1 Eylül 2018

Başarısız bir ilk buluşma nasıl olur? Neler yapılmaz?

Etrafımdaki herkesin bir ilişkisi var. Kimi yeni başlamış, kimi iki yıldır beraber. Herkes aşırı mutlu bu arada, beraber yurt dışıymış, festivallere gitmekmiş, aynı evde oturmakmış; doğruyu söylemek gerekirse kıskançlığımdan ölüyorum. Zaten şerefsiz arkadaşlarımın arasında "müzmin bekar", "şansız Tolga", "kıyamam yaaa sen hâlâ mı yalnızsın?", "Ula şeker gibi uşaksın, neden böyle daaa." (Karadenizliydi.) gibi cümlelerle tanınıyorum. Uyandığımdan beri nedenlerini, olanları düşünüyorum, tek tek anlatasım geldi.
*
Çok yakın arkadaşıma bildiğin ağladım, buluşmak için ayarladı birini bana. Bence bu yakın arkadaşların görevi zaten bu olmalı ama benimkiler anca kendilerine! Tolga'yı düşünen yok, insan demez mi "Ben gideyim de Tolga'yı ele güne anlatayım." diye. Benimkiler bu cümleyi kurduktan sonra benim salaklıklarımı anlatıyorlar millete.
Neyse, biz konuşmaya başladık. İşte Instagram'lar verildi, eskilerden bir iki fotoğraf beğenildi. Yani şey, "Bebeğim, ben senin şimdiki halini beğendim, onayladım, sıra geçmişteki suratına kalp atmakta." Whatsapp'tan konuşmaya başladık, sabah günaydın mesajlarıyla uyanıyorum. Hatta o 'mesajlaşma evresi' bitti, 'telefonda konuşma evresi'ne bile geçtik. İlk buluşmaya kadar her gün iki saat telefonda konuşuyoruz, ben de o dönemde Dört Levent'te kalıyorum, başımda sevişgen çift her gün inliyor. Anlatacak bi dolu şey var.
İlk buluşma günü geldi. Konuştuk, en yakın arkadaşıyla geleceğini söyledi. Benim de tam o gün en yakın arkadaşım Adana'dan geldi. Hani bu mafya olayında arayıp fikir danıştığım hukuk okuyan arkadaşım. O anda bizi birbirimize gösteren arkadaşım da geleceğini, yoksa başıma geleceklerden korkmamı istedi. Hooop, harika bi ilk buluşma kadrosu, 5 kişiyiz! İlk buluşmaya değil de, liseli kankiler buluşmasına gidiyor gibi duruyoruz.
Kadıköy'de bi şaraphanede buluşmak için sözleştik, akşam yedi buçuk gibi. Bu arada, benim iki ruhsal sıkıntılı arkadaşıma diyorum ki "Beni rezil etmeyin, sadece oturun ve etrafa gülümseyerek bakın." Bunlar hemen "Oooo ayıpsınnn, saçmalama biz öyle şey yapar mıyızzz." dediler. Yapacaklarından adım gibi eminim, bi miktar korkuyorum. Allah bilir neler anlatacaklar diye düşünüp kuruyorum saatlerdir.
Adana'dan gelen arkadaşım tutturdu, "Benim dedem Zincirlikuyu Mezarlığı'nda yatıyor, onu bi kere ziyaret etmek istiyorum." diye. Kabul ettik, ne diyeyim çocuğa, "Bana bak, benim buluşmam var, bırak şimdi dedeni lan." diyemem. "Ama yerini bilmiyorum, biraz tarif ettiler ama hayırlısı." dedi. Saat dört.
O kadar garip ki. Buluşmaya üç saat var, benimki "Nerdesin?" diyor, "Mezarlıktayız." demek de bi garip geliyor. Bi de, mezarlığa bi girdik, Allahımmmm kocamaaaan! Yerini bilmeden burda dedeyi nasıl bulabiliriz, zaten aklım almıyor. Başladık aramaya dedenin yattığı yeri. Saat beş buçuk oldu, bizim dede ortada yok. Ben de salak arkadaşımla beraber Müslüm Gürses'in mezarını bulmuşum, geçmişiz başında ağlıyoruz iki geri zekalı "Babaa bizi neden bıraktın babaaa." diyerek. Saat altı buçuk oldu, dede hâlâ ortada yok. Çolpan İlhan'ın mezarını gördük, arkadaşım dedesini ararken bi posta da orada ağladık. Saat yediye doğru arkadaşımın aklına, mezarı bilen birisini aramak geldi. İşte benim arkadaşım... Dayısı mıdır nedir, adamla Facetime yapıyoruz mezarlığın ortasında. "Sağa dönnnn, yok yokkk ortadan araya gittt, hayırrr, şu soyadın yanında yok muuu, sol yapp." diye diye her yeri aradık.
Saat yedi buçuk oldu, biz hâlâ mezarlıktayız. Buluşma yerine gitmiş benimki, oturmuşlar bizi bekliyorlar. "Tamam bekliyoruz." dedi aradığımda ama sesi bi bozuktu. Bizimki dedesini sonunda buldu, "Hadi dedene merhaba de, kalk gidiyoruz." diyorum, "Beni dedemle yalnız bırakır mısınız, onunla konuşmak istiyorum." diyor. Haydaaa, lan zaten geç kalmışız, olan bana olacak! Bu arada dedesi inanılmaz hovarda bi adammış, hercainin tekiymiş bildiğin. Karı kız için şehir bile değiştirirmiş. Biz de dalga geçiyoruz dedeyle, "Ah dede ahh, şimdi Tinder çıktı, sen o kadar uğraştın karı kız için, insanlar artık sağa sola kaydırıyor hiç yorulmuyor." diyoruz. Saat sekiz.
Koştur koştur Kadıköy'e gittik. Yolda arkadaşıma ayrı, dedesine ayrı çıldırıyorum. Bir de, güya o sıcakta blaizer ceket, altına gömlek giymişim; az sonra elma naneli nargile söyleyip ayak ayak üstüne atıp içecekmişim gibi duruyor. Bunlar yanımda gayet rahat kıyafetlerle, ben yanlarında bayram çocuğu gibi.
Buluştuk, ortam buz gibi. Bir buçuk saatten fazla bekletmişiz, laf sokup duruyorlar. Haksızız, yetmiyor, yüzsüzüz. Bizimkiler çıldırdı, onlar bize laf sokuyor, bizimkiler onlara. "Adana'dan gelmiş yani, ne var biraz bekleseniz."ler bilmem neler. Ortam azıcık yumuşayınca benimkiler başladı beni gömmeye. "Heheheee, Tolga da işte Adana'da böyle böyle salaklıklar yaptı, hahahah!" diyerek. Renk değiştiriyorum bildiğin. Tam çıldırmak üzereyim, masanın altından tekme atacağım, "Amaaa çok tatlı bi insandır, lütfen öyle düşünmeyin." diyorlar hemen.
Korkunç geçen bir akşam oldu. Durağa hep beraber yürüyelim, dedik. Bu üçü önde, ben buluştuğumla arkada kaldım. Klasik hareketler işte, bizi yalnız bırakmalar falanlar filanlar. Bu, durdu durdu, içinden resmen bi şeytan çıktı:
"Bu yaptığınız gerçekten çok berbattı."
"Ne yapmışız?"
"Nasıl bu kadar bekletebilirsiniz bizi ya! Gerçekten berbattı, hiç mi bilmiyorsun böyle olmaması gerektiğini."
Yanlışım varsa düzeltin ama birincisi, durumu seksen kere açıkladım. İkincisi, masada gülüp gülüp yan yanayken içinden şeytan çıkacaksa bebeğimmm, dur orda durrrr! Bi de o ses bana yükseldi mi ne, sen kimsin lan!
"Sana durumu anlattık. Olan şey bu."
"Başka gün gitseydi dedesini görmeye. gerçekten iğrençti yaptığınız."
"Ona da o karar versin di mi? Tek günüydü bugün, hem sana neyin açıklaması bu? Ses tonun neden değişti böyle?"
O anda bizimkiler geldi. Buluşacaktık güya, şu an birbirimizden nefret ediyoruz muhtemelen.
Eve geldik. Ev arkadaşım, ben ve benim iki ruhsal manyakla durum değerlendirmesi yapıldı. Beni ona ayarlayan arkadaşım döküldü hemen: "Tolga yaaa, ben sana söylemedim ama o zaten pek senin hoşlanacağın bi tip değildi. Şöyle şöyle şeyler yapıyor ve dedi ki..." diye başladı anlatmaya. Bunları en başta söyleseydi, zaten bu buluşma olmazdı ama ne yapalım.
Gecesinde bir iki kere yazdı bana, soğuk soğuk cevap verdim. Sonradan arkadaşıma demiş ki "Zaten öyle çok etkilenmemiştim." Hııı, kesin öyledir. Klasik hikaye işte. Ben sana bayıldım zaten. Açtırmasınlar şimdi ağzımı ama neyse.
*
Bu anlatacağım daha da başarısızı. Düşün, bundan daha başarısız şeyler yaşadım... Yine bir arkadaşım benim için birini uygun görmüş, ben de aşırı beğenmişim, buluşacağız. Ama karşı tarafın bunun ilk buluşma olacağından haberi yok. O, benim arkadaşımla hasret giderecek sanıyor, ben yanlarında salçayım. Bu arada, ben niye hâlâ doksan beş yaş kafasındayım bilmiyorum, bildiğin görücü usulü milletle buluşuyorum yahu.
Planımız şu. Arkadaşım, beş dakika oturduktan sonra bizi yalnız bırakacak işim çıktı diyerek, ben de bütün kozlarımı oynayacağım ilerisi için. Ama şu işe bakın ki, daha ilk andan kaybettim. Arkadaşımda kalıyorum üç gündür, bütün kıyafetlerim kirli. Bana küçük gelen bir tişört ve ceketle gerçekten harika görünüyor olmalıyım. Kollarını filan yukarıya çektik ki çok belli olmasın, gittik buluşma yerine.
Her şey çok güzel, çok güldük, arkadaşım gittikten sonra daha da çok eğlendik, ben "Çok etkilendik biliyorummm." kafasındayım. Eve geldim, mesajlaşıyoruz ama hâlâ Instagram üzerinden. Uzun uzun konuştuk, iki güne yine buluşacağız dışarıda. Saat beşte, Göztepe'de bi yerde yemek yiyeceğiz.
Buluşma günü sabahı da konuştuk, saat dört gibi bana yazacağını söyledi buluşma yerini. Saat dört oldu, mesaj yok. Dört buçuk oldu, yok. Beş oldu, yok. Ona kadar saydım, yine yok yok yok! Buram buram ekildim bildiğin.
Bi üzülmüşüm, aklın hayalin durur. Yani bu da yapılmaz bence. Haber verirsin, ne bileyim, en olmadı ertesi gün yazarsın, yazmadı.
Aradan zaman geçti. Biz yolda karşılaştık ben tin tin yürürken. Söyledim, bi ton özür diledi, hastaneye gittiğini söyledi, ağzımı açıp bi şey diyemedim "Neden Instagram'da çevrimiçiydin?" diye. Sonra, muhtemelen bu dünyada sadece benim başıma gelecek bi şey oldu. Bakın burayı iyi okuyun.
Önümüzde yakışıklı sayılabilecek bi adam var, hafif iri, orta boylarda. Biz de beraber yürüyoruz ama. Bu geldi, koluma girdi, yakınlaştı. Tamam dedim, bu iş oldu. Uuu bebeğim, hareketlenmeler. Eğildi eğildi, "İşte," dedi, "Ben böyle tiplerden hoşlanıyorum, biliyor musun?"
Hayatımın en saçma anlarından birisiydi. Hayattan soğudum bildiğin. Kendimi öyle kötü hissettim ki, nasıl veda ettim, nasıl arkadaşıma anlattım hatırlamıyorum bile.
*
Şimdi bi şeyler söylemek istiyorum. Ben mi şanssızım bu kadar, yoksa siz mi fazla şanslısınız? Normali sizinki mi, benimki mi? Daha anlatmadığım tonla şey var, bunlar kadar kötü hem de, öyle düşün. Fazla mı samimi davranıyorum bu ilk buluşmalarda acaba. Ya da ne bileyim, çok mu beklentiye giriyorum.
Anlayacağın, ben yine yalnızım. Şikayetçi misin, diye sorarsan, hayır. Bi şekilde idare ediyorum. Ama umudum tükenmiyor değil lan.

27 Ağustos 2018

Neler oldu neler...

Buraya, yine, başıma gelenleri tek tek anlatmaya geldim. Uzun zamandır yoktum, farkındayım ama elim boş durmadı, yine bir sürü şey yazdım.
Uzaktan bakınca "Tolga sağ salim yeni evine çıktı, hiçbir şeyi eline yüzüne bulaştırmadı." gibi görünse de işler göründüğü gibi olmadı. Zaten Allahın aşkına, benim hangi işim tereyağından kıl çeker gibi oldu. Şu an ev sahibim diş hekimliğinde son sınıfa yaklaştığımı ve buranın öğrenci evi değil de annesiyle yaşayan bir gencin evi olduğunu sanıyor. Adama indirim yaptırmak için trilyon tane yalan söyledim. Offf, burayı sonra düşünürüz.
*
Tam taşınacağım gün, bayrama denk geldi. Neyse ki hayatımda ilk kez eşya işini birkaç gün önceden halletmiştim de başıma dert olmadı. Bir de, eşyalarını aldığım spotçu adama yalvardım, "Zaten birkaç parça şeyim var, Fındıklı'ya uğrasak, onları da alsak, yeni eve öyle geçsek." diye adamın aklına girdim. Başka bir taşıma şirketine verecek param yoktu çünkü. En son adam beni ne kadar sevmiş olacak ki bana iskender ısmarlamıştı, karşılıklı yiyip Adana dedikodusu yapıyorduk. Neyse, adam sırf benim için bayramda dükkanını açtı (Resmen ayaklarına kapandım çünkü, sokakta kalacaktım yoksa onca eşyayla.) ve eşyalarımı taşımayı kabul etti. Lakin bi sorun vardı, adam benim "Birkaç parça yaaa." diyişime inanmış, kıç kadar araba getirmiş. Bir gördü ki onca valizi, kıyafeti, kutuyu, kitabı; adamın eli ayağı titredi. Sıkış tepiş de olsa arabaya sığdırdılar neyse ki.
Bu arada, şeyi anlatmadım. Benim emlakçım, ev sahibim arkadaşıymış diye evi vekaleten almış adamdan. Ev sahibini kendisi gibi göstermiş. Ben her ayın kirasını ona yatırıyordum, o da ev sahibine yolluyordu. Yani şu hesap, bana bin'e kiraladıkları evi aslında ev sahibinden sekiz yüz'e kiralamış gibi düşün, iki yüz'ü cukkalıyor dümbük. Bunu birçok emlakçı yapıyormuş bu arada, oh valla tertemiz iş. Neyse, ben taşındığım günden tam bir ay önce adamı aradım. Düzgün bir çocuk olarak dedim ki, "Abi, ben evden bir aya çıkıyorum. Evde herhangi bir hasar yok, depozitoyu hazırlar mısın, bir ay sonra senden alayım." Adam inanılmaz sevecen ama sahtekar bir tonla "Oooo Tolgacımmm, hemmmen hazırlıyorum, tam bir ay sonra hesabında bil, iyi ki erken haber verdin." dedi.
Taşınmamdan iki gün önce adama yine yazdım. Yazdım, çünkü aradım açmadı. Bana görüldü yaptı pezevenk. "Abi, iki güne taşınacağım, spotçuya hayvanlar gibi borçlandım, şu parayı unutma sakın." tarzında bir şey. Ki yalan söylemiyorum, adam bana iskender ısmarlasa da neticede satıcı, parasının eline geçeceği günü heyecanla bekliyor, söyleyip duruyor.
Bir gün önce de yazdım. "Abi parayı at artık, ben de adama göndereyim." diye. Şak fotoğraf gitti, adam engelledi beni! Arıyorum, hooop meşgule düşüyor. Bildiğin dolandırmaya teşebbüs etti yani.
Bak, beni kaç yıldır okuyorsun, kaç yıldır başıma gelen saçmalıkları anlatıyorum. Biliyorum, çok büyük boklar yemişliğim, kocaman potlar kırmışlığım, ortalığı birbirine katıp yandan "Hehehe." diye gülmüşlüğüm çoktur. Ama bu kadarını da hak etmedim ya, umarım etmemişimdir.
Bi yandan spotçu adam parayı soruyor, bir yandan bizimkiler darlıyor parayı aldın mı diye. Adam telefon numaramı engellemiş lan, ötesi var mı! Hemen hukuk okuyan arkadaşımı aradım, ne yapabilirim diye sormak için. Bana kalsa, kombiyi söküp, buzdolabını alıp götürecektim. Onları da satıp bir şekilde üstüne bir şeyler koyar öderdim borcumu. Ama arkadaşım "Sakınnn! Seni hırsız diye gösterip mahkemeye verir, donuna kadar alır. Suçsuzken suçlu olursun." dedi, dokunamadım. Evi mi dağıtsam, duvarları mı mahvetsem acaba, dedim, lan donuma kadar alırsa kıçım açıkta kalır diyerek vazgeçtim. Düşündüm, ne yapabilirim diye, hah! Yandaki çilingirden gidip yeni kilit aldım, spotçu adam evin kilidini değiştirdi.
Amacım şuydu. Bu adamı uzun süre taşınmadım, ben hâlâ evdeyim diyerek oyalamak, en sonunda evde olmadığımı çaktıklarında da eve girmek için çilingire para vermelerini sağlamak. En az iki hafta oyalarım, diye düşündüm. Ellerinde kalsın pezevenklerin evleri.
Küfürler ede ede kilidi değiştirdik, kamyona eşyaları doldurduk. Tam çıkacağız, yönetici geldi. Son üç ayın aidatını soracak, eminim. Ulan apartmanda asansör yok, bodrum katta yaşıyordum, aidatı otuzdan kırka çıkarmışlar! Vallahi de vermedim. Yani yaptığım az buçuk ayıp ama o adam bi sinsi geliyordu bana, paranın bi kısmını cukkalıyor gibiydi. Vallahi kusura bakmasın kimse ama İstanbul'a geldiğimden beri herkesten her şeyi bekliyorum.
Aidatı istedi tabi. "Vermem." dedim. Depozito olayını anlattım, gidip onlardan istersiniz, ben bu işte yokum, hadi eyvallah, dedim. Adam bi anda bana hak verdi. "Bence de verme, ben onlardan alırım. Bu daireye her taşınana aynı şeyi yapıyor şerefsizin evlatları, depozitosunu vermiyorlar kimsenin." dedi. Birden aklıma geldi, "Bu evin gerçek sahibinin telefonu sizde var mı acaba?" dedim. Adam hemen verdi. Aradım adamı.
Bildiğin kıçımın dibinde kamyon bekliyor, ben nelerle uğraşıyorum. Adam açtı telefonu, tanıttım kendimi, "Kiracınızım ben, şurada oturuyorum." dedim. Bana duyunca bayılma hissi veren o soruyu sordu: "Sen neden beş aydır kiranı vermiyorsun?"
İşte bundan sonra herkeste şerefsizlik potansiyeli vardır, dedim. Her ay, kirayı gününde, saatine yatıran ben! Kirayı vermiyormuşum! Emlakçı bildiğin beş ayı cukkalamış! Adama da "Tolga bu aralar çok sıkışık, o yüzden veremiyor abisi, mazur gör." diyormuş! Adama "Abi, ben sana bütün dekontları yolluyorum. Bizde yalan olmaz." diyip bütün eft belgelerini gönderdim, tekrar aradım.
Bi gaz vermeye başlamışımmm, aklın hayalin durur. "Abi, sen kaliteli dürüst adamsın. Evini bunlardan kurtar ama ondan önce git ağızlarına sıç bi güzel, seni dolandırmışlar. Arkadaş dediğinin attığı kazığa bak, hesap sormayacak mısın?" diyip bi güzel doldurdum adamı. Adam telefonu kapatırken "Gösterecem o Celal'e!" diyordu en son. İçimin yağları eridi.
Kamyona bindim, eve geldik. İmanımız gevredi, hayatımın en yorucu günlerinden biriydi ama evim içime çok sindi. Eski evimin yarısı kadar ama olsun, güneşli, ferah, daha ne. Şımarmaya gerek yok.
Aradan birkaç saat geçti, sızmışım. Telefonum çaldı, uyandım. Bi baktım, emlakçı! Sohbeti aynen yazıyorum:
"Alo, Tolgacım, canım nerdesin?" (Canım'mış, ben sana gösterecem canımı.)
"Neden soruyorsunuz?"
"Evde misin diye şey ettim. Eve müşteri çıktı da, gezdirmek için."
"Saat akşamın on buçuğu. Ne müşterisi bu, bu saatte. Eve geleceğim şimdi, istemiyorum kimseyi. Hem param nerde, niye yollamadınız?"
"Tamam canım benim."
Şak, kapattı. Sinirden elim ayağım titriyor. Kıçımın üstüne oturamadım. Adama tehdit mesajları yazıyorum, lan bunlar aşiret gibiler, yemin ederim izimi bulsa hiç acımaz öldürürler beni, yollayamıyorum. Birkaç dakika geçti, yine aradı. Bu sefer sinirli ama.
"Sen kilidi mi değiştirdin?"
"Sen eve mi girmeye çalışıyorsun? Haneye tecavüz diye karakola giderim, benimle uğraşmayın sakın."
"Bak şöyle yapalım, hadi sen bize anahtarı getir, ben de sana parayı vereyim."
"Beni bir kere dolandırdınız, bir kere daha dolandırmanıza izin verir miyim ben lan? Parayı yolla şimdi, telefonuma bildirimi gelecek para geldiğinde. O zaman anahtarı taksiyle gönderirim. Seninle bir daha muhatap olmam ben."
"Sen getir anahtarı, bak aha paranı hazırlıyorum. Hadi bakalım."
"Yok. Sen parayı gönder, bak taksiyi arıyorum."
Biraz çene dalaşından sonra kapattı yine. Öyle iğrençler ki, çilingire para vermesin diye bunu yapıyor. Ben de az değilim, haneye tecavüz falan.
Sabah oldu. Spotçu arayıp duruyor. Bu adam da yani, abi bi dur be! Yemiyorum, gönderecez paranı bi şekilde. Başıma neler gelmiş, zaten sinirden kuduruyorum.
En güzeli, dedim, bunların ofisine gidip parayı öyle istemek. Vermiyorlarsa da "Anahtarı da vermiyorum, kırıp girin." diyip çıkar giderim. Ayyy, umarım öldürmezler beni lan. Daha senarist olamadım, diş hekimi olamadım, İstanbul'da her yeri bile gezemedim henüz. Umarım ölmem. Bunlar öldürür beni kesin ama ne yapalım. Neyime güveniyorsam, iki metre boyuma herhalde.
Atladım minibüse, baya yaktım gemileri, gidiyorum ofise. Yanımda da bir adam oturuyor. Elinde kira sözleşmesi, aaaa, üstte beni dolandıran adamın adı, imzası! Allahın sevgili kulu muyum neyim. Bunu da vazgeçireyim hemen bunlardan evi kiralamaktan, yine zarara girsinler.
Döndüm yana doğru, "Siz de mi Xxxx Emlak, Celal Bey'den kiraladınız?" derken, elim ayağım titreye titreye başıma gelenleri anlattım. "Belliydi zaten böyle bir adam olduğu, hiç güvenilir birine benzemiyordu." dedi. Ama adam akıllılık etmiş, evi sahibinden kiralamış, emlakçıdan değil. Hep ev sahibiyle muhatap olmuş, bana bi ton nasihat verdi gülümseyerek. Sinirimden adama "Neden gülerek konuşuyorsunuz, komik bir şey varsa ben de güleyim." dedim. Özür diliyorum kendisinden eğer okuyorsa.
Adam bi anda "Sana yardım edebilirim." dedi. "Nasıl yani?" diye sordum, bi Allahın kulu o parayı alamaz bence çünkü. "Fındıklı'da herkesin tanıdığı mafya bir taksi durağı başkanı var. İstersen onun yanına götüreyim, her sorunu çözer." dedi.
Allahımmmmm, şu gencecik yaşımda mafyalara bile bulaştırdın ya beni, ben sana daha ne diyeyim. İnşallah bok yoluna gitmem, daha sinema filmim var, diş dolgusu bile yapamadım beeen! Birkaç yalan söyledim, milletin arkasından konuştum diye mafyaları mı bana reva gördün yarabbimmm!
Ayyy, böyle ağladığıma bakma, gözüm nasıl karardıysa, hemen adamın yanına gittik. Benim boylarımda ama benden yan yana üç tane olan cüssede birini düşün. Beyaz gömlekli takım elbisesi, düğmeler üstten iki tane açık. "Yeğenim." diye konuşuyor. Bildiğin mafya, filmlerdeki gibi yani.
Başıma gelenleri anlattım. Bi ton nasihatı da ondan dinledim "Yeğenim benim, bak şimdi..." diye diye. "Ne yapacağız?" dedim, "Seni oraya ben götürecem ama taksiyle değil. Benim kendi aracımla gidecez. Parayı alıp gelecez, merak etme." dedi. Hıı, evet mafya abi asla merak etmiyorum. Bi anda silahlar patlarsa ben Betüş periyim zaten, bize koruma kalkanı yaparım.
Bindik arabasına, vardık ofise. "Sen hiç konuşma." dedi, indik arabadan.
Ofise girer girmez beni dolandıran Celal ayağa kalktı, masasında oturuyordu. Ben kenara çekildim. Mafya abi yürüdü yürüdü, Celal'in masasına geldi, elinin tersiyle omzuna vurdu Celal'in. Celal bi sendeledi, mafya abi Celal'in sandalyesine oturdu ve sigara yaktı! Hayatımın en efsane anlarından biriydi, ölsem unutmam. "Tolga, oğlum, anahtarı ver. Sen de git hadi hazırla şu parayı." dedi. Celal şoklar içinde gidip paramı hazırladı, verdi. Anahtarı verip çıktık.
Mafya beni durağa tekrar götürdü ve numarasını verdi. Bundan sonra, bana karışanınız, kötü yorum yapanınız, canımı sıkanınız olursa, başınızı belaya sokmam an meselesi, bi telefonla her şeyi çözerim, haberiniz olsun!

15 Haziran 2018

Aleyna Tilki ile Ortak 3 Özelliğim!

Bunca işimin arasında oturup, tüm Türkiye'nin ezbere bildiği şarkıların solisti, şuncaaaacık yaşına rağmen "Kaaalbimde kırılmadık yer mi bıraktı?" diyen, Türkiye'nin en çok dinlenen şarkılarına sahip bir kızla kendimi kıyaslamak istedim! Sevgili Aleyna, kıskançlık çok kötü, çok zor!
Parmakla gösterilmek: Aleyna, her zaman popüler bi çocuk olduğunu, gittiği tüm okullarda parmakla gösterildiğini söylüyor. Bu kız beni anlatıyor yahu!
Zaman, ilkokul yılları. Yer, servis. Sürücü, Mehmet Amca. 
Sabahları uyuyan ölülerin oturduğu, öğlen okul çıkışı Mehmet Amca'nın keliyle oynamaya çalıştığı, servisi sallamak için uğraştığı, koltuktan koltuğa uçarak seyahat ettiği servisimizde, Mehmet Amca'nın hemen arkasındaki minik çıkıntıya dizlerimi koyup arkadan kollarımla Mehmet Amca'nın kafasını yaslayacağı koltuk parçasına sarılmış, tin tin tin bağıra çağıra gidiyorum. Tam arkamda da Çağrı diye esmer bir çocuk var, yanındakiyle taso muhabbeti yapıyor, serviste gürültü had safhada, Mehmet Amca önde muhtemelen ağlıyor!
Bi anda, efsane bi frenle, ben hoooop, arkamdaki Çağrı'nın üstüne düşüyorum! Ve bizim Çağrı hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor, kolunu hareket ettiremeyerek!
Sussun diye özürler diliyorum ama çocuğun ses seviyesi giderek artıyor. Çağrı'nın evine varıyoruz ve oradan ayrılıyoruz.
Ertesi sabah, öğlen zırdeli olup çığlıklar atan ben, koltuğumda uyur uyanık halde oturuyorum, suratım asık, Çağrı'yı mağrıyı unutmuşum. Çağrı'nın evine varıyoruz, kapı açılıyor ve içeriye Çağrı yerine kıvırcık saçlı bi kadın giriyor, annesi!
"Nerde o, nerde o Tolga!" diye bağırıyor. Bu cümleyi maalesef ilk duyuşum değil... Ne zaman büyük bi bok yesem, ortalığı karıştırsam, mağdurun anası babası gelip bunu söylüyor çünkü! Asla sesimi çıkarmıyorum.
Ve o anda, tıpkı Aleyna'nın yaşadığı gibi, bütün servis beni yavaşça parmakla gösteriyor! Ah Aleyna, seni anlıyorum bebeğim!
Kadın "Çocuğumun kolu kırılmış senin yüzünden!" diyip yüzüme bi tane geçiriyor. Mehmet Amca'ya bağırıp çağırıyor bana mukayyet olamadığı için. Ve servisten iniyor!
Ağlayarak eve döndüğümü ve okula gitmediğimi söylememe gerek yok sanırım!
Devam edelim... Ah evet Antonyo, parmakla gösterildiğim çoktur!
Zaman, lise yılları. Yer, koridor. 
Lisenin ilk matematik sınavı. İnsanlar başına geleceklerden habersiz, mantık-kümeler çalışıyor. Size dokuzuncu sınıfta okulla alakamı anlatayım. Kitapçıya girip ilkokulda çözdüğüm Anafen yayınlarının biyolojisini sormuşluğum, adam "O yayın ilkokul için." dedikçe "Sen bilmiyorsun, iyi bak iyi o rafa!" diye bağırmışlığım vardır! Anlayın alakamı işte.
Şuursuz bi insan olduğumdan daha önce bahsetmiştim. Sınavdan birkaç gün önce hocanın yanına gidip "Heheheheee, 100 alırsam bana kebap alınnn!" diye konuşmuşum, çok affedersin, oturma organım bilmem nerde! Hoca da pis pis gülüp "Hıhı, alırsın alırsın, aynen." diye cevap vermiş. Yani ortalık karışacak!
Sınava girdik, elimden geleni yaptım, çıktım. O koridorda ağlayanlar mı, bayılma tehlikesi yaşayanlar mı, okul değiştirmeyi düşünmeye başlayanlar mı, Allah Allaaaah!
Ertesi sabah, okul hıncahınç dolu. Bütün veliler okulu basmış, matematikçiyi arıyor bi kaşık suda boğmak için! Onların çocuklarının 90'dan aşağı notu olamazmış, şu an 10 bekliyormuş, böyle sınav mı olurmuş!
Sınav açıklanıyor. Okuldaki en yüksek not 90. 90'dan sonra en yüksek 68, kalanı 45'ten aşağı!
Ve 90'ı alan kişi, bakınız, bendeniz!
Yürüyüşüm bile değişiyor. Einstein gelse matematik kursu verecek seviyede görüyorum kendimi, o derece! P ise q hayatım!
Ve koridorda yürürken insanlar beni parmakla gösteriyor! "İşte 90 alan bilmem ne çocuğu buymuş, heee heeee şu uzun zayıf yok mu deve gibi, aynen şu kambur çocuk almış, ben de inanamadım." diyerek.
Sevgili Aleyna, parmakla gösterildim mi gösterildim, haticeye değil neticeye bakacaksın bebeğim!
İlkokulda fanları olmak: Aleyna, ilkokulda fanlarının olduğunu söylüyor! Hemmmmmen anlatıyorum!
Yer, Adana'da bir ilkokul. Olay, korkulu rüyam, veli toplantısı!
Hocalar, hiç kimseyi doğru dürüst tanımadıkları için, ellerinde fotoğrafla gelen veliler bile var! Ancak her hoca girdikten sonra, toplantıyı bitirirken tek bi ismi telaffuz ediyor: Tolga!
"Kimin çocuğu Tolga? Tolga'nın velisi burda mı? Sibel Hanım?"
Aleynacım, gördüğün gibi, popülerliğim coşmuş vaziyette! Bütün hocaların dilinde ben varım, hahahayyyt!
Ancak annemin elini kaldırıp ayağa kalkmasıyla işler değişiyor.
"Hayatımda bu kadar konuşan bir çocuk görmedim Sibel Hanım! Ne yedirdiniz içirdiniz bu çocuğa! İnsan derste öğretmeninden daha fazla anlatacak şeyi nasıl bulabilir! Lütfen artık konuşun çocuğunuzla! Yanındakini de rahatsız ediyor, Göksu dersi dinlemeye çalışıyor!"
Bütün hocaların konuşmaları bu minvalde! Annem toplantıda boynunu büküp oturuyor, evde çıldırıyor.
Okuldaki popülerliğim evde bi bok yaramıyor! Anne terliğiyle tahtım yıkılıyor! Ama ne demiştik, haticeyi boş ver Aleyna, neticeye bak.
"Halk bana bayılıyor": Aleyna, tüm Türkiye ile konuşmuş olacak ki, halkın kendisine bayıldığını iddia ediyor! Bana da öyle bebeğim, kendine geeeel!
Yer, Blogger. Zaman, toy zamanlarım.
İlk yazılarımı girdiğim zamanlarda her gün yazmaya çalışırdım. Bazen kimse okumazdı, bazen de çok kişi okur, yorum yapardı.
"Bu ne saçma yazı.", "Niye böyle şeylerle uğraşıyorsun?", "Çocuk da haklı sana bunu yaptıysa.", "Öfff, bi saat seni okudum, bunun için miydi?" gibi gibi...
E hemen bağlayayım, kötü eleştiri, gizli hayranlık bebeğim!
Halk bana bayılıyor! Ben bu yorumlardan bunu anlarım, bunu bilirim, n'aaaber?

Sesin benden iyi olabilir ama o da birkaç şan dersine bakar, madde olarak hemen eklerim buraya, hiç acımam Aleynacım!
Hodri meydan!

11 Haziran 2018

Yeni evim umarım son evimdir!

Buraya şu yazıyı yazdığım gün, gezmek için aklımda olan evlere gittim. Bi ayrıntıyı yazmadan geçmeyeyim, emlakçı kadına "Saat 10'da orda olurum, beraber evleri gezeriz, olur mu?" diye tembih ettim. Ben gittiğimde kimseyi almasın, ben de orada oturup beklemeyeyim, zaman kaybetmeyeyim diye. Neticede beş günüm kalmış, ortada ev yok, üstelik şu an kaldığım evi de boşaltmamışım. Ama ne oldu... Emlakçıya tam 7 saat geç kaldım! En son kadına telefonda ağlıyordum "Hemmmennn geliyoroooom, çok özür diliyorooom." diye.
Nefesler içinde emlakçıya vardım. Kadının bana ev gezdiresi varsa bile tipimi gördükten sonra gitmiştir. İki metre boyunda bi zürafa, anammm anammm terler içinde, gergedanvari sesler çıkarıyor. "İki tane ev göstereceğim size, ikisi de buraya yakın. Beğenirseniz ev sahibini arar, fiyatta yardımcı olmasını isteriz." dedi. Kalktık, gezmeye başladık.
Semt inanılmaz güzel. Evler kadının dediğine göre metroya da minibüse de yakın. Hemen aklımdan "Hmmm geceleri sürttükten sonra tek minibüsle evdesin, korsan taksilere para bayılmaktan kurtuldun." diye geçirmeye başladım. Bi yandan da dua ediyorum aradığım gibi bir yer bulabileyim diye.
İlk eve geldik. Ev bahçe katı diye geçiyor ama bir kat aşağı iniyorsun zeminden. Biraz fazla karanlıktı sanırım, içime hiçbir şekilde sinmedi. Benim şu anki evim de yerden biraz aşağı, bazı odalarımdaki o karanlığı bildiğim için gözüm korktu açıkçası. Ama ev kocamaaaan. Ciddiyim, ben bu evi tutsam beş kuruş param yok, ölsem eşya dolduramam. Bahçede bi teras yapmışlar, o kadar güzel ki! Biraz temizlense bütün yazımı orada geçirebilirim, diye düşündüm ama bu aydınlık olmayışı maalesef evin üstüne bi çizik attırdı.
İkinci eve gittik. Daha kapıdan girer girmez, Allahımmm, içime bir güneş doğdu. Cephesiyle alakalı sanırım, güneş hâlâ evin içinde sanki, o denli aydınlık. Üstelik dört katlı bi apartmanın üçüncü katı, eğer tutarsam hayatımda ilk kez ara katta oturmuş oluyorum. Metro ve minibüsün hemen ortası, konumu da güzel. Odaları gezmeye başladım. Ev sahibi, evi daha yeni almış, içini yaptırmış hemen. Ufacık bir balkonu bile var, oraya masayı atıp bütün yazı geçirebilirim.
Kadına bu evi beğendiğimi söyledim. Kirası ayırdığım bütçenin üstündeydi. Ciddi olduğumu ve indirim istediğimi söyledim. Büroya vardıktan sonra ev sahibini aradık. Adamla önce kadın konuştu. Bu arada, kadın bana "Düzgün yüzlü bir kardeşimiz." dedikçe, "Düzgün yüz nasıl oluyor lan, benimki gibi mi be! Orman kaçkınıyım mübarek." diye düşünüyordum zaten. Kadın istediğim gibi bir indirim yaptıramadı adama, telefonu ben aldım.
En son bu kadar yalvardığımda, ilkokulda Kızılay kulübü toplantısı yerine arkadaşlarımla döner yemeye gittiğimde yok yazılıp disipline gittiğim için müdür yardımcısı karşısında ağlıyordum. Neler diyorum adama, sevap yapmaktan girdim, iyilik ayından çıktım yemin ederim. Sonunda adam çeneme dayanamadı sanırım, istediğim indirimi aldım! Ve evi tuttum!
Ama birkaç yalan söylemek zorunda kaldım, emlakçı kadın beni buna itti çünkü. Sanki bunları söylemesem evi vermeyecek gibilerdi vallahi. "Diş hekimliğini bitirmek üzereyim." dedim, halbuki daha yeni başladım, 4 yılım var... "Annemle yaşayacağım yaaa, evet evet genelde o olcak evde." dedim, annem Adana'da... Komisyonu indirsin diye "Bakın kaç tane emlakçı gezdim, bi sizde böyle iyi hissettim." dedim, bütüüüün emlakçılara zaten aynısını söylüyorum. "Eğer komisyonu indirirseniz çok büyük bi iyilik yaparsınız, zaten aşırı şeker bi kadınsınız." dedim, içimden kadına neler neler sayıyordum elli liranın hesabını yaptığı için.
Evi tuttuktan sonra arkadaşlarımı ayarladım, önceki gibi sürünmemek için bu sefer yardım istedim. "Pazar günü saat 2'de attığım konumda oluyorsunuz, evin temizliğini bitirip eşyalara bakmaya gidelim." dedim. Saat 2 oldu, benim ruhsal sıkıntılı arkadaşlarım aradı, "Tolga yaa, hava çok sıcak, istersen akşam 6 gibi evde olalım, her yeri tertemiz yapıp sabahlarız, bi yerlerde otururuz." dediler. Tamam, dedim. Sonra ben bi uyumuşuuum, uyandığımda saat 7'ydi! "Sıçtın Tolga, mahvedecekler seni." dedim, telefona bi baktım. Sıfır arama, sıfır mesaj. Hemen aradım, "Togi hemen çıkıyoruuuz." dediler. İşte benim arkadaşlarım, sadece benim yapacağım bi hareket çünkü bu "Hemen çıkıyoruum." yalan söylemesi.
Benim evden viledayı aldım, şişe şişe temizlik malzemesi aldım, kocaman bi örtü aldım üzerine otururuz diye, yeni eve gittim. Tabii ki kayboldum bu arada, yer yön sıkıntılarımı sonra gözden geçirmeliyim. Yiyecek bir şeyler de almıştım ama onları beklerken midem kazındı, yarısını yedim vallahi. Ve saat 6'da diye ayarladığımız buluşmamız, saat 11'de gerçekleşti... Benim arkadaşlarımla buluştuğum tamamen aklımdan çıkmış, tabii ki bana benzemek zorundalar!
Herkes bir odayı aldı, ben de tuvaleti seçtim. En son, çamaşır suyu kokusundan içerde bayılıyordum fayansların üstüne "Annecim annecimmmm!" diyerek. Bildiğin takıntı yaptım, ellerim acıyor hâlâ ovalamaktan.
Bu arada, dünyanın en güzel şeyi dostluk. Birilerinin yanında olduğunu bilmek, desteğini hissetmek çok güzel değil mi ya? Arkadaşlarımı mutfak dolaplarını, yerleri, camları ovalarken görünce gerçekten çok duygulandım. Yalnızlık gerçekten korkutucu sanırım benim için, sabaha karşı dörtte çamaşır suyu kokusu eşliğinde dünyanın en salak şeylerine beraber güldüğüm birileri olmasaydı ne yapardım bilmiyorum.
Evim artık temiz, sadece eşyasız. Bugün de eşyalara bakmaya gideceğim. Çok merak ediyorum bu yaz neler olacağını.

7 Haziran 2018

Değişiklik yapmak istediğinize emin misiniz?

Yine, yine ve yine ev değiştiriyorum! Emlakçılara ve taşıma şirketlerine verdiğim parayla Etiler'de ev alabilirdim kendime yemin ederim. Off, tamam abartmayayım, Beylikdüzü'nde bir artı bir dairenin bir yıllık kirasını peşin verirdim sanırım.
Ben burada eve çıkmadan önce, bana çok kişi söylemişti. "Tolga, sen şimdi okula yakın diye dağın başını istiyorsun ama seni tanıyoruz, sen dayanamazsın orada." diye. Her zaman yaptığım gibi burnumun dikine gittiğim için gerçekten çok üzgünüm. Okula yakın diye bir otobüsün son durağına yakın bir yerde ev tutmak, dönem içinde depresyon yaşayınca hiç iyi olmuyormuş.
Annem Adana'dan bakıyor, ben buradan, harıl harıl ev arıyoruz. İşin kötü yanı şu, 9 gün sonra sözleşmem bitiyor. 9 gün içinde, evden ayrılmış, yeni evime yerleşmiş, faturaları üstüme almayı başarmış, bayram gelmeden içine eşyaları doldurmuş bir vaziyette olmak zorundayım. Ya Allahın aşkına, bir insan sınavlarına çalışmayı son güne bırakır, sabaha kadar ağlaya ağlaya çalışır, halleder. Ne bileyim, misafiri gelecektir, temizliği onlar gelmeden bir gün önce koştura koştura yapar, halleder. Ama bir insan, İstanbul gibi bir şehirde ev değişikliğini son haftaya bırakamaz ya, yapamaz bunu, gerçekten. Bi tek benden beklenirdi sanırım...
Başıma yine bi sürü şey geldi! Finallerim devam ederken mecburen birkaç tane ev gezdim. Bi tanesi, gayet nezih, sakin bir semtte, fotoğraflarından anladığım kadarıyla güzel de bir evdi. Önce emlakçının yanına uğradım, adam beni eve götürdü. Ev bir artı bir, bahçe katı. Apartman aile apartmanı, belli. Zaten adam eve yürürken lafını sokmayı ihmal etmedi, "Burası aile apartmanı, ses yapmazsak..." diyerek. Ne yapacağım acaba senin apartmanında, sen benim üstümde oturuyormuşsun, sen ses yapma asıl. Neyse, eve vardık, ben evi gezmeye başladım. Tuvalet biraz eski gibi ama halledilir, diğer odalar fena değil. Amerikan mutfak yapmışlar, tezgah çok kısa ama olsun, Emine Bedercilik oynamayacağım zaten. "Ben beğendim gibi, bi annemi görüntülü arayayım, onun da fikrini alalım." diyip telefonumu çıkardım ve dan dan dan! Servis yok!
Hiçbir şekilde ulaşamıyorum kadına. Hani laf etmeyeyim dedim, diğer odalarda da deneyeyim, bi yerde çeker sonuçta. Tuvalette, klozetin üstünde bile denedim, servis hiçbir şekilde gelmiyor! Tek çizgi bile değil, direkt kapalı görünüyor telefon.
Söyledim adama, şehir dışından beni arayacak insanlar olduğunu ve ulaşamazlarsa bana hayatı dar etme ihtimallerini, benim internetsiz bir hiçe dönüştüğümü, telefonumun sol böbreğim kadar değerli olduğunu bir bir anlattım. Adam da zaten şak diye söyleyiverdi, "Evet, bu katımızda telefon çekmez, çekmesi için bahçeye çıkmanız gerekiyor." diye. Lan böyle saçma şey mi olur! Kirası da uygundu biraz, meğer o yüzden böyleymiş.
Adama teşekkürümü ettim, pıt pıt yürümeye başladım durağa doğru. Ertesi gün sınavım var, stresten ölüyorum. Annem aradı beni, bi güzel bağırıyor bana. Adam annemi aramış, "Oğlunuz Turkcell kullansa telefonu çekerdi, hem bizim mahallemizde bazen telefon çekmeyebiliyor." demiş. Açıklamanın saçmalığını bir kenara bırakıyorum, ben eve arkadaşım geldiği zaman, "Canım yaa, operatörün nedir, ona göre evde telefonunla görüşme yapabileceksin. Kıyamamm, Vodafone musun sennn, istersen biraz bahçede takıl, öyle gel." mi diyeyim, ne yapayım.
Ertesi gün, başka bir ev için görüşmeye gittim. Ev sahibi kadın, öğretmen emeklisiymiş, ev de minibüse çok yakınmış. Minibüsten indim, haritaya baka baka yürüyorum, deve gibi bacaklarımla bile yol bitmiyor, gerçekten çok yakınmış... Eve vardım, kadın aşağıda bekliyordu, çıktık beraber yukarı. Evin olduğu sokak o kadar güzeldi ki, ev de öyledir herhalde, diye düşündüm, fotoğraflardan baya iyi duruyordu çünkü.
Daha demir kapıdayken sorun başladı. Sanki kapı kilitli değil, üzerine bi abansam şak diye açılacak, öyle bir sağlamlıktaydı. Girdim içeri, parkelere bastıkça, şişkinliklerinden sanırım, patır patır kırılıyorlar. Ama evin içi nasıl aydınlık, üstelik balkonu bile var. Tuvalete bakmak için girdim, kafamı bi kaldırdım, tavan mahvolmuş. Renk değiştirmiş bildiğin. Kadına diyorum ki, "Burayı ben gelmeden boyatacaksınız, di mi?" İstifini asla bozmadan "Hayır, sen halledersin çok istiyorsan." diyor. Mutfağa girdim, o dolapların halini görmen lazım! Suntadan almış paraya kıyamamış, hep dökülmeye başlamışlar. "Mutfak biraz eski gibi..." diyorum, "Ayy ne eskisi, daha yeni yaptırdım, beş yıl oldu!" diyor. Gerçekten yepyeniymiş teyzecim! "Şurda parke parçalanmış, altı şişmiş." diyorum, "Rahatsız olursan sen halledersin." diyor. Yani kadın buram buram "Ben pintilikten ölüyorum, evin başına bir şey gelirse ben arazi olacam!" kokuyor.
Teşekkürümü ettim, bu arada o da aynı cümleyi kurdu. "Burası aile apartmanı, gürültü yapmazsan iyi olur." diye... Aşağı indik, minibüse yürümeye başladım. Kenarlarda da spotçular var, eşya sorup duruyorum.
Yani amca, seni kırmak istemiyorum ama sen ikinci el eşya satıyorsun. Sıfır fiyatına yakın eşya satarsan ben senden nasıl eşya alabilirim acaba... Adamın yaptığı kâra baktıkça, "Bırak dişi mişi, keşke spotçu olsan." diye düşünüp yıllık ne kadar kazanırım diye hesap yapmaya başladım. Bi tanesi vardı, adam eşyaları hikayeleriyle beraber satıyor. "Şu renkli koltuk ne kadar?" diyorum, "Hiii, o mu canım benimm, buraya yeni evlenen bi kadın getirmişti biliyon mu? Bööle rengarenk döşemiş evini bekarken, sanırsam galiba kocası pek sevmemiş goltukları, her şeyini getirdi sattı bana bööle. Aha şu sandalyeler de onun, görüyon mu renkleri?" Çamaşır makinesi soruyorum, "Daşınacaklar diye bana sattılar, orta yaşlı bir hanımdı." diyor. Elde var sıfırla eve geldim sonra.
Sabahın köründe uyandım bugün temizlik yapmak için. Dün emlakçı aradı, "Evden çıkıyorsun madem, fotoğraf çekmeye geleceğiz." dedi. Evi, tabiri sanırım caiz, bok götürüyor! Sınav haftası, senaryoyu yetiştirmeye çalışmak filan derken, neyi unuttuğumu sonradan fark ettim. Temizlik yapmayı aklımdan tamamen çıkarmışım! Onunla uğraşıyordum saatlerdir. Sonra da ev gezmeye gideceğim zaten, bugün umarım kafamdaki gibi bir ev bulurum.
Az önce aklıma şey geldi, insan mekan değiştirirken eskisindeki güzel anılarını hatırlar, duygulanırmış ya. Acaba bende öyle bir his olacak mı diye merak ettim.
Banyoya baktım... Allahın belası çamaşır makinemiz bozulmuştu da ev sahibi yenisini 6 gün sonra getirmişti. Her gün gidip kendime don alıyordum iç çamarşırcı abladan temiz temiz giymek için! Ya da tabanın bi yerinden su çıkıyor, hâlâ neresi olduğunu bulamadım mesela. Ayy, sanırım benim banyoda hiç güzel anım yok...
Mutfağa baktım. Geri zekalı ev sahibinin ruhsal sıkıntılı oğlu, pencere pimapeninin kolu bozuk diye kendi kendine tamir etmeye çalışırken kolu koparmıştı. Adam da tamir etmeye gelip kolu evine götürdü. Yaklaşık 9 aydır mutfak pencerem sadece tepeden açılıyor, üstelik kapanmadığı için peçete sıkıştırmıştım her bir tarafına... Ocağa kafamı çevirdim, eve ilk geldiğimde bir alev almıştı, az kalsın yüzüme geliyordu. Arayıp adamı tehdit etmiştim, "Üstünüze Adana'yı salarımmm, yeni ocak getirin!" diyerek.
Sonra, ev arkadaşımın odasına gittim... Yarı yıl tatilimin sondan iki önceki günü arayıp "Kardeş yaa, ben de evden ayrıldım bu arada, 4 gün oldu, öptüm seni." demişti. Sinirimden hasta olmuştum. Sonra o oda bana gelen arkadaşlarımın kaldığı oda oldu, yakın arkadaşlarımın halvetleri için kullandıkları oda oldu.
Hemen yanında, salona baktım. Orayı çamaşır odası yapmıştık ev arkadaşım varken, çamaşırlık oradaydı. Yetmezse koltukların üstüne seriyorduk. Odanın perdesi yoktu üstelik, yemin ederim rengarenk donlarımı bütün Fındıklı halkı gördü.
Kendi odama geldim. Bu odayla ilgili aklımda kalacak tek şey, üst komşumun sesi. Çocuklarına bağırışı, çığlıklar atışı, geçirdiği sinir krizleri. Polisi aramamak için telefonu elimden atıyordum, düşün. Kadını götürseler diye dua edip çocuklara üzülüyordum, yapamıyordum o yüzden. Evde gözlerim doluyordu çocuklar için, hep özgüvensiz kalacaklar çünkü. Yatağıma baktım, ayyy Allah belamı versin, sapık sapık şeyler geliyor direkt aklıma. Kaloriferlerime baktım, şerefsiz ev sahibim yaptırmadığı için odamdakiler canı isteyince çalıştı, istemeyince çalışmadı bütün kış. Kutuplardaymış gibi gezdim aylarca evin içinde. Masama baktım, bi ona duygulandım, senaryomu onun üstünde yazdığım için ama zaten yanımda götürüyorum, hemen sildim gözyaşlarımı.
Anlayacağın, burası da olmadı. Ama bu sefer, diğerlerinde olduğu gibi yalnız değilim. El birliğiyle halledebilirmişiz gibi duruyor yerleşme işini. İlk taşındığımda neydi öyle, kimsem yoktu diye kutuların içinde uyuyakalmıştım iki gün, yorgunluktan temizlik bile yapamamıştım.
Uzun zamandır yoktum biliyorum ama senaryoyla uğraşıyordum. Blog dünyasının gediklisi, geri döndü! Ama önce evi yüzüne bakılası bir şeye benzetmem gerek.

19 Mart 2018

Senaryo, Sinematek ve bir hayal daha gerçek olur.

Beş ay kadar önce, çok yakın bir arkadaşımın doğum günü için bir şeyler içeceğimiz bi yerde otururken, Bennu Yıldırımlar'ın kızı Ada'yla tanıştım. Sabun dönemim vardı ya hani, sabunları yontup dişlere benzetmeye çalıştığım (ve benzetemediğim, başkalarına yaptırdığım) hah, tam o dönem. Dünyalar tatlısı bir kız ve annesinin aynısı zaten, tanıştıktan sonra insanlar soruyormuş hemen "Sen oyuncu musun?" diye hatta.
Bu arada, benim İstanbul'a geldiğim ilk sene bir senaryo kursu denemem olduğunu hatırlıyorsundur. Yeterli çoğunluğu sağlayana kadar beni oyalamışlardı, sonra da arayıp özür dilemişlerdi. Ben de Japonca kursuna başlamıştım o yüzden, "O hayalimi de aradan çıkarayım." diyerek.
Ada'yla inanılmaz samimi olduk, bütün gece tiyatro oyunlarından, Shakespeare'den, filmlerden konuştuk. Beni de görmen lazım bu arada, durup durup kıza "Annene çok selam söyle, çok öpüyorum çok şeker yaaa." diyorum. Birkaç kere de "Şimdi sen gerçekten onun kızı mısın ya? Yani eve gidiyorsun, çekirdek kadroda Emin Yarar ve Bennu Yıldırımlar mı var yahu?" diye sordum, rezil oldum ama olsun. Neticede Adana'da gördüğüm tek ünlü, yanlışlıkla ve zorla canlı yayında ona su verdiğim belediye başkanı Soner Çetin Bey'di. Çıta buralara kadar yükselince İstanbul'da, insan inanamıyor.
Tam vedalaşırken, "Ben senaryo kursu arıyorum da, annene sorsan da tanıdığı birisi varsa beni yönlendirse, olur mu?" diye sordum. Sonra da ayrıldık.
Aradan haftalar geçti, ben bi yandan dişlerle uğraşıyorum, bi yandan ikinci üniversite sınavları; inanılmaz yoğunum. Arkadaşım kahve içmeye çağırdı, gittik, bi baktım, Ada! "Annem konuşmuş hocayla, kendi oynadığı filmin yazarı ve yönetmeni. Çok efsane bir adam olduğunu söyledi. Numarası burda, iletişime geçersin." dedi!
Böyle şeyler olduğu zaman hep afallıyorum, onu fark ettim. Şimdi ben bu adamı arayayım mı, Bennu Hanım adamla kesin konuştu mu, mesaj mı atsam, ya müsait değilse, adamın dersinin ortasında arayamam ya çok ayıp olur, diye diye adamla bi türlü geçemedim iletişime! Burayı yazmayacaktım ama, adama kocaman bir mesaj attım, "Ben Tolga..." ile başlayan. Sonra da kalktım tuvalete gittim, birtakım ihtiyaçlarımı gidermeye!
İşimin ortasındayım, ayyy, telefon zır zır çalıyor! Bi baktım, Erhan Hoca. Anacım, yemin ederim o anda işi gücü bırakıp o bacağımdaki pantolonumla koşup tuvaletten telefonu bir çıkarışım var adam yankıyı duymasın ilk günden rezil olmayayım diye, Rekorlar Kitabı'na geçtiğime inanıyorum... Konuştuk, dünyalar tatlısı bir adam. İnanılmaz enerjik. Aramızda sadece 10 yaş olmasına rağmen onca ödülü var, efsane oyuncularla çalışmış, kendi yazıp yönettiği filmi vizyona sokmuş, Hollanda'da bile ödülü var be adamın! Bunları o anlatmadı tabi, ben adamı arama motorunda o sayfadan bu sayfaya bulurken öğrendim. İçimden sürekli "Ödüllerini her gün siliyor mudur ya, tozlanmasına izin vermese bari." diyip duruyorum. Ben bile şu halimle her gün ödül töreni konuşması yapıyorum odamda.
Madde madde kurstan bahsedeyim, hem soranlar için soru işaretleri yok olsun hem de böyle bi şey düşünen varsa iyi olacak.
-Kursun adı 'Sinematek'. Moda'da, o parkın çok yakınında. Bi kere yeri güzel! Neyse, önce internet sitesinden kaydoluyorsunuz, sonra da sizi dünyalar tatlısı Recep Bey arıyor, beraber bir gün ve saat kararlaştırıp şartları konuşmaya geliyorsunuz. (Şartları konuşmak için bana verilen saate bile geç kaldım, en son o kadar koşmuşum ki kapıya vardığımda gergedanvari sesler çıkarıyordum, anlayışla karşıladılar sağ olsunlar.)
-Birçok branşta kurs var, afiş tasarımından görüntü yönetmenliğine kadar. Diğer kurslar hakkında bilgim yok ama senaryo 3 kurdan oluşuyor.
-İlk iki kur iki ay, son kur ise 6 hafta sürüyor. İlk kurda tamamen hoca anlatıyor, sen dinliyorsun. Ne notlar aldım, ne isimler öğrendim, off diyorum! İşin iyi yanı şu, bu işin sadece eğitimini almamış, aynı zamanda sektöründe de bulunmuş birisi sana bir şeyler anlatınca ağzın açık dinliyorsun. Belgesel de izliyorsun, önüne bir film senaryosunun son halini koyup filmi açıp karşılaştırıyorsun da. Teknik terimleri ve yapının mantığını anlatıyor diyebilirim. Bu kurda istersen bi şeyler yazıp gösteriyorsun ama ben cesaret edemedim yazmaya.
-İşin pratiğe döküldüğü kısım ikinci kur. İlk bir saat, dramatik yapının daha derinlerine iniyorsun, kalan saatlerde de pratik yapıyorsun.
Tabii ki bu kısımda bir sürü şeyi elime yüzüme bulaştırdım, çok ağladım!
Doğruyu söylemek gerekirse, iyi yazdığımı düşünmüyorum ama gözlem yeteneğime ve hayal gücümün sınırlarının bi miktar geniş olduğuna inanıyorum. O yüzden, kıçım Everest Tepesi'nde, "Hahahaytttt, sonunda pratikler başladı yaaa, bi gideyim de kursa imzamı atayımmm." diyerek büyük bi patavatsızlık yaptım. Kardeşlerim, fazla güvenmeyin dötünüze, bi an geliyor patlayıveriyor.
İlk pratik dersimiz, hoca tahtaya üç kelime yazdı: Sincap, baston, yüksük. Birbiriyle tamamen alakasız bu kelimelerle bi saat içinde oturup kısa film hikayesi yazmamızı istedi. Aklıma ilk gelen, yaşlı bir amca teyze olsun, bi tanesi terzi olsun yüksük taksın, torunları olsun sincapla oynasın, oldu ama hemen "İlk aklına gelen herkesin aklına gelir."i hatırlayıp vazgeçtim ve şöyle bi hikaye yazdım:
"Kocasıyla birtakım sorunlar yaşayan Neriman Hanım, torununun ona verdiği yüksükle süper kahramana dönüşür ve şehirdeki sincap maskeli bastonlu soyguncuyu yakalamaya gider."
Ana tema buydu bildiğin! N'olur gülme!
İşin kötü yanı, yazdığım şey kısa film bile değil ve daha da kötü yanı, BEN BU FİLM HİKAYESİNE GÜVENDİM! Güya her şeyi birbirine bağlamışım, örmüşüm, kocası eve geç geliyor çünkü banka soyuyor, kadın geceleri dışarı bakıp kocasını beklediği için banka soygununu görebiliyor filan, ayy hatırlamak istemiyorum, korkunç! Totom everestte, okudum okudum ve kocaman gülümseyerek yorum bekledim. Hatta okuduktan sonra kapının açılacağını, Recep Abi'nin elinde konfeti ve pastayla girip "Bu kursun en yaratıcı çocuğu ödülü"nü vereceğini, hocanın gözyaşları dökeceğini, sınıf arkadaşlarımın beni alkışlara boğacağını düşündüm ve teşekkür konuşmamı bile hazırladım. Ancak sonuç, hocanın bana bakıp "Tolga bu ne? Felaket olmuş, felaket. Kısa desen değil, uzun desen değil. Olay yok, hiçbir şey katmıyor, ne öğrenecek seyirci bununla, ne anlayacak?" demesi ve benim 19f'de ağlamaya başlayıp üç gün susmamam oldu!
İşin diğer bi yanıysa, hemen yanımdaki sınıf arkadaşımın yaşlı bi çiftin hikayesini ve torunlarının sincap bulmasıyla ilgili bi şeyleri anlatması oldu... Bütün herkes teslim etti gitti, ben 'tekrar ödevi' aldım!
Bu da burada dursun, Gülse Birsel'le, hehehe!
Ha sonra ne oldu, ben bu kelimelerin işlevsel olduğu bi kısa film yazmışımmmm, hocaya göre "Efsane, ödül alma ihtimali var,." oldu! Hehehe, tabii ki söyleyeceğim kusura bakma yahu!
Bi kere de, diyaloglu kısa film yazacağız, beş sayfa. O hafta kafam acayip dolu, canım sıkkın, ruhum derbeder! (Bütün kurs beni depresyonumla ve Neriman Hanımlı süper fantastik hikayemle hatırlıyor zaten, üzülüyorum.) Bildiğin serbestiz, istediğin şey hakkında yazabilirsin. Normalde, aklında onlarca hikaye olması lazım, kenarda tuttuğun, anında yazmaya başlaman lazım. Bende o da yok, varsa da okul yüzünden yok olmuş! Bana verilen bi saat boyunca, annemi aradım, Candemir'le FaceTime yaptım, Instagram'da fotoğraf beğendim. Herkes yazdı, ben dolandım; herkes yazdı, ben dötümde vayvay var gibi gezdim. Son on dakika bi şeyler karalayayım, derken, hocaya yazdığım diyalogları okuduktan sonra, diyaloglarım "Hiç beğenmedim, böyle diyalog mu olur Tolga, yapma Allah aşkına." şeklinde karşılandı! Üstelik bi cümleyi yazarken "Burada kesin herkes ağlayacak, ahhh martılar!" diyordum. Yine olmadı yani! Ama bu sefer çok üzülmedim, yoluma devam ettim.
-İkinci kurun başında hoca karşına geçiyor, "Eğer üçüncü kura geçmek istiyorsan elinde benden de onay alabilmiş bir tretmanın (diyalogsuz senaryo, sahneler ve olacaklar yazıyor) olmak zorunda. Düşünmeye başlayın arkadaşlar, son bir ay her ders bir kişi karakter ve tretman sunumu yapacak." diyor. Hoca insanlara gün verirken deve gibi boyumla saklandım, en son sunmak için.
-Her dersin başında "Bu hafta sinema için ne yaptın?" diye soruyor. Kem küm diye kalınca var ya, kendini çok kötü hissediyorsun! Ben ilk kurda her cuma ilk seansına gidiyordum bi filmin, sonra okul saatlerim değişti, evde bi şeyler okuyabildim sadece. O yüzden bu soruyu "Kitap okudum yaaa." diye cevaplamışlığım çoktur.
-Gelelim ortama. Kendimi hem çok rahat hissettiğim hem de "Aman biri bana sinemayla ilgili bi şey sormasın." diye diken üstünde gezdiğim bi yer oldu. Herkes her filmi oyuncusunu bırak, görüntü yönetmenine kadar biliyor!
Beni biliyorsun, senaryo yazmaya sitcom izlerken karar vermiştim. Film bilgim, onlarınkinin yanında eksi yüz sanırım. Kült filmleri bile seyretmemişim doğru dürüst, kendimden utandım. Şimdi bi liste yaptım, derste adı geçen her filmi seyretmeyi düşünüyorum. Bi kere, Recep Abi ve bi çocukla otururken, sohbetlerini dinliyordum yanda, uyuklayarak! Oscar hakkındaydı sanırım, konuştular konuştular, Recep Abi "Sen o film hakkında ne düşünüyorsun Tolga, sinematografisi falan?" dedi. Hani uydur di mi bi şey, at dötünden. "Ne hakkında konuşuyorsunuz yarım saattir, soruyu tekrar alsam?" gibi bi geri zekalı cümle kurdum, herkes ne mal olduğumu anladı. Ahhh eski şeytan Tolga olacaktı, o filmi izlemiş gibi yapmayı bırak, filmde oynadığıma bile inandıracak şekilde anlatabilirdim ama uykulu ânıma denk geldi. Neyse ağlamıyorum.
Öyle böyle derken, dört ay, iki koca kur bitti, geldik benim sunum günüme. Ne hızlı geldik öyle! Geçen haftalarda sınıftakiler sunumlarını yaptı, hoca acımadan yorumlarını söyledi: "Iıı, şey, şimdi film bitti ama olay neredeydi, ben mi göremedim?", "Bu hikaye çok sıradan artık, o konu hakkındaki her film böyle zaten.", "Sen tretman değil roman yazmışsın ama." gibi gibi gibi. Bütün sunumlar boyunca "Sana da böyle şeyler dediğinde bakalım kaç gün yorgan altında kalacaksın? Ama belki de kalmazsın, eleştirilsen de daha iyisini yapmaya çalışırsın. Ay yok yaaa, sen kesin üzülürsün salak Tolga." diye kendimi yedim yemin ederim.
İtiraf ediyorum, tretmanı yazmayı da son güne bıraktım! Dört ay boyunca film öyküsü ve olay örgüsü üstünde uğraştım çünkü, karakterleri yazıyordum. "Öykü hazırsa tretman 1 saatte biter yaaa." dedim. Gece 12'de sandalyeye oturdum, başımı kaldırdığımda güneş doğmuştu, saat 9 buçuktu! Üstelik onlarca diyalogla beraber, klavyede de değil, kalemle, arkalı önlü 24 sayfa yazmışım. Uzaktan bakan birinin hiçbir şey anlamayacağı ama benim hikayemin olduğu 24 sayfa.
Nasıl bi his biliyor musun? Höh'lemek gibi. İçinden bi kütleyi A4 sayfasına bırakmak gibi. Kalemi tutarken beynindeki karakterlerin "Ben bu durumda böyle şeyler yaparım." demesiyle, şok üstüne şok yaşamak ve yaşatmak gibi yahu. İnanılmaz garip, karakterlerle ve aylarınla vedalaştığın için az biraz üzücü, bi dünya yarattığın için kendi yanaklarını sıkasının geldiği ama "Ya olmamışsa?" diye de kendini yiyip bitirdiğin anlar topluluğu.
Öyle saçma ve tavsiye etmeyeceğim bi şey ki, sabahın 4'ünde A4 kağıdına bakıp kahkaha atıyordum, 5'indeyse duygusal bi şeyler yazarken ağlıyordum! Ara ara da sahneyi yazarken konuşuyordum sanırım, diyalogları seslendiriyordum. Akıllı bir insanın yapabileceği iş değil, ya deli yapar bunu ya da yaparken delirirsin, kaçarın yok.
Filmimin adı, 'Bi' Sen Eksiktin!' oldu. İçime inanılmaz sindi, tam bi ana akım komedi filmi ismi gibi geldi, ne yalan söyleyeyim.
Ve sunum ânım geldi, ona da geç kaldım mısır gevreği yiyeceğim diye. Sunumumu elim ayağım titreye titreye, her sahneyi anlatarak, bazen de canlandırarak yaptım. Hocanın gözlerinin içine bakıyordum, ne zaman "Dur Tolga dur, böyle olmaz." diyecek diye. Demedi.
Film sunumum bitti ve aldığım yorumu aynen yazıyorum: "Eğer, bunu yapımcılara yolladığımız zaman, 'Tolga bilinmedik biri, senaryosunu okumamıza gerek yok' demeyip bu filmi okurlarsa muhtemelen çekilir, iyi oyuncularla da oynanırsa akılda kalıcı efsane bi film olur. Ben olayları bu şekilde ören senaristlere hayranım, sana da hayran kaldım Tolga, aferin." dedi!
Hayatımda çok az anda mutluluktan gözlerim dolmuştur, gözlerim bi doldu var ya, o an sanki rüyadaydım ve hâlâ rüyadayım gibi. Aynı Gülse Birsel'le tanıştığım gün gibi, o zaman da bulutların üstündeydim.
Anlayacağın, üçüncü kur için hak kazandım ve 31 Mart'ta senaryoma son şeklini vermeye Erhan Hoca'yla başlıyoruz. Ben her hafta 15 sayfa yazıp getireceğim ve karşılıklı düzelteceğiz. 6 hafta sonra, elimde 90 sayfa, sadece sahneler, olacaklar ve bazı diyaloglar değil, kocaman bi senaryo olacak! Ödüllü hocadan onaylı, yapımcıya gönderilmeye hazır!
İnan bana, bu senaryo çekilsin ya da çekilmesin, gönderilsin ya da gönderilmesin, umurumda değil; ben hayran olduğum insandan bu cümleleri duydum ya, bana yetti. Bilir kişiden onayımı aldım, bundan sonra beni kimse tutamaz gibi geliyor.
Ne öğrendiğimi de yazayım. Karakterlerinizi çok sağlam ve üç boyutlu kurduğunuz an, hikayenizin başı sonu belliyse arayı onlar tamamlıyor, biiir. Kendine öyle çok güvenmeyecekmişsin, olan olurmuş, ikiiii. Senaryo yazmak dünyanın en güzel ama en zor şeylerinden biriymiş, blog yazısı yazmaya benzemiyormuş, üüüüç. Önce hikayenin senin içine sinmesi lazımmış, kendini en iyi sen tanırmışsın, bu da dööört!
Erhan Tuncer'e, benim depresyonumu, sıkıntılarımı, dersteki akıl almaz film öykülerimi dinlediği, ciddiye aldığı ve yorum yaptığı için; Sinematek'e, sıcak ortamı ve kahveleri için; Recep Abi'ye tatlılığı ve hoşgörüsü için; sınıf arkadaşlarıma "Ayy bu çocuk bizden 10 yaş küçük, diş hekimliğinde sürünüyor." demeyip iyi bir ilişki yakaladığımız için; Bennu Yıldırımlar'a ve Ada'ya karşıma çıktıkları için; size ya size, "6 yıldır bu çocuk gelmiş vırvır konuşuyor, Allahın ergeni." demediğiniz (ki bazen dediğinizi biliyorum), her zaman "Ulan sen yaparsın be!" diyip bana cesaret verdiğiniz için; anneme, kursa yazılırken maddi manevi açıdan sponsorum olduğu için; Gülse Birsel'e bana ilham verdiği ve hayatımın en önemli insanlarından birisi olduğu için; PuCCa'ya da bu blogu açma fikrini bana verdiği için teşekkür ediyorum efenim. İyi ki varsınız lan!
Film yazdım resmen oooolluuuum! Sırada tiyatro oyunu vaaar, heyyo!