadar güzeldi ki, ev de öyledir herhalde, diye düşündüm, fotoğraflardan baya iyi duruyordu çünkü.
Daha demir kapıdayken sorun başladı. Sanki kapı kilitli değil, üzerine bi abansam şak diye açılacak, öyle bir sağlamlıktaydı. Girdim içeri, parkelere bastıkça, şişkinliklerinden sanırım, patır patır kırılıyorlar. Ama evin içi nasıl aydınlık, üstelik balkonu bile var. Tuvalete bakmak için girdim, kafamı bi kaldırdım, tavan mahvolmuş. Renk değiştirmiş bildiğin. Kadına diyorum ki, "Burayı ben gelmeden boyatacaksınız, di mi?" İstifini asla bozmadan "Hayır, sen halledersin çok istiyorsan." diyor. Mutfağa girdim, o dolapların halini görmen lazım! Suntadan almış paraya kıyamamış, hep dökülmeye başlamışlar. "Mutfak biraz eski gibi..." diyorum, "Ayy ne eskisi, daha yeni yaptırdım, beş yıl oldu!" diyor. Gerçekten yepyeniymiş teyzecim! "Şurda parke parçalanmış, altı şişmiş." diyorum, "Rahatsız olursan sen halledersin." diyor. Yani kadın buram buram "Ben pintilikten ölüyorum, evin başına bir şey gelirse ben arazi olacam!" kokuyor.
Teşekkürümü ettim, bu arada o da aynı cümleyi kurdu. "Burası aile apartmanı, gürültü yapmazsan iyi olur." diye... Aşağı indik, minibüse yürümeye başladım. Kenarlarda da spotçular var, eşya sorup duruyorum.
Yani amca, seni kırmak istemiyorum ama sen ikinci el eşya satıyorsun. Sıfır fiyatına yakın eşya satarsan ben senden nasıl eşya alabilirim acaba... Adamın yaptığı kâra baktıkça, "Bırak dişi mişi, keşke spotçu olsan." diye düşünüp yıllık ne kadar kazanırım diye hesap yapmaya başladım. Bi tanesi vardı, adam eşyaları hikayeleriyle beraber satıyor. "Şu renkli koltuk ne kadar?" diyorum, "Hiii, o mu canım benimm, buraya yeni evlenen bi kadın getirmişti biliyon mu? Bööle rengarenk döşemiş evini bekarken, sanırsam galiba kocası pek sevmemiş goltukları, her şeyini getirdi sattı bana bööle. Aha şu sandalyeler de onun, görüyon mu renkleri?" Çamaşır makinesi soruyorum, "Daşınacaklar diye bana sattılar, orta yaşlı bir hanımdı." diyor. Elde var sıfırla eve geldim sonra.
Sabahın köründe uyandım bugün temizlik yapmak için. Dün emlakçı aradı, "Evden çıkıyorsun madem, fotoğraf çekmeye geleceğiz." dedi. Evi, tabiri sanırım caiz, bok götürüyor! Sınav haftası, senaryoyu yetiştirmeye çalışmak filan derken, neyi unuttuğumu sonradan fark ettim. Temizlik yapmayı aklımdan tamamen çıkarmışım! Onunla uğraşıyordum saatlerdir. Sonra da ev gezmeye gideceğim zaten, bugün umarım kafamdaki gibi bir ev bulurum.
Az önce aklıma şey geldi, insan mekan değiştirirken eskisindeki güzel anılarını hatırlar, duygulanırmış ya. Acaba bende öyle bir his olacak mı diye merak ettim.
Banyoya baktım... Allahın belası çamaşır makinemiz bozulmuştu da ev sahibi yenisini 6 gün sonra getirmişti. Her gün gidip kendime don alıyordum iç çamarşırcı abladan temiz temiz giymek için! Ya da tabanın bi yerinden su çıkıyor, hâlâ neresi olduğunu bulamadım mesela. Ayy, sanırım benim banyoda hiç güzel anım yok...
Mutfağa baktım. Geri zekalı ev sahibinin ruhsal sıkıntılı oğlu, pencere pimapeninin kolu bozuk diye kendi kendine tamir etmeye çalışırken kolu koparmıştı. Adam da tamir etmeye gelip kolu evine götürdü. Yaklaşık 9 aydır mutfak pencerem sadece tepeden açılıyor, üstelik kapanmadığı için peçete sıkıştırmıştım her bir tarafına... Ocağa kafamı çevirdim, eve ilk geldiğimde bir alev almıştı, az kalsın yüzüme geliyordu. Arayıp adamı tehdit etmiştim, "Üstünüze Adana'yı salarımmm, yeni ocak getirin!" diyerek.
Sonra, ev arkadaşımın odasına gittim... Yarı yıl tatilimin sondan iki önceki günü arayıp "Kardeş yaa, ben de evden ayrıldım bu arada, 4 gün oldu, öptüm seni." demişti. Sinirimden hasta olmuştum. Sonra o oda bana gelen arkadaşlarımın kaldığı oda oldu, yakın arkadaşlarımın halvetleri için kullandıkları oda oldu.
Hemen yanında, salona baktım. Orayı çamaşır odası yapmıştık ev arkadaşım varken, çamaşırlık oradaydı. Yetmezse koltukların üstüne seriyorduk. Odanın perdesi yoktu üstelik, yemin ederim rengarenk donlarımı bütün Fındıklı halkı gördü.
Kendi odama geldim. Bu odayla ilgili aklımda kalacak tek şey, üst komşumun sesi. Çocuklarına bağırışı, çığlıklar atışı, geçirdiği sinir krizleri. Polisi aramamak için telefonu elimden atıyordum, düşün. Kadını götürseler diye dua edip çocuklara üzülüyordum, yapamıyordum o yüzden. Evde gözlerim doluyordu çocuklar için, hep özgüvensiz kalacaklar çünkü. Yatağıma baktım, ayyy Allah belamı versin, sapık sapık şeyler geliyor direkt aklıma. Kaloriferlerime baktım, şerefsiz ev sahibim yaptırmadığı için odamdakiler canı isteyince çalıştı, istemeyince çalışmadı bütün kış. Kutuplardaymış gibi gezdim aylarca evin içinde. Masama baktım, bi ona duygulandım, senaryomu onun üstünde yazdığım için ama zaten yanımda götürüyorum, hemen sildim gözyaşlarımı.
Anlayacağın, burası da olmadı. Ama bu sefer, diğerlerinde olduğu gibi yalnız değilim. El birliğiyle halledebilirmişiz gibi duruyor yerleşme işini. İlk taşındığımda neydi öyle, kimsem yoktu diye kutuların içinde uyuyakalmıştım iki gün, yorgunluktan temizlik bile yapamamıştım.
Uzun zamandır yoktum biliyorum ama senaryoyla uğraşıyordum. Blog dünyasının gediklisi, geri döndü! Ama önce evi yüzüne bakılası bir şeye benzetmem gerek.

19 Mart 2018

Senaryo, Sinematek ve bir hayal daha gerçek olur.

Beş ay kadar önce, çok yakın bir arkadaşımın doğum günü için bir şeyler içeceğimiz bi yerde otururken, Bennu Yıldırımlar'ın kızı Ada'yla tanıştım. Sabun dönemim vardı ya hani, sabunları yontup dişlere benzetmeye çalıştığım (ve benzetemediğim, başkalarına yaptırdığım) hah, tam o dönem. Dünyalar tatlısı bir kız ve annesinin aynısı zaten, tanıştıktan sonra insanlar soruyormuş hemen "Sen oyuncu musun?" diye hatta.
Bu arada, benim İstanbul'a geldiğim ilk sene bir senaryo kursu denemem olduğunu hatırlıyorsundur. Yeterli çoğunluğu sağlayana kadar beni oyalamışlardı, sonra da arayıp özür dilemişlerdi. Ben de Japonca kursuna başlamıştım o yüzden, "O hayalimi de aradan çıkarayım." diyerek.
Ada'yla inanılmaz samimi olduk, bütün gece tiyatro oyunlarından, Shakespeare'den, filmlerden konuştuk. Beni de görmen lazım bu arada, durup durup kıza "Annene çok selam söyle, çok öpüyorum çok şeker yaaa." diyorum. Birkaç kere de "Şimdi sen gerçekten onun kızı mısın ya? Yani eve gidiyorsun, çekirdek kadroda Emin Yarar ve Bennu Yıldırımlar mı var yahu?" diye sordum, rezil oldum ama olsun. Neticede Adana'da gördüğüm tek ünlü, yanlışlıkla ve zorla canlı yayında ona su verdiğim belediye başkanı Soner Çetin Bey'di. Çıta buralara kadar yükselince İstanbul'da, insan inanamıyor.
Tam vedalaşırken, "Ben senaryo kursu arıyorum da, annene sorsan da tanıdığı birisi varsa beni yönlendirse, olur mu?" diye sordum. Sonra da ayrıldık.
Aradan haftalar geçti, ben bi yandan dişlerle uğraşıyorum, bi yandan ikinci üniversite sınavları; inanılmaz yoğunum. Arkadaşım kahve içmeye çağırdı, gittik, bi baktım, Ada! "Annem konuşmuş hocayla, kendi oynadığı filmin yazarı ve yönetmeni. Çok efsane bir adam olduğunu söyledi. Numarası burda, iletişime geçersin." dedi!
Böyle şeyler olduğu zaman hep afallıyorum, onu fark ettim. Şimdi ben bu adamı arayayım mı, Bennu Hanım adamla kesin konuştu mu, mesaj mı atsam, ya müsait değilse, adamın dersinin ortasında arayamam ya çok ayıp olur, diye diye adamla bi türlü geçemedim iletişime! Burayı yazmayacaktım ama, adama kocaman bir mesaj attım, "Ben Tolga..." ile başlayan. Sonra da kalktım tuvalete gittim, birtakım ihtiyaçlarımı gidermeye!
İşimin ortasındayım, ayyy, telefon zır zır çalıyor! Bi baktım, Erhan Hoca. Anacım, yemin ederim o anda işi gücü bırakıp o bacağımdaki pantolonumla koşup tuvaletten telefonu bir çıkarışım var adam yankıyı duymasın ilk günden rezil olmayayım diye, Rekorlar Kitabı'na geçtiğime inanıyorum... Konuştuk, dünyalar tatlısı bir adam. İnanılmaz enerjik. Aramızda sadece 10 yaş olmasına rağmen onca ödülü var, efsane oyuncularla çalışmış, kendi yazıp yönettiği filmi vizyona sokmuş, Hollanda'da bile ödülü var be adamın! Bunları o anlatmadı tabi, ben adamı arama motorunda o sayfadan bu sayfaya bulurken öğrendim. İçimden sürekli "Ödüllerini her gün siliyor mudur ya, tozlanmasına izin vermese bari." diyip duruyorum. Ben bile şu halimle her gün ödül töreni konuşması yapıyorum odamda.
Madde madde kurstan bahsedeyim, hem soranlar için soru işaretleri yok olsun hem de böyle bi şey düşünen varsa iyi olacak.
-Kursun adı 'Sinematek'. Moda'da, o parkın çok yakınında. Bi kere yeri güzel! Neyse, önce internet sitesinden kaydoluyorsunuz, sonra da sizi dünyalar tatlısı Recep Bey arıyor, beraber bir gün ve saat kararlaştırıp şartları konuşmaya geliyorsunuz. (Şartları konuşmak için bana verilen saate bile geç kaldım, en son o kadar koşmuşum ki kapıya vardığımda gergedanvari sesler çıkarıyordum, anlayışla karşıladılar sağ olsunlar.)
-Birçok branşta kurs var, afiş tasarımından görüntü yönetmenliğine kadar. Diğer kurslar hakkında bilgim yok ama senaryo 3 kurdan oluşuyor.
-İlk iki kur iki ay, son kur ise 6 hafta sürüyor. İlk kurda tamamen hoca anlatıyor, sen dinliyorsun. Ne notlar aldım, ne isimler öğrendim, off diyorum! İşin iyi yanı şu, bu işin sadece eğitimini almamış, aynı zamanda sektöründe de bulunmuş birisi sana bir şeyler anlatınca ağzın açık dinliyorsun. Belgesel de izliyorsun, önüne bir film senaryosunun son halini koyup filmi açıp karşılaştırıyorsun da. Teknik terimleri ve yapının mantığını anlatıyor diyebilirim. Bu kurda istersen bi şeyler yazıp gösteriyorsun ama ben cesaret edemedim yazmaya.
-İşin pratiğe döküldüğü kısım ikinci kur. İlk bir saat, dramatik yapının daha derinlerine iniyorsun, kalan saatlerde de pratik yapıyorsun.
Tabii ki bu kısımda bir sürü şeyi elime yüzüme bulaştırdım, çok ağladım!
Doğruyu söylemek gerekirse, iyi yazdığımı düşünmüyorum ama gözlem yeteneğime ve hayal gücümün sınırlarının bi miktar geniş olduğuna inanıyorum. O yüzden, kıçım Everest Tepesi'nde, "Hahahaytttt, sonunda pratikler başladı yaaa, bi gideyim de kursa imzamı atayımmm." diyerek büyük bi patavatsızlık yaptım. Kardeşlerim, fazla güvenmeyin dötünüze, bi an geliyor patlayıveriyor.
İlk pratik dersimiz, hoca tahtaya üç kelime yazdı: Sincap, baston, yüksük. Birbiriyle tamamen alakasız bu kelimelerle bi saat içinde oturup kısa film hikayesi yazmamızı istedi. Aklıma ilk gelen, yaşlı bir amca teyze olsun, bi tanesi terzi olsun yüksük taksın, torunları olsun sincapla oynasın, oldu ama hemen "İlk aklına gelen herkesin aklına gelir."i hatırlayıp vazgeçtim ve şöyle bi hikaye yazdım:
"Kocasıyla birtakım sorunlar yaşayan Neriman Hanım, torununun ona verdiği yüksükle süper kahramana dönüşür ve şehirdeki sincap maskeli bastonlu soyguncuyu yakalamaya gider."
Ana tema buydu bildiğin! N'olur gülme!
İşin kötü yanı, yazdığım şey kısa film bile değil ve daha da kötü yanı, BEN BU FİLM HİKAYESİNE GÜVENDİM! Güya her şeyi birbirine bağlamışım, örmüşüm, kocası eve geç geliyor çünkü banka soyuyor, kadın geceleri dışarı bakıp kocasını beklediği için banka soygununu görebiliyor filan, ayy hatırlamak istemiyorum, korkunç! Totom everestte, okudum okudum ve kocaman gülümseyerek yorum bekledim. Hatta okuduktan sonra kapının açılacağını, Recep Abi'nin elinde konfeti ve pastayla girip "Bu kursun en yaratıcı çocuğu ödülü"nü vereceğini, hocanın gözyaşları dökeceğini, sınıf arkadaşlarımın beni alkışlara boğacağını düşündüm ve teşekkür konuşmamı bile hazırladım. Ancak sonuç, hocanın bana bakıp "Tolga bu ne? Felaket olmuş, felaket. Kısa desen değil, uzun desen değil. Olay yok, hiçbir şey katmıyor, ne öğrenecek seyirci bununla, ne anlayacak?" demesi ve benim 19f'de ağlamaya başlayıp üç gün susmamam oldu!
İşin diğer bi yanıysa, hemen yanımdaki sınıf arkadaşımın yaşlı bi çiftin hikayesini ve torunlarının sincap bulmasıyla ilgili bi şeyleri anlatması oldu... Bütün herkes teslim etti gitti, ben 'tekrar ödevi' aldım!
Bu da burada dursun, Gülse Birsel'le, hehehe!
Ha sonra ne oldu, ben bu kelimelerin işlevsel olduğu bi kısa film yazmışımmmm, hocaya göre "Efsane, ödül alma ihtimali var,." oldu! Hehehe, tabii ki söyleyeceğim kusura bakma yahu!
Bi kere de, diyaloglu kısa film yazacağız, beş sayfa. O hafta kafam acayip dolu, canım sıkkın, ruhum derbeder! (Bütün kurs beni depresyonumla ve Neriman Hanımlı süper fantastik hikayemle hatırlıyor zaten, üzülüyorum.) Bildiğin serbestiz, istediğin şey hakkında yazabilirsin. Normalde, aklında onlarca hikaye olması lazım, kenarda tuttuğun, anında yazmaya başlaman lazım. Bende o da yok, varsa da okul yüzünden yok olmuş! Bana verilen bi saat boyunca, annemi aradım, Candemir'le FaceTime yaptım, Instagram'da fotoğraf beğendim. Herkes yazdı, ben dolandım; herkes yazdı, ben dötümde vayvay var gibi gezdim. Son on dakika bi şeyler karalayayım, derken, hocaya yazdığım diyalogları okuduktan sonra, diyaloglarım "Hiç beğenmedim, böyle diyalog mu olur Tolga, yapma Allah aşkına." şeklinde karşılandı! Üstelik bi cümleyi yazarken "Burada kesin herkes ağlayacak, ahhh martılar!" diyordum. Yine olmadı yani! Ama bu sefer çok üzülmedim, yoluma devam ettim.
-İkinci kurun başında hoca karşına geçiyor, "Eğer üçüncü kura geçmek istiyorsan elinde benden de onay alabilmiş bir tretmanın (diyalogsuz senaryo, sahneler ve olacaklar yazıyor) olmak zorunda. Düşünmeye başlayın arkadaşlar, son bir ay her ders bir kişi karakter ve tretman sunumu yapacak." diyor. Hoca insanlara gün verirken deve gibi boyumla saklandım, en son sunmak için.
-Her dersin başında "Bu hafta sinema için ne yaptın?" diye soruyor. Kem küm diye kalınca var ya, kendini çok kötü hissediyorsun! Ben ilk kurda her cuma ilk seansına gidiyordum bi filmin, sonra okul saatlerim değişti, evde bi şeyler okuyabildim sadece. O yüzden bu soruyu "Kitap okudum yaaa." diye cevaplamışlığım çoktur.
-Gelelim ortama. Kendimi hem çok rahat hissettiğim hem de "Aman biri bana sinemayla ilgili bi şey sormasın." diye diken üstünde gezdiğim bi yer oldu. Herkes her filmi oyuncusunu bırak, görüntü yönetmenine kadar biliyor!
Beni biliyorsun, senaryo yazmaya sitcom izlerken karar vermiştim. Film bilgim, onlarınkinin yanında eksi yüz sanırım. Kült filmleri bile seyretmemişim doğru dürüst, kendimden utandım. Şimdi bi liste yaptım, derste adı geçen her filmi seyretmeyi düşünüyorum. Bi kere, Recep Abi ve bi çocukla otururken, sohbetlerini dinliyordum yanda, uyuklayarak! Oscar hakkındaydı sanırım, konuştular konuştular, Recep Abi "Sen o film hakkında ne düşünüyorsun Tolga, sinematografisi falan?" dedi. Hani uydur di mi bi şey, at dötünden. "Ne hakkında konuşuyorsunuz yarım saattir, soruyu tekrar alsam?" gibi bi geri zekalı cümle kurdum, herkes ne mal olduğumu anladı. Ahhh eski şeytan Tolga olacaktı, o filmi izlemiş gibi yapmayı bırak, filmde oynadığıma bile inandıracak şekilde anlatabilirdim ama uykulu ânıma denk geldi. Neyse ağlamıyorum.
Öyle böyle derken, dört ay, iki koca kur bitti, geldik benim sunum günüme. Ne hızlı geldik öyle! Geçen haftalarda sınıftakiler sunumlarını yaptı, hoca acımadan yorumlarını söyledi: "Iıı, şey, şimdi film bitti ama olay neredeydi, ben mi göremedim?", "Bu hikaye çok sıradan artık, o konu hakkındaki her film böyle zaten.", "Sen tretman değil roman yazmışsın ama." gibi gibi gibi. Bütün sunumlar boyunca "Sana da böyle şeyler dediğinde bakalım kaç gün yorgan altında kalacaksın? Ama belki de kalmazsın, eleştirilsen de daha iyisini yapmaya çalışırsın. Ay yok yaaa, sen kesin üzülürsün salak Tolga." diye kendimi yedim yemin ederim.
İtiraf ediyorum, tretmanı yazmayı da son güne bıraktım! Dört ay boyunca film öyküsü ve olay örgüsü üstünde uğraştım çünkü, karakterleri yazıyordum. "Öykü hazırsa tretman 1 saatte biter yaaa." dedim. Gece 12'de sandalyeye oturdum, başımı kaldırdığımda güneş doğmuştu, saat 9 buçuktu! Üstelik onlarca diyalogla beraber, klavyede de değil, kalemle, arkalı önlü 24 sayfa yazmışım. Uzaktan bakan birinin hiçbir şey anlamayacağı ama benim hikayemin olduğu 24 sayfa.
Nasıl bi his biliyor musun? Höh'lemek gibi. İçinden bi kütleyi A4 sayfasına bırakmak gibi. Kalemi tutarken beynindeki karakterlerin "Ben bu durumda böyle şeyler yaparım." demesiyle, şok üstüne şok yaşamak ve yaşatmak gibi yahu. İnanılmaz garip, karakterlerle ve aylarınla vedalaştığın için az biraz üzücü, bi dünya yarattığın için kendi yanaklarını sıkasının geldiği ama "Ya olmamışsa?" diye de kendini yiyip bitirdiğin anlar topluluğu.
Öyle saçma ve tavsiye etmeyeceğim bi şey ki, sabahın 4'ünde A4 kağıdına bakıp kahkaha atıyordum, 5'indeyse duygusal bi şeyler yazarken ağlıyordum! Ara ara da sahneyi yazarken konuşuyordum sanırım, diyalogları seslendiriyordum. Akıllı bir insanın yapabileceği iş değil, ya deli yapar bunu ya da yaparken delirirsin, kaçarın yok.
Filmimin adı, 'Bi' Sen Eksiktin!' oldu. İçime inanılmaz sindi, tam bi ana akım komedi filmi ismi gibi geldi, ne yalan söyleyeyim.
Ve sunum ânım geldi, ona da geç kaldım mısır gevreği yiyeceğim diye. Sunumumu elim ayağım titreye titreye, her sahneyi anlatarak, bazen de canlandırarak yaptım. Hocanın gözlerinin içine bakıyordum, ne zaman "Dur Tolga dur, böyle olmaz." diyecek diye. Demedi.
Film sunumum bitti ve aldığım yorumu aynen yazıyorum: "Eğer, bunu yapımcılara yolladığımız zaman, 'Tolga bilinmedik biri, senaryosunu okumamıza gerek yok' demeyip bu filmi okurlarsa muhtemelen çekilir, iyi oyuncularla da oynanırsa akılda kalıcı efsane bi film olur. Ben olayları bu şekilde ören senaristlere hayranım, sana da hayran kaldım Tolga, aferin." dedi!
Hayatımda çok az anda mutluluktan gözlerim dolmuştur, gözlerim bi doldu var ya, o an sanki rüyadaydım ve hâlâ rüyadayım gibi. Aynı Gülse Birsel'le tanıştığım gün gibi, o zaman da bulutların üstündeydim.
Anlayacağın, üçüncü kur için hak kazandım ve 31 Mart'ta senaryoma son şeklini vermeye Erhan Hoca'yla başlıyoruz. Ben her hafta 15 sayfa yazıp getireceğim ve karşılıklı düzelteceğiz. 6 hafta sonra, elimde 90 sayfa, sadece sahneler, olacaklar ve bazı diyaloglar değil, kocaman bi senaryo olacak! Ödüllü hocadan onaylı, yapımcıya gönderilmeye hazır!
İnan bana, bu senaryo çekilsin ya da çekilmesin, gönderilsin ya da gönderilmesin, umurumda değil; ben hayran olduğum insandan bu cümleleri duydum ya, bana yetti. Bilir kişiden onayımı aldım, bundan sonra beni kimse tutamaz gibi geliyor.
Ne öğrendiğimi de yazayım. Karakterlerinizi çok sağlam ve üç boyutlu kurduğunuz an, hikayenizin başı sonu belliyse arayı onlar tamamlıyor, biiir. Kendine öyle çok güvenmeyecekmişsin, olan olurmuş, ikiiii. Senaryo yazmak dünyanın en güzel ama en zor şeylerinden biriymiş, blog yazısı yazmaya benzemiyormuş, üüüüç. Önce hikayenin senin içine sinmesi lazımmış, kendini en iyi sen tanırmışsın, bu da dööört!
Erhan Tuncer'e, benim depresyonumu, sıkıntılarımı, dersteki akıl almaz film öykülerimi dinlediği, ciddiye aldığı ve yorum yaptığı için; Sinematek'e, sıcak ortamı ve kahveleri için; Recep Abi'ye tatlılığı ve hoşgörüsü için; sınıf arkadaşlarıma "Ayy bu çocuk bizden 10 yaş küçük, diş hekimliğinde sürünüyor." demeyip iyi bir ilişki yakaladığımız için; Bennu Yıldırımlar'a ve Ada'ya karşıma çıktıkları için; size ya size, "6 yıldır bu çocuk gelmiş vırvır konuşuyor, Allahın ergeni." demediğiniz (ki bazen dediğinizi biliyorum), her zaman "Ulan sen yaparsın be!" diyip bana cesaret verdiğiniz için; anneme, kursa yazılırken maddi manevi açıdan sponsorum olduğu için; Gülse Birsel'e bana ilham verdiği ve hayatımın en önemli insanlarından birisi olduğu için; PuCCa'ya da bu blogu açma fikrini bana verdiği için teşekkür ediyorum efenim. İyi ki varsınız lan!
Film yazdım resmen oooolluuuum! Sırada tiyatro oyunu vaaar, heyyo!


4 Mart 2018

Uzaktan görsen bile anladığın 'ilişki çeşitleri'

'Sevgililer Günü', sevgilisi olmayanlar için "Kapitalizmin bi oyunu bu, ne gerek var, ben sevgilime her zaman hediye alabilirim." demekle; sevgilisi olup parası olmayanlar için terlemekle; hem sevgilisi hem parası olanlar içinse insanlardan tavsiye almakla geçti sanırım. Şu yazıyı iki yıl önce yazmışım, fikrim değişmedi. Sadece, ne ileri görüşlü insanmışım yahu, herkes Twitter'da paylaştı yazının sonundaki kutu meselesini. Sanırım en şanslıları, sosyal medya kullanmayanlar oldu. "Önemli olan sevginin bendeki anlamı." diyerek, Kahvecioğlu Gıda'dan aldıkları 25 kuruşa 20 tane Petito'yu ve kalpli kutunun içine muhtemelen Cemal Süreya ya da Orhan Veli'ye değil de forum yazarlarından birine ait olduklarını düşündükleri şiirleri koyup verdiler. Böyle yazdığıma bakmayın, insanlara sallamalarımdan da anlayacağın üzere ben de 'sevgilisi olmayan' kısımdayım. Buraya da "Bekarlık sultanlıktır." diyerek, 'ilişki çeşitleri' hakkında konuşmaya geldim. Eğer bekar olmasaydım ben de hayalimdeki sevgilimle Büyükada'da dondurma yiyişimizi anlatabilirdim ama kendisinin bundan haberi yok!
İlişkiler, bence ikiye ayrılıyor: "Keşke" diyip iç çekerek andıkların ve "Keşke" diyip küfrederek andıkların.
"Benim arkadaşım, eşim, dostum sensin; yanımda başka kimseye gerek yok!"cular: En üzüldüğüm ilişki tipi bu sanırım. Gözlemlerime göre, önce kızımızın bağlandığı ilişki oluyor bu, maalesef... Er kişi başlıyor: "Şununla bununla onunla samimi olma, ilişkini kes, arana mesafe koy." Bizim kız da dağdan gelen sevgilisi için 6 yıldır bağda olan arkadaşlarından vazgeçiyor, "O benim hem eşim hem dostum." diyerek. Daha da üzücüsü, kızımız insanlarla ilişkisini bitirdikçe, er kişiye daha bi çok bağlanıyor. Ama ilk kavgada hemen duyuyoruz: "Ben senin için onu bile hayatımdan çıkardım!" diye.
Niyeyse, uzaktan görür görmez tanıyorsun bu ilişkiyi. Hep ikisi, yanlarında kimse yok. Mutlularsa, ilk zamanlarındalarsa, sohbet ediyorlar; değillerse, ya telefonla oynuyorlar ya da suratlarından anlıyorsun zaten, arkadaşlarını hayatından çıkaran kişinin pişmanlığını yüzünden. Zaten ayrılıktan sonra da tövbeler ederek arkadaşlarına tekrar dönüyor. Neyse, bi musibet, bin nasihatten iyidir.
WhatsApp sohbetinin ekran görüntüsüyle masa sohbetinin farklı olduğu ilişkiler: Dünyanın en garip şeyi. WhatsApp'ta "Sana ölüyorum"lar, emojiler, bır bır bır her şeyi yazmalar, "Ay bugün de kabız olmuşum, bağırsağımı bıraktım sandım"lar; karşı karşıya oturunca muhabbet edemeyenler! Daha da garibi, masadan kalkıp eve giderken birbirlerine "Ayy bugün çok güzeldi, seni seviyorum bıcırığım, sirkeli turşum." yazmaları.
Valla bunun ömrü, bence kişilerden birinin en yakın arkadaşlarından biriyle diğerini tanıştırmak istemesine kadar. Birisi, ya tanışmayı istemiyor, ya da masadaki derin sessizlikten sonra arkadaşı "Hemen ayrıl, bu ne?" diyor. Hoş, belki de o mesajdan önce masada ağzını açmayan kişi evde "Yaa arkadaşın çok tatlıydı, çok sevdim." diye yazıyor ama olsun canım.
Sosyal medyadan başlayanlar: Instagram'ı hiçbir zaman birine dm'den yürümek için kullanmadım. Yürümek için yaptığım en ekstrem aktivite, teee ergen zamanlarından bir fotoğrafını beğenmek oldu istediğim kişinin, hani "Bak ben seni beğendim, geçmişine de bakıyorum." hesabı işte. Tinder desen, henüz indirmedim ama bu indirmeyeceğim anlamına gelmiyor. Vallahi herkes kullanıyor, ben de istiyorum sağa sola kaydırmayı.
Ya nedense, aklıma direkt şu geliyor bunlarda: Bana Instagram'dan yürüyen, ohooo, seksen kişiye de yürümüştür. O yüzden pek sağlıklı bulmuyorum sanırım. Bi de, şu fotoşop hadisesi! Allahımmmm, kuzenim gözlerimin önünde pijamalı ve makyajsız fotoğrafını düğün makyajı yaparak Instagram'a attı! "Ayy, kaşımın şeklini beğenmedim, şu nasıl?" diye diye yeni kaş bile yaptı! Başka bi arkadaşım, bacağından tutup aşağı çekerek bacak boyunu 30 santimden 80 santime çıkardı! Neyle karşılacağını da bilemiyorsun o yüzden.
Ama ilişkileri böyle başlayıp devam eden arkadaşlarım olmadı mı, vallahi oldu. O yüzden sen bana bakma, sosyal medya dünyası artık, kaydır sağa kaydır sola.
"Ben çok yara aldım."cılar: İtiraf ediyorummm, bi ara ben de böyleydim! Yahu yeni bir insan karşına çıkmış, belli ki bir şeyler hissediyorsun, ne diye eskileri açıyorsun? Sanki suçlusu karşında oturup sana bakan kişiymiş gibi.
Birinin yarasını başkasıyla kapatamazsın, bunu unutma. "Ben kesin unuttum."un belirtileri nasıl bilmiyorum ama kendinden emin olmadan başlamamanı tavsiye ederim. Kendine şunu sor: Eskiye duyduğum acı mı büyük, yeni için olan kalp çarpıntım mı? Ama üzgünüm, "Ben çok yara aldım."cıysan, acı daha büyük, maalesef...
"Hallederiz."ciler: Açık ara, en kötü ilişki! Bi taraf, karşı tarafa asla zaman ayırmıyor, onun için koşmuyor, doğru dürüst yazmıyor, aramıyor ama hep bi açık kapı bırakıyor! Sen tam kendini hazırlıyorsun, "Bu ne ya, fedakarlık tek taraflı olmamalı!" diyerek ayrılmak için, hooop, anında bi şey yapıp kafanı karıştırıyor, ya erteliyorsun ya vazgeçiyorsun.
Yani bak Allah aşkına, illa sana sözleşme mi imzalatayım, 'ilişkinin başında ne kadar ilgiliysen, ilgi grafiğinde değişme yaşanmayacak' diyerek?
Bu ilişki, eninde sonunda büyük bir patlamayla bitiyor. Ve işin kötü yanı, ilgisiz taraf zeytinyağı gibi üste çıkıp sana kendini kötü hissettiriyor. Benim yaşadığım şeyi söyleyeyim, hasta hasta yanına gittim, sinemaya girdik, ayrılırken bunu söylediğimde "Uydurma, o kadar hasta değildin." dedi! Acilden serum yiyip gitmiştim üstelik.
Bu ilişkide salak olan fedakar kişi oluyor. Karşı tarafın oturma organını Ağrı Dağı'nın tepesine çıkarıyor çünkü.
Ben kendime söz verdim valla, verdiğim emeği almadığım her ikili ilişkimde Tolga kaçarrr! Sen de kaç.
"Huqqa'da nargilemi içerim, kadınımı da arkadan sararım."cılar: Hadi hayal et! Vücudu iyi, saçları muhtemelen sokakta her erkekte gördüğün o model, kol saatinin hemen altında boncuklu bilekliği, kapüşon kısmı tüylü şişme montu ve ayak bileğinin tamamını gösteren o dapdar pantolonu, pezevenk gömleği (açık mavi/puantiyeli) ve rugan, ne spor ne kundura olan ayakkabılarıyla karşında Erencan!
Bu tiplerin ilişkileri, hep bi sahiplenmeyle başlıyor. "Kadınım, hatunum, can parçam, ciğerparem" diyerek. Hepsinin arabası var, hepsinin babası zengin bu arada! Ayrıca da üçgen vücutlu ve kaslılar, hayır ağlamıyorum, kıskanmadım!
Genelde mekan sahibini tanıdıkları o nargile kafedeler. Sevgilisiyle beraber, duman üflerken snap atıyorlar. Gömlek düğmeleri göbek deliklerine kadar açık, hatununun kafası hep oraya yaslı.
Bu ilişkinin kızlarıysa bi ayrı oluyor. Kız arkadaşlarını bırakıyor zaten etrafında sadece, onlara da sevgilisini anlatırken "enişteniz" diyor sürekli. "Enişteniz beni bugün yedi, kavga ettik, ay arabayla aldı beni." diyerek.
İlişkinin sasılığından değil de, nargile kafedeki dumandan ölüyorsun artık bence. Sağlığa en zararlı ilişki yahu. Hep psikolojik hem fiziksel.
Kurban olduğumun platonikleri: İç geçirerek "keşke" diyen, en saf, en masum tayfa. Sizi çok seviyorum platonikler. Biliyorum, olmadı, muhtemelen olmayacak, o ilk mesajı ne sen atabileceksin ne de o, seni aklına getirip atacak. Sevdin, düşündün, ağladın hatta. Evet, kimse onu senin sevdiğin kadar sevemeyecek. Ama o seninle mutlu değil, seninle olmak isteseydi ulaşırdı, yazardı, bi işaret çakardı belki.
En çok mutluluğu hak edenlerdensiniz siz. Umarım karşınıza öyle biri çıkar ki, hayatınızın en mutlu, en güzel, aklınıza geçmişi asla getirmediğiniz günlerini yaşarsınız. Sevmek güzel bi eylem ama karşılıksız olunca güzelliğinden biraz kaybediyor, siz de umarım kaybettiğiniz güveni ve mutluluğu tekrar bulursunuz.

Günün, haftanın, hatta yılın dersi: "Ben seni çok seviyorum, seninle her şeyi yaparım." ile "Sen de bana böyle böyle yapmıştın, ben senin için neler yapmışken üstelik!" arasındaki zaman dilimine, 'ikili ilişki' diyoruz, maalesef... 

3 Mart 2018

Birileri demiş "Öldü.", şimdi yazsınlar "Kral geri döndü!"

Başlığı da böyle yazınca, ne bileyim... Hızlı hızlı bir şeyler anlatıp gideceğim. Bunları da zaten unutmayayım diye yazıyorum, aradan zaman geçip okuyunca çok efsane oluyor çünkü.
Ev arkadaşımın trajikomik ayrılığını hatırlıyorsundur. Yarı yıl tatilimin sonlarına doğru, "Ben ekmek peynir aldım, sana da vereyim mi?" der gibi, telefonda on beş dakika konuştuktan sonra laf arasında "Kanka ya, bu arada ben evden ayrıldım odamı boşalttım, haberin olsun 4 gün oldu yani." demişti. Zaten tatilimin kalanı, bizimkileri "Vallahi ben bi şey yapmadım, bu sefer ben bozmadım kimsenin psikolojisini, yemin ederim yaaa!" diyerek ikna etmeye çalışmamla geçti. Ne var yani, bi tane sevişgen çifti tehdit edip evden ve eski bi oda arkadaşımı maniple ederek yurttan gönderdiysem. Ayy, böyle yazınca da var ya, az şerefsiz değilmişim yahu. Zaten şunu çok merak ediyorum, ileride muhtemelen birçok kişinin "Ayy üniversitem şöyle efsaneydi, arkadaşlarla şöyle oldu böyle yaptık!" diye çocuklarına anlatacağı onlarca anısı olacak. Benimse kulağımda bir çift inleme var. Odamdan bahsedeyim desem, ayyy, sarı çarşafı hatırladıkça fena oluyorum. Dolabım yoktu be! Donlarımı koltuğa seriyordum yahu.
Çocuk evden ayrılınca onlarca kişiye haber verdim valla. Zaten öyle bi durumdayım ki, duyan herkesin tek cümlesi "Tolga ya, ne bahtsızsın abi bu konularda." oldu. Adım gibi emindim kimseyi bulamayacağımdan, açık olmak gerekirse dönem ortasında kimse düzenini bozup benim Maltepe merkeze bile bir minibüs uzaklıkta olan evime geçmezdi çünkü. Nitekim, bulamadım kimseyi.
Şimdi, dağın başındaki evimde tekim. Ev arkadaşımla da öyle aham şaham bi diyaloğumuz yoktu açıkçası ama tek olunca da bi garip oluyormuş. Her günkü rutinim belli zaten, sabah yazdığım senaryolarla 'altın bilmem ne ödülleri'nden 'en iyi senarist' ödülünü alıyorum. Konuşmamı yapıyorum, kendime, gecelerime, hayal gücümün bazen beni bile şoka uğratan derinliklerine ve ilham aldığım birkaç isme teşekkür ediyorum. Hatta bana ödülü bazen onlar veriyor. Sonra, imza attırmışsam okulun yolunu unutuyorum, evde bu sefer de 'en iyi çıkış yapan şarkıcı' ödülünü alıyorum ve törende konser veriyorum. Bi ona yaradı zaten evde kimse olmaması, bendeki beni keşfettim yemin ederim. Akşama doğru da, "O hem diş hekimiiii hem senariiiist!" sözleri eşliğinde bir programa konuk oluyorum. Böyle yazınca muhtemelen içinden "Ay kurban olurum sıfatına ya, kafayı yemiş bu çocuk." diyeceksin ama ben yıllardır böyleyim. Adana'da da aynıydım, yapacak bir şey yok.
Sabahın bi körü, okula beraber gittiğim arkadaşım aradı, "Hemen perdeni aç hemen!" diyerek. Bi açtım, her yer bembeyaz! Benim gözlerim doldu yine, geçen seneki karı ilk gördüğüm âna gitti kafam. Açmıştım ellerimi, dönüp durmuştum kendi etrafımda. Sonra geri zekalı arkadaşlarım beni Moda'da unutmuşlardı, ben de kaybolmuştum dönerken... Neyse, arkadaşım dedi ki "Hemen hazır ol, taksiyle geliyorum, okula geç kaldık."
Hemen bi şeyler geçirdim üstüme, o evden çıkışımı görmen lazım. Kapıyı kapatır kapatmaz, aklıma dan diye bi şey geldi. Anahtarımı içeride unuttum! Cebimde beş kuruş para var, onunla da gecikmiş elektrik faturamı yatıracağım. Bi de, yönetici her dakika evime geliyor, "Dört aydır aidat nerde?" diye, onu vermeyi düşünüyorum. Zaten bunları verince kalan paramla bütün ay sadece okula gidip gelebilirim. O yüzden çilingir seçeneğini direkt eledim.
Hani benim komşum olan, yazın onunla ev aradığım arkadaşım vardı ya, kendi kıçına bakamıyorken eve iki kedi alan manyak; direkt onu aradım. O da unutmuştu bir kere, sonra kredi kartıyla açabilmişti kapısını. Bu arada, arama nedenim de ondan fikir almak değil, onun kullanılmış kartını kendi kapımda kullanıp içeri girebilmek. Böyle de namussuz bi insanım. O da uyuyor mudur nedir, kapalı telefonu.
Sonra aklıma bi şey geldi. Benim bu eski ev arkadaşım bana on gün önce mesaj atmıştı ama ben cevap vermemiştim. Yani kusura bakmasın ama kendisinin bebeğini yaptırıp gözüne yüzüne iğne batırmadığıma şükretsin. Güya mesaj şu: "Kankacım evin anahtarını okuldaysan birine vereyim, ondan al."
Ben senin doğru dürüst ayrıldığın ev arkadaşın mıyım? 'Kankacım' nedir, bu samimiyeti sen nereden buldun kendinde. Çıldırmıştım, cevap vermedim ama Tolga olmak, maalesef bi yerlerin sıkışınca yiğitliğinden ödün vermek demek. Hemen bizimkine mesaj attım: "Yaaa kusura bakma mesajını yeni gördüm. Bugün anahtarı benim senden kesin almam lazım, okula bi yere bırakabilir misin? Ben 12 gibi çıkıyorum okuldan." Normalde telefonuna bakmayan çocuk, anında cevap verdi: "Ben okula gitmiyorum bugün. Yarın Yağmur'a veririm, ondan alırsın."
Haydaaa, ulan sokakta mı kalayım yarına kadar! Sakin olmaya çalıştım, "Suçlu sensin akıllı ol." dedim, "Bak, bugün kesin almam lazım. Senin evinin oraya geleyim ya da sen evin ordaki marketlerin birine verir misin, önemli." yazdım. Sonra da derse girdim zaten. Planım şu, o bana "Evet, şuraya şuraya bıraktım." diyecek, ben de hemen alacağım. 3 saat bakmadım telefonuma.
Buraya kadar olan her hareketimin ofsayt olduğunu biliyorum ama beni tanıyorsun, sıkıntı yok. 3 saat geçti, ben telefonuma baktım, çocuktan asla bi mesaj ya da arama yok.
Bu arada kar bitmiş, bir yağmur yağıyor var ya, böyle bir şey yok. Şemsiyemi de haftalar önce bi flört durumum oldu (sonra anlatırım belki), ona vermiştim ıslanmasın diye. O ellerime sıçsalardı da vermeseydim, sonradan o noktaya geldim çünkü.
Ben başladım çocuğu aramaya. Asla açmıyor! Aradım, bi daha aradım, bi daha derken; "Efendim kanka?" dedi. Kesinlikle sakin kalmak için kendime söz verdim, o yüzden ağzımı açmıyorum. "Anahtarı bıraktın mı bi yere?" dedim. "Bırakmadım, yarın alırsın işte. Bu arada, beni uykumdan uyandırdın şu an, farkında mısın?" dedi!
Yani Allahım, sana bazen çok kızıyorum. Beni yaratıp kendi halime bıraktığını düşünüyorum. Hiç demiyorsun, "Şu gariban Tolga iyi mi, kafası rahat mı, karşısına doğru kişileri çıkarayım." diye. Varsa yoksa bulsun beni böyleleri!
"Affedersin, ama almam lazım. Evinin altına geleyim balkondan at ya da bi markete bırakır mısın?" diyorum. "Şu an bana zahmet veriyorsun, uykumdan uyandırdın." diyor. Lan sırılsıklam olmuşum ve bu cinsel değil üstelik, en azından 3 ay beraber kaldık diyip kalk anahtarı versene birine.
Beyimiz ben sırılsıklam olduktan sonra kabul etti, "Sana 5 dakikaya dönerim." dedi. Ben de apartman kapısının önünde donuyorum bu arada. Mesaj attı sonra: "Kanka Demir Market'e bıraktım." diye. Demir Market dediği yer, bu yağmurda yürümeye kalksam sırılsıklam hale geleceğim bi yer! Ağzımı açamadım, ıslana ıslana, dona dona gittim aldım anahtarı. Aynı yokuşu tekrar çıkıp döndüm eve. Her yerimden su akıyor, burnum akıyor, çoraplarımdan vıcık vıcık bi sesler geliyor. Küfürler ede ede değiştirdim üstümü.
Ben olsam ne yapardım acaba. Ya bir şey diyeceğim. Bak, şu hayatta türlü şerefsizlikler yapmış olabilirim. Dedikodu, gıybet, kahpelik, arkadan iş çevirme, illegal tonlarca şey, muhtemelen anlatsam senin etiğine de evrenin etiğine de uymayacak olaylar, kırgınlıklar falanlar filanlar. Ama ben sanırım kimseyi o şekilde bırakmazdım. Neticede kin bile tutamayan bir salağım ben. Liseden birçok kişiyle iyi ayrılmadık mesela. Bir sürü olay (şu an baktığımda çocukluktan başka bir şey değil) oldu, tonca laf edildi. Adım gibi biliyorum, bir tanesi arasa, "Tolga, ben iyi değilim, gelir misin?" dese, giderim. Elimde değil, vallahi değil! O yüzden, yapılan hiçbir şeyi unutmayan arkadaşlarım, size hayranım yahu. Ben, o kişinin başına bir şey gelip üzüldüğü an, bütün kötü şeyleri silip koşuyorum.
Bir de, kendimle kalınca bir şey fark ettim. Başımıza gelen her şey, gelmesi gerektiği için geliyor. Biliyorum, biraz acımasızca olacak ama; mesela ben o anahtarı o gün ev arkadaşımdan alsaydım, eve giremeyecektim. Evet, sırılsıklam oldum ama sonuçta evdeyim. Ya da, şu aşk acısı meselesi. Eğer yaşamasaydım, onca yazıyı yazamazdım, onca güzel yorumu alamazdım, üslubumu geliştiremezdim gibi geliyor. O yüzden, başına kötü bir şey geldiği an lütfen aklına bunu getir. İleride mutlaka olumlu bir etkisi oluyor hayatına. Tecrübe olarak belki, "Bir daha yapmam!" olarak ya da başka şekilde.
Şu an, senaryo kursumdan sonra Kadıköy'de bi kafede oturmuş yazı yazıyorum, sonra da ders çalışacağım. Anlatacak daha bi dolu şey var ama yazıyı uzatmak istemiyorum daha fazla. İki hafta sonra kursta bitirme projemi sunacağım, her gün bir şeyler ekleyip çıkarıyorum. Bana şans dile de şu işin altından güzelce kalkayım.

Günün, haftanın, hatta yılın dersi: Sen teksin, biriciksin, en değerlisin, başka bir sen daha yok, olmayacak. Hayatına aldığın hiç kimse, sana kendini değersiz hissettiremez. Ayrıca, fedakarlık, insan ilişkilerini ayakta tutan şeylerden birisi madem, senin için bir şeyler yapmayan insana değil zamanını, enerjini, şemsiyeni bile verme!
Bi de, dünya öyle küçük, sürprizlerle dolu ve sinir bozucu bi yer ki; birinin acısı, hooop, dönüyor dolaşıyor ve senin mutluluğun oluyor. Maalesef...