11 Ağustos 2019

Bir Salağın Anatomisi: Ben

Arkadaşlarımla deniz kenarında goygoy yaparken telefonuma bi şey oldu, internete girmemeye başladı. Önce ciddiye almadım, "Vofadone'nun her zamanki halidir." diyerek oturdum. Baktım yarım saat geçti, telefonla çektiğim fotoğraflar da galeride hata veriyor. "İşte şimdi boku yedin..." diyerek telefonu kapatıp açtım ve sonuç, "Telefonunuzun etkinleştirilmesi için bla bla bla.."
Onlarca şerefsizlik yapmışımdır. Ne bileyim, hepimizin yaptığı ama benim yazdığım şeyler işte. Milletin arkasından konuşmak, yüzüne gülüp arkasından el hareketi çekmek, dedikodu, gıybet, şeytanlık, hile hurda; bak hepsi. Ulan başıma bi bok gelmedi bunlardan, gele gele üşengeçliğimden geldi!
Apple bana sürekli uyarı veriyordu, "Bak kardeşim, Apple hesabının şifresini tekrar gir." diye. Elimde telefon, sürekli "Sonra"ya basıyordum. Yani ben de haklıyım, o an Whatsapp'ta gıybetin dibinde olabilirim, çok affedersin tuvalette ayıplı şeylere bakıyor olabilirim. Erteledim de erteledim. Meğer Apple ben bu kadar ertelediğim için bi sakatlık olduğunu düşünmüş, telefonumu etkisiz hale getirmiş.
Ekran açıldı, e-posta ve şifreyi girmemi istedi telefon. Aylaaarca girmediğim şeyleri şimdi gireyim, dedim; bi girdim, "Güvenlik nedeniyle kilitlendi, lütfen şifrenizi değiştirip öyle girin." minvalinde bi uyarı.
Şu an buraya kadar okuyup "Eee Tolga, şifreni değiştir gir işte, ne tatava yapıyorsun?" demiş olabilirsin. Ama eşşeğin nanesi öyle değil.
Telefonu 3 yıl önce aldım. 3 yıl önce, aklım, şu ankinden bile bir karış havada. Her boku eğlenceye vuruyorum, kafam her gün güzel gibi davranıyorum. Telefonu en yakın arkadaşlarımdan biriyle kurmaya karar verdik, o da Apple kullandığı için. Allahımmmm, o sahneler dün gibi aklımda ya!
Geçtik bunların babaannesinin evine, oturduk beraber, işte İsim Soyisim o bu şu. E-postayı girdim, şifreyi girdim, tamam. Unutmayacağım, aklıma kazıdım. Güvenlik için, ileride oluşabilecek bi durum için benden güvenlik soruları istiyor. Sohbeti aşağıya aynen yazıyorum. Benim arkadaşlarım da benim gibi ruh hastası. Bi tanesi de çıkıp demiyor ki, "Tolga, yavrucum bak senin her işin sakat, gel mantıklı davranalım." Herkes şerroluk peşinde!
"Lan Fehmi, heheheh, gelen sorulara bak. Ne yazıyo orda? Çocukken hayal ettiğiniz meslek neydi? Lan soruya bak!"
"Oooolum sallayalım gitsin lan. Şey mi yazsak, eskortluk, hehehe!"
"Konsomatrislik de olabilir ha, benden güzel olurdu, uzun boylu falanım ya."
"Aaaa, orospuluk mu yazsak? İkimiz de öyleyiz."
"Heheheh!"
Bunlar dışında 'itlik', 'serserilik' bile yazmış olabiliriz. Cevabı yazdık. Kesinlikle hatırlamıyorum ne olduğunu, ama bunlar gibi saçmalık bi cevap verdik.
"Şey diyor, 'Çocukluk arkadaşınızın adı nedir?' Seni mi yazsam lan Fehmi?"
"Olummm boş ver, eski sevgililerinden birini yazalımmmm."
"Lan deli! Aaa, Kadir vardı bizim oralarda, onu mu yazsam?"
"Yav boş ver Kadir'i, gel isim sallayalımmm."
"Oluuur."
Yine bi cevap verdik, tamamen sallamasyon.
Ne demişler, geçmişteki hurmalar gelir tırmalar. Apple'a bi girdim şifremi değiştirmek için, hooop güvenlik soruları. Cevapladım hatırladığım kadarıyla, doğru cevap sıfır! Hemen Fehmi'yi aradım, anlattım durumu. Beyinsiz, gülme krizine girdi. Diyorum ki "Tatilimin ortasında telefonum açılmıyor farkında mısın?" Bana cevap söylüyor gülerek "Yaren'i denedin mi heheheh!" diye.
Gittim müşteri hizmetlerini aradım. Adama durumu anlattım. Otuz kere de dedim ki, "Bakın, güvenlik sorularını hatırlamıyorum, çok güzel cevaplar vermedik." Adam her otuz saniyede bir bana "Çocukken hayalinizdeki meslek neydi?" diyor. Ayyy adama da diyemiyorum ki "Ben oraya orospuluk yazmış olabilirim." diye. Kibarca "Hıhı diş hekimliği deneyin siz." diyorum. Adam ısrarla cevapların doğru olmadığını söyledi. Lan biliyorum, tabi değil!
E-mailime gelecek maille kurtaralım, dedim. Onun da şifresini unutmuşum. Bütün yazlığa haber verdik, mailimi kıracak adam aradık. Var ya, eskiden bu hackerlık ne modaydı lan. Hani herkes birbirinin hotmail'ini kırıyordu. Herkes Uzman Profesör Hacker'dı. Bana gelince "Hotmail'le uğraşan var mı ya hâlâ?" oldu. Oradan da umudu kestik. Arkadaşımın annesi bilgisayarcı Sabri varmış bi tane, onu aradı, adam arazi! Zaten adından belliydi sahtekar olduğu.
Üç koca gün, arkadaşlarımdan sosyal medyaya girdim, annemi aradım. O üç günde bizim hasta günleri açıklanmış, programlar belli olmuş, sürüyle mesaj gelmiş, eski flörtüm bana yanlışlıkla fotoğraf atmış, göremedim hiçbirini.
Anneme anlatmaya çalışıyorum durumu, diyemiyorum ki "Anne oğlun çocukluk hayaline eskortluk yazdı." diye. Uyduruyorum bi şeyler, kadın ısrarla didik didik ediyor konuyu.
Apple'daki adam "Eğer faturayı bulursanız bi şekilde halledebiliriz." dedi bi de. Hıı, kesin bulurum. Babam üç yıl önce kim bilir nerden aldı telefonumu, kesin faturayı da bulurum ben. Hele babamı arayıp "Kıçımdan uydurduğum cevaplar yüzünden şu an yeni telefon almak zorundayız." desem, gelir beni döver sanırım. O yüzden sadece anneme yansıttım durumu.
Sonuç olarak, dün gidip telefon aldım. Hayal ettiğim telefonun fiyatını anneme söyleyince "Çalışıp kazanınca alırsın hadi yallah." gibi bir tepki aldığım için, mütevazı bi model tercih ettim. Dünden beri onu çözmeye çalışıyorum.
Elma sembolü, seni çok özleyeceğim.

Not: Tatilde arkadaşımın evinde tezgahın altında çöp kutusu sandığım bi şey vardı. Gelip gidip sümüklü peçetelerimi, kuruyemiş kabuklarını, otumu bokumu onun içine attım. Meğer poşetlikmiş o, kadın en sonunda "Ay kim çöplerini buna atıyorrr!" diye bağırınca anladım. Özür diliyorum kendisinden.

6 Ağustos 2019

Unuttun mu küçüğüm, kızımız olacaktı...

'Bi yerlere yetişme' sorunum olduğunu cümle alem biliyor, o yüzden gece 12'deki uçağım için akşam altıdan itibaren telefonum susmadı. Bundan bir önceki yolculuğumda uçağı kaçırmama çok az kala alana yetiştiğim için sanırım, birkaç tehdit bile duymuş olabilirim. Ayy, suratımı unutamıyorum o anki. Alana varmama daha otuz durak var, uçak kalkmak üzere! Otobüs şoförüne bi bağırışım var, "Kapıyı açııınnnn!" diye, efsaneleştiğini düşünüyorum. Ucuza bilet aldım diye sevinmiştim güya, taksiciye İsmail Yk misali, "Bas gazaaa, basın basınnnn!" diye ağlayaşlarım taksicinin aklından çıkmıyordur. Ama ne yapayım, o an alana erken gitmek yerine evde kahvaltı etmek daha mantıklı gelmişti.
Bu sefer tek de değilim üstelik, kedimle beraber gidiyoruz. Bizimkinin zaten bi sokak travması var, apartmandan dışarı çıktığımız an o kadar acılı miyavlıyor ki, yoldakilerin bakışları hep üstümde, "Bu çocuk evde bu kediye işkence mi ediyor!" diye. "Kızım sus, kızım yapma etme, kızım ben yanındayım, bak lalalalaaaa elime bak yüzüme bak hadi!" diye milyon şekle giriyorum, iki dakika sonra tekrar başlıyor bizimki. 
Kamuran'ı sokaktan sahiplendiğim için, belediye ilgilenmiş her şeyiyle. Aşısı osu busu. Ben veteriner sokağa salmadan aldım, elimde ne aşı kartı var ne sağlık karnesi. Aşılarını yenileteyim, zamanı da gelmişti zaten, diyerek veterinere gittim. Bu arada bizimkinin yolda yine o acılı miyavlaması, yine tüm gözler üstümde, yaşlı teyzelerin Kamuran'a acıyan bakışları. O anda annem aradı, tüylerini de tıraş ettirmem gerektiğini, yoksa beni mahvedeceğini, zaten hayvanlardan korktuğunu, eğer Adana'da salona ve annemin odasına girerse olay çıkacağını öyle bir ses tonuyla söyledi ki, veterinerde elim ayağım titriyordu en son. Annemi de tanıyorum bu arada, kendisi temizlik hastası olduğu için zaten biraz gergindi, bir de her hayvanla ilgili küçükken yaşadığı bir şey olmuş, o yüzden Kamuş'tan da sanırım biraz korkuyor. 
Kardeşlerim, veteriner bana bi fiyat listesi çıkardı, yemin ederim açları doyururdum o parayla. Kadın tatlı da birine benziyor ama nasıl bu kadar pahalı olabilir her şey, inanamadım. Kadına da hikayesini anlattım Kamuran'ın, hani sokakta köpekler saldırmıştı, yoğun bakımda yattı 10 gün, sonra ben aldım diye. Belki etkilenip indirim yapar sandım ama peehhh. Bu konu hakkında sabaha kadar konuşabilirim bu arada, bi tek bana bu kadar pahalı gelmiş olamaz bence. Kamuş'un tıraşı için kendi tıraşımın 5 katı para verdim, kadın gitmiş bu salağa bi de model yapmış. Kuyruğunu püsküllü bırakmış, kafasını dörde mi vurmuş bi şey yapmış, Kamuş çok komik olmuş. Zaten anestezi ile yapıldı tıraşı, uyandığında iki duble rakı içmiş gibi, gözlerini açamıyor ama konuşmak istiyor, hani bi şeyler söyleyesi var ama sendeliyor, bildiğin rakı masasındaki İbrahim Enişte olmuş. 
Veterinere anlattım tek tek, bu kedi yolda çok miyavlıyor, korkuyor, uçakta ona bi şey olmasından korkuyorum diye. Bir ilaç yazdı, "Al bunu, yan etkisi uyku, yan etkisinden faydalanalım." dedi. Yola çıkmadan kırk dakika önce ver, dedi.
Ama ben yine ve yine bir salaklık yaptım! En yakın arkadaşlarımdan biri aradı, "Vedalaşalım, gel kahve içelim." dedi. Ayyy, laf lafı açmış, valizimi de hazırlamayı unutmuşum, bi baktım saat uçmuş! Terler içinde leş gibi bi vaziyette eve koştum, ortalığı toparlamaya çalışıyorum, bi yandan Kamuş'un peşinde ilacı vermeye çalışıyorum. Ev zaten sıcak, annem her saniye arıyor. "Evden çıktın mı, bana yalan söyleme niye kalabalık sesi gelmiyor, evdesin sen daha!!! Bana bak Tolga efendi, bu sefer de aynı boku yersen taksiyi falan unut, bu yazı İstanbul'da geçirirsin, sorumsuz!!!" diyip duruyor. Normalde carlardım ama kadın o kadar haklı ki, ağzımı açıp tek bir şey söyleyemiyorum. 
Valizimi "Umarım bi şeyler unutmuyorumdur." gerginliğiyle hazırladım, Kamuş'u kafese koydum. Daha evdeyken bizimki başladı miyavlamaya, ilacın etkisini bekliyorum. Yarım saat geçti, bizimki şeytan gibi, bir saat oldu, miyav da miyavvv! Ne uyuması, durakta uyuklayan teyze Kamuş'un sesine uyandı resmen. 
Bir elimde kocaman valizim, sırt çantam, bir elimde Kamuş'un kafesi ve çığlıkları; evden çıktık. Sırtım, belim, bıhınımmm, Allahımmmm, gitti kulunçlarım! Bindik alana giden otobüse, yer yok, sıkış tepiş, Kamuş'u mu sabit tutayım, valiz uçacak onu mu tutayım karar veremedim. Kamuş zaten miyavlayıp duruyor, herkesin gözü bizde. Sürekli birileri ayağıma basıyor, ben bi çocuğun üstüne yıkılıyorum sürekli, korkunç bi yolculuk sonrası alana vardık.
Hayvanının rezervasyonunu önceden yaptırıyorsun, aşı karnesiyle beraber kafesinde götürüyorsun. eğer hayvanın 7 kilodan fazlaysa kesinlikle seninle uçamıyor, aşağıya vermek zorundasın. Bizim Kamuş daha atletik vücutlu olduğu için yedi kilo değil, benimle uçacak muhtemelen. 
Girdik alana, bi susadım bi susadım anlatamam. Bir de karnım feci aç, annemle gecenin ikisinde uçaktan inince ciğer yeme planı yapmışız, ağzıma tek lokma koymadım ki fazla fazla yiyeyim. Bi bisküvi mi alsam, bi de su, ayy bak şu çikolata da yeniymiş, derken kart bakiyeme bi baktım, sadece Kamuş'un bilet parası kalmış. Su bile alamıyorum. Lıkır lıkır tuvaletten mi içsem acaba, diye şeytanca planlar yaparken gidip biletini aldım. Kafesine gereken müdahaleler yapıldı, kenarlarını sıkıca tutturdular. Sonrası hüzün...
"Maalesef, bu plastik kutuda sizinle beraber uçamaz."
"Anlamadım, neden? Böyle bir şey yazmıyordu kurallarda."
"Almanız gereken kutu şöyle bi şey. Fiyatı da 200 tl. Şuradan edinebilirsiniz."
O an ettiğim küfürleri adam iyi ki duymadı. Bana gösterdiği kutu bile değil, bildiğin kılıf, her yeri kapalı, üstünde üç tane yuvarlak kıç kadar delik var. Nefes alamaz be hayvan bunun içinde. 
Bir iki ısrar ettim, kesinlikle kabul etmediler. Cebimde on lira bile yok, kafesi mi çalsam lan acaba. Ayyy, kesin hapislerde çürürüm ben, o kadar salağım çünkü. Benim gözler doldu tabi, ağlamak üzereyim, uçaktan birini aradılar ben kötü olunca ikna etmek için. Yanda da diğer yolcular var, herkes gelip arkadan bana destek oluyor, "Ben hep veriyorum, merak etmeyin, çok rahat uçuyorlar, sakın canınızı sıkmayın." diye. Uçaktaki görevli geldi, "Basıncını oksijenini pilot çok iyi ayarlıyor, inanın sizden daha rahat uçacak, lütfen merak etmeyin." falan diyor. Lan kızımı alıyorlar benden bildiğin, Aliye dizisi gibi her şey. Ayy, ben ağlıyorum bildiğin salya sümük, herkes bana arkadan sarılıyor, bilet veren abla bile gelmiş omzuma dokunup destek oluyor. Başımıza toplandı herkes, her kafadan bir ses, Kamuran miyav da miyav zaten, canım inanılmaz sıkkın. 
Daha "Tamam, benim yanımda uçmasın o za..." demeye kalmadan, bıyıklı bi dayı geldi, aldı kafesi, yürüyor beyinsiz. Lan bi dur, bi veda edeyim ya, arkadan bağırıyorum bildiğin "Kızıııımmmm, kızıııımmmmmm!" Adam asla durmuyor, onlar durmadıkça ben Aliye gibi bağırıyorum, "Kamuuuuraaannnn, kızımmm!" Ve gittiler.
Kadın hâlâ destek olmaya çalışıyor, "Yedi kilodan fazla olsaydı zaten seninle uçmayacaktı, n'olur üzülme artık." diye. 
Uçağa da az kalmıştı bunca olaydan sonra, kalktım gittim. Bütün yolculuk aklımda bizim salak var, "N'aptı, orda iyi mi, çok korktu mu, kalp krizi geçirir mi, beni affedecek mi?" Bütün yol bu soruları sordum, kendimce cevapladım, kendimce üzüldüm. Bazen dellendim, bazen fena korktum. Sonunda yol bitti. Ama dakika saymak çok zormuş, kesinlikle geçmiyor. Yanımdaki teyze de bi rahat edemedi zaten, habire kıçını sağa sola kaydırıyor, duramadı yerinde. 
İndim, valizi beklerken kızımı getirdiler. Ben uçakta ayılıp bayılayım, bizim salak geçmiş uyumuş orda, o suratını nerde görsem tanırım çünkü. Yeni uyanmış hanımefendi, yine miyavlıyor. Beni duyunca daha beter tabi, miyavlar coştu.
Şimdi Adana'dayım. Annemin o korkması bitti, şu an Kamuş'la bildiğin aşk yaşıyorlar. Yüzünü gözünü öpüyor sürekli, mama hediye alıyor, sürekli peşinde "Aman pencereye balkona dikkat edelim Tolga." diye tembihliyor beni. İnternetten sürekli kedilerle ilgili bir şeyler okuyor, bana gönderiyor, "Al çabuk bak böyle böyle diyor!" diye. Odama sokmam dediği hayvanla uyumak istiyor şimdi. Kamuran da çok mutlu, o boklu öğrenci evinden şu kocaman tertemiz anne evine geldiği için. Kliması açık, mamaları efsane, üç balkon var lan evde, hangisinde kıçını yaylandıracağını şaşırdı mutluluktan. 
Ben de Adana'yı çok özlemişim, bunu söyleyeceğim aklıma gelmiyordu hiç. Bugün Mersin'e gidiyorum, biraz tatil yapayım, ulan deniz suyuna hasret kaldım be! Kamuş'la da annem evde aşk yaşasınlar. Bu arada bloga bu tatilde baya baya yazacağım. 

30 Haziran 2019

Kardelen

Pendik Marina'da, arkadaşlarımla yemek yerken, bir kız çocuğu geldi. Üstünde şalvarı, ördüğü saçlarına bağladığı eşarbıyla durdu önümde, "Abi, bana yemek alabilir misin? Karnım aç." dedi.
Normalde böyle bi durumda, ben de çoğunuz gibi ya cevap vermiyorum ya da inanmayıp "Hadi hadi canım benim." diyerek gitmesini istiyorum. O kadar çoklar ki çünkü, kaç tanesinin karnı gerçekten aç gerçekten tok bilemiyorsun. Bir de malum, zaten öğrenciyim, ufak tefek lükslerim dışında param kendime bile zor yetiyor. Tam "Hadi ca..." derken, aklıma, radyoloji sınavım için adadığım adak geldi. Sınavdan çıkınca "Eğer geçersem çocuk sevindireceğim." demiştim, geçtiğimi hatırlayınca kıza direkt "Kaç yaşındasın?" diye sordum. "14." diyince de "Gel hadi alalım beraber istediğin yemeği." diyip masadan kalktım.
Kasaya gittik sipariş vermek için. Söyledi istediği şeyi, ikili bir şey aldım ki, evde aç olan varsa ona da götürsün diye. Başladık muhabbet etmeye. Çocukları inanılmaz severim bu arada, hepsiyle iyi anlaşırım hatta. Onlarla iletişim kurarken çok mutlu oluyorum çünkü o kirlenmemiş dünyalarını görmek ve saf düşüncelerini duymak bana çok iyi geliyor. Aşağıya sohbeti aynen yazacağım. Bu yazıyı da buraya, benim hayırsever bir insan olduğumu düşünmeniz için değil, dün benim Kardelen'den etkilendiğim kadar sizin de etkilenmenizi istediğim için yazıyorum.
"N'apıyorsun burda? Annenler nerdeler?"
"Abi biz babamla yaşıyoruz. 6 kardeşiz. Annem son kardeşimi doğururken vefat etti."
"Ciddi misin?"
"Evet, doktor hatası dedi herkes. Ordaki bizi gören herkes 'Gidin şikayetçi olun.' dedi. Biz yapmadık abi. Allahın yarattığını kimse bilerek öldürmek istemez diye düşündük. Bilerek öldürmemişlerdir annemi, dedik."
Burada gözüm dolmaya başladı. Belli etmemeye çalışıyorum.
"Öyledir tabi. Baban nerde şu an peki?"
"Evde abi. Ayağında bir sorun var, evde yatıyor. Ben fazla çalışıyorum o yattığı için. Mendil satıyorum, çiçek satıyorum sevgililer gününde anneler gününde, kalem satıyorum. Bugün çok acıktım diye geldim yanına."
"Kardeşlerinin en büyüğü sen misin peki?"
"Evet. Annem gidince en küçük kardeşimin kırkını bile ben çıkardım abi. Her yemeği yapıyorum, elimden her iş geliyor. Ben büyütüyorum hepsini. Geçen barbunya pilav bile yaptım biliyor musun?"
"Ama zaten hem çok güzel bir kızsın sen, maşallah, hem de çok becerikli duruyorsun biliyor musun?"
"Öyle mi abi? Sen de çok yakışıklısın, uzun da boyluymuşsun vallaha."
"Küçükken çok süt içmişim, ondan. Okuyor musun?"
"Okuyordum da birkaç yıldır okumuyorum. Ama uzman doktor olacam ben. Sen ne okuyorsun?"
"Diş hekimliği. Biliyor musun, dişlerin çok güzel.."
"Sağ ol abi, teşekkür ederim. Belki bir gün aynı hastanede çalışırız, selam veririz birbirimize di mi?"
"Veririz tabi. Senden güzel doktor mu olur yav?"
"Şu masadakiler de pek güzellermiş. Arkadaşların mı?"
"Evet, onlar da diş hekimi olacak. Sınıf arkadaşlarımla geldim buraya."
"Bak şu kırmızılı çok güzel. Diğerinin de gözleri güzel."
"Öyleler tabi."
Yandan bi gülüş attı, hani "Var mı aranızda bir şeyler?" gibisinden.
"Saçmalama canım, kardeşim gibi hepsi. Olmaz öyle şey."
"Abi zaten bak bu devirde ne erkeklere güvenecen ne kızlara. Ben sana diyim, bu devirde namuslu düzgün insan bulmak zor biliyon mu? Hiç oldu mu sevgilin senin? Kaç yaşındasın?"
"22 yaşındayım. Oldu tabi olmaz mı?"
"Niye bitti abi?"
"Birisiyle başka şehire gitti diye bitti. Birisiyle olmadı beni üzdü, birini ben üzdüm, öyle işte. Senin var mı sevgilin?"
"Yok vallaha abi. Ama inşallah polis bir koca bulacam, doktor olup o vurulursa onu tedavi etmek istiyorum. Heheheh!"
Yemeği çıktı, aldık. Oturduk bizimkilerin yanına. Tanıştırdım, bir de o kadar iyi bir laf cambazı ki, efsane muhabbet ediyor bizimle. Şey diyor, "Ben 14 yaşındayım ama her şeyi biliyorum çok şükür!" O kadar tatlı ki.
"Abi kime oy verdiniz siz?"
"Siz kime verdiniz bakim?"
"Babam verdi abi. Hani bi şey oğlu var ya, o adama verdi. Kendisi yürüyemiyor diye eve belediyeden adamlar geldi, taşıdılar babamı, gitti oy verdi geri getirdiler sağ olsunlar. Bi şey oğlu'nun karşısındaki adamı hiç sevemedim ben, gözüm tutmadı. Ona vermediniz di mi?"
"Yok vermedik merak etme."
Bizimkiler de meğer adak adamış. Bunu söylediler, kıza dönüp bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sordum. Küçük kardeşine bez almak istiyormuş. Sohbeti yine aynen yazıyorum:
"Bak bizimkiler de seni çok sevmiş, ihtiyacı olan bir şeyleri alalım dediler. Gel gidelim Migros'a, ne istiyorsan al. Kardeşine bez diyordun, gel onu alalım, olmaz mı?"
"Abi yazık size saçmalama burdan almayalım, siz de okuyorsunuz niye harcayacaksınız ne gerek var? Bim'den alırım ben bir şekilde, hem daha ucuz."
"Olur mu canım? Gel gidip bakalım, en olmadı eve bir şeyler alırsın, olmaz mı?"
"Abi..."
"Olur olur, bak ben seni çok sevdim, onlar da öyle. Bir sürü yemek yapabiliyormuşsun, alalım bir iki bir şey, eve götür kalsın. Hadi gel gidelim."
Kalktık Migros'a gittik. Pirinçten süte peynire kadar her şeyi aldık beraber. O kadar utanıyor ki yanımda, ne sorsam "Abi gerek yok, abi sen daha iyi bilirsin, abi içinden ne geliyorsa ben bir şey demem..." diyor. Bir ara sadece, aldık abur cuburlara getirdik Kardelen'i. Dedi ki, "Abi bunları almasak da kahvaltılık bir şeyler alsak olur mu?" Ya o kadar utandım ki yine salaklığıma. Alışveriş bitti, alacaklarımızı aldık.
"Bak biz bu kadar şey aldık, sen nasıl götüreceksin Kardelen? Yardım edeyim mi sana?"
"Abi şurdan atlıyom minibüse, Kurtköy'de iniyom. Beş dakikada evdeyim, taşırım ben sen ne üzülüyorsun merak etme."
"Nerde yaşıyorsun sen? Evde misiniz?"
"Evet abi. Çadırdaydık önce, sonra çok şükür kiraya geçtik. Ama bazen ödeyemiyoruz elektriği suyu. Neyse ki suya indirim oldu da biraz rahatladık."
Kasaya geçtik, bölüşerek ödedik. Sonra Kardelen'le vedalaştık.
Herkes çöktü, ne diyeceğimizi bilemiyoruz. Hayat çok adaletsiz, çok şerefsiz. Dert yarıştırmak değil niyetim ama şu 14 yaşında kızın yaşadığının yarısını yaşasaydım sanırım devam edemezdim yola. O kadar saçma şeylere üzüldüğümü anladım ki o anda, yer yarılsa da içine girsem dedim. 14 yaşında, hem abi hem anne hem abla hem baba bir kız, 7 kişiye kocaman bir ders verdi. Keşke para kazanıyor olsaydım da onu okutabilseydim. İnşallah çok çok güzel bir hayatı olur, bunu o kadar içten diledim ki. Her şeyin en güzelini hak eden biri o çünkü. Bütün diledikleri; yaşadıkları, yaptıkları ve fedakalarlıklarıyla orantılı bir şekilde gerçekleşir umarım. Onu hiç unutmayacağım.

NOT: Pride kutlu olsun. Bin kere söyledim, yine ve yine söylüyorum. Aşkın cinsiyeti ol-maz. Hadi öptüm.



16 Haziran 2019

Senin de günün kutlu olsun

Annemin, sinir krizleri geçirip ortalığı ayağa kaldırdığım zaman bana söylediği tek bi şey vardı. "İnsanları olduğu gibi kabul et. Yoksa böyle sinir hastası olursun." Bunu hayatıma giren/hayatımda olan çoğu insan için uygulamaya çalıştım, çoğunda başardım. Ama tam 20 yıl, sadece babamda becerememiştim! Kafamda kurduğum, hayal ettiğim figüre o kadar uzaktı ki. Bi yerden sonra kendimi sorgulamaya başlamıştım.
Küçükken zaten pek ortalıkta yoktu, çok hatırlamıyorum. Büyüdükçe beraber geçirmek zorunda olduğumuz zaman arttı, kavgalar başladı. Kavga dediğim, gerçekten kavga. Böyle büyük sözler söylenenlerden hani. İkimiz de birbirimizi alttan almıyoruz. O hayal ettiği çocuğu yapamadığı için kızgın, ben de hayal ettiğim figür karşımda olmadığı için delirmiş vaziyetteyim! Sesler yüksek, annem off'luyor, her tarafa ses gidiyor, camlar açık! 
O benim üşengeçliğimden rahatsız, ben onun her şeye karışmasına kılım. O benim insanları/olayları takmamama sinirli, ben onun karşısındakini doğru dürüst dinlememesine kızgınım. Birbirimizin eksiklerini bulup onlara sinirlenmekle geçiyor günlerimiz, sinirlenecek bir şey kalmayınca da kavga edecek bir şeyi mutlaka buluyorduk. 
Sorsan, A ve Z kadar farklıyız ama bir o kadar da aynıyız. Sürekli bir aradayken en büyük korkum babama benziyor olmamdı, olamazdım, benzeyemezdim! Ama büyüdükçe insan bazı şeyleri kabul ediyor, kişiliğimin çoğunu babamdan almışım sanırım. Bunu en çok, İstanbul'da evde yalnızken, bir şeyleri düşünürken fark ediyorum. 
Babam dünyanın en iyi babası değil ama sanırım en şahsına münhasır babalarından biri. 
O kadar sabittir ki fikirleri, yedi cihan bi araya gelsin, o fikir değişmez. Değiştiğini söylese bile ertesi gün yine kendi fikrini savunur, tamamen yedi cihanın susması için "Tamam." demiştir! Kafa dinlesin diye! 
51 yaşında ama senden benden daha enerjiktir, enerjik olmayan herkese de acayip kıldır! En büyük kavgalarımızı beni öğle uykularımdan uyandırdığı için etmişizdir mesela. Ya da spor yapmadığım için, spor salonuna yazılıp gitmediğim için. 
Mesela bir şey anlatırsın, ilk üç dakika dinler. Dinler, yorum yapar, suratına bakar, gerçekten dinlendiğini hissedersin. Ama üç dakikanın sonunda sana "Ya onu bunu boş ver de sen n'aaptın o işi?" der, hönk diye kalırsın! Eğer ilgisini çekemediysen, o süre üç dakikadan daha azdır, geçmiş olsun. 
Yalnızlığı, inzivaya çekilmeyi o kadar sever ki, eğer keyfi gelmemiş ve sen onu yalnız bırakmıyorsan, buram buram hissedersin "Keşke evden bi çıksan da dolaşsan." bakışını. Maalesef bu özelliğimi de ondan almışım. Günlerce yalnız oturabilirim, kendi kendime eğlenebilirim. 
Canı istemiyor mu, o telefonu açmaz. Bakar ekrana, kim olduğu hiç önemli değil, ya ekranı ters çevirir, ya da telefonu uzak bir köşeye şarja takar. Büyük oyuncudur, saatler sonra döner, hemen bahane listesinden bi tanesini seçip niye açmadığını anlatır. Offf, bu özelliğim de babamdan! O an canım ağzımı yormak istemiyorsa açmıyorum çoğu telefonu. Off baba ya!
Biraz bencildir ama başkaları için kendisini yormayı da sever. Bu dengesizliğimi de sanırım ondan aldım. Acayip çalışkandır, elinden de her iş gelir bu arada. Yani bütün kötü özelliklerini alırken keşke şunlardan da bi parça alabilseymişim. 
O da buram buram son dakika golcüsüdür! Bir düğün vardır mesela, tabloyu betimleyeyim: Ben ve babam hâlâ banyoda saç sakalla uğraşıyoruz, annemse makyajı ve saçı hazır, elbisesiyle bizi salonda bekliyor! Babam yine son dakika hazırlanır ama her yere bi şekilde yetişir, ben yetişemiyorum, onun kadar hızlı değilim sanırım.
İki sene önce annemle boşandıktan sonra babamla bir ara küs kaldık. Herkese "Bi sıkıntım yok, keyfimiz yerinde, babam da eminim şu an gayet mutludur." desem de, içim hep bi buruktu. Hem bana bu kadar benzeyen bir insanla o günlerde o kadar uzak olduğum için, hem de sanırım baba yokluğunu hissedebildiğim için. Tam bir yıl geçti, bi gün iş yerine gittim, arkasından dokundum, sarılıverdik. Herkese beni "Hani hep bahsediyordum ya oğlum, diş hekimliği okuyor işte kerata." diye tanıştırınca kendimden öyle utandım ki, o an yer yarılsa da içinde kalsam dedim.
Baba ya! Off, yazarken bile kötü oldum. Şu "Babalar sevgilerini göstermiyor." cümlesi sanırım doğru. Bunu en çok, ben bir şeyleri başardığımda gözlerinden anlıyorum artık. Kavga ederken "Senden bi şey olacak mı lan!" diye bağırmaların, ben başarılı olduğumda "Ulan bunu da mı başardın afferin eşşoleşşek!" cümlesine dönüştüğünde özellikle. Ya da herkese beni anlattığını anladığımda. 
Boşandıktan sonra onun değiştiğini görmek de çok efsaneydi benim için. En büyük mutluluğu evde internetten at yarışı tekrarları izlemek olan bir adamken, şu an haftanın günlerini bölmüş, programı var! Pazartesi kebap günü, salı sinema, çarşamba rakıya gidiliyor, perşembe spor salonunda! Bi sürü mekan keşfetmiş, arayıp arayıp anlatıyor. Fotoğraf çekilmeye başlamış, selfieleri de var, buram buram "Kardeşim beni bi çeker misin?" kokan fotoğrafları da. Bazılarını bana gönderiyor hatta. 
Onun hayal ettiği gibi bir çocuk olamadığımı kabul ettiğimde 16 yaşındaydım. O sanırım daha atik, spora düşkün, daha az konuşup daha çok iş yapan, daha eril bi çocuk hayal etmişti. Tabi karşısına öğle uykusunu 'güzellik uykum' diye tanımlayan, ders çalışıp başardığı için yazın kıçını kaldırmayan, sporla tek alakası Türkiye maçları ve havuzda balıklama atlamak olan, çok konuşan ve hiç susmayan, kadın haklarını kadınlardan daha çok savunan biri gelince sanırım afalladı. "Diş hekimi olucam!" dedim, adam tam seviniyor gibi oldu, "Ben Radyo Tv de yazıyorum yandan, haberin olsun, uğraşamam dişle mişle yıllarca." dedim, şoklara girdi. İlk sınav senemde "Ben gidiyorum Ankara'ya, haberin olsun." dedim, adam Ankaralarda bana burs ayarlamaya çalıştı, tercihlerimi sildiğimi adama söylemek bir hafta sonra aklıma geldi. 
Ben de onun hayal ettiğim gibi bir baba olmadığını, ama en azından bir 'baba' olduğunu iki sene önce kabul edebildim. İyi ki etmişim. 
Hani o annemin "Olduğu gibi kabul etmezsen mutlu olamazsın." lafı var ya, gerçekten doğru. Onu, doğrusuyla, yanlışıyla, bencilliğiyle, sevgisiyle, dengesizliğiyle, ilgisiyle, kısacası her şeyiyle kabul ettim. Onu değiştirmeye çalışmak, savaşmak, laf anlatmak yerine, genelde dinliyorum, kafa sallıyorum, onaylamadığım şeylerini kavga ederek değil de sakin sakin söylüyorum. Zaten çoğunda konu çoktan değişmiş oluyor, ben yine boşa anlatmış oluyorum. Olsun.
İkimiz de, birbirimizin hayal ettiği insanlar olamadık, biliyorum ama sanırım ikimiz de bunca yıl için, o verdiğimiz bir yıl ara için birbirimize kızgın ya da kırgın değiliz. Bazı şeyleri unutmak, gömmek en iyisi, en az yıpratanı.
Senin de günün kutlu olsun baba, hatta bu zamana kadar kutlamadığım bütün babalar günlerin de. Sana bu kadar benzemekten çok korkuyordum, sanırım sana kızarken, sana benzediğim için bir yandan da kendime kızıyordum, bilmiyorum. Ama umarım, senin yaşına geldiğimde senin kadar yakışıklı bir adam olurum. İyi ki varsın.
Seni olduğun gibi sevebilmeyi yıllar sonra başarabilmiş oğlun Tolga.



23 Nisan 2019

Gülün bile kurumadı, dur nereye?

Evime yakın bir alışveriş merkezinin balkon katında kahve içerken, telefonum çaldı, açtım. Telefondaki ses "Hemen eve gelmen lazım, çok acil." diyor.
Hayatım boyunca hep böyle anlarda nasıl davranacağımı düşünürdüm, bir gün o telefon çalıp korkunç bir haberi vereceğinde ne yapacağımı. İnsan önce inanamıyor, bildiğin kal geliyor, sonra açılıp seni arayan insanı tekrar arıyormuşsun, olayı tamamen öğrenebilmek için. O ses, "Kedin pencereden atladı, aşağı düştü." dedi.
Aklıma gelen ilk şey, onun da beni terk etmesi oldu. O da hepsi gibi gitti. Sevmedi, gitti; anlaşamadı, gitti; beğenemedi, gitti; bilmiyorum. Ama gitti. O da terk etti.
Psikolojik bir rahatsızlık muhtemelen biliyorum ama aklıma hep en kötüsü geldi. Önce öldüğü, sonra bacaklarından birinin kırıldığı, sonra bahçeden de kaçıp beni tamamen terk ettiği. Yine kendimi suçlamaya başladım. O pencereyi niye açık bıraktım, evi havalandırmaya ne gerek vardı, Allah benim belamı versin! Acaba mutsuz muydu, iyi mi bakamıyordum? Keşke o gün veterinere götürmeseydim, çok korktu... diye diye kendi kendimi yedim bitirdim, gözlerim doldu.
Sonradan aklıma telefonu suratına kapattığım arkadaşımı aramak geldi. Meğer bizimki pencereden düşmüş, korkup bahçeden apartman önüne atlamış, apartmanın önündeki bir arabanın altına girip içine saklanmış. Kimse çıkaramıyormuş.
Yine aklıma en en kötüsü geldi. Araba sahibi altta kedi olduğuna inanmayıp arabayı çalıştıracak, kızıma bir şey olacak. Ya da ben gelene kadar oradan kaçıp bir daha gelmeyecek. Beni neden sevmedi, neden gitmek istedi? Arabanın altına bir yeri sıkıştı, zaten bacağına bir şey olmuştu, kesinlikle çıkamayacak. Çok korktu, çok... diye devam ettim.
Metrodan eve bir koşuşum var, nefes nefese kaldım. Ayakkabıyı da yeni almışım, arkadan vuruyor, canım inanılmaz yanıyor. Apartmanın önüne vardım.
Üç tane teyze aşağıda, beş tanesi camdan bakıyor. Onlarca küçük çocuk toplanmış arabanın önüne, bizimkiler ellerinde mama kabı ve süpürge, "Kamuraan!" diye bağırıyorlar. Kamuran'ın pas verdiği yok, sadece kuyruğunun birazı görünüyor. Arabanın altındaki bölmelerden birine girmiş.
Saat akşam altı, arkadaşım litre litre içmiş, Allahın manyağı, sarhoş haliyle arabanın altına girmeye çalışıyor. Küçük kızları alkışlıyor, kızlar bana tavsiye veriyor, diğerleri top oynuyor. Teyzeler bir şey diyor, kulağımda sadece uğultu var.
Eğildim arabanın altına, "Kızım?" dedim. Bizimki atladı, indi. Ağlamış, gözleri yaşlı. Sesin nerden geldiğini anlamaya çalışıyor, şükür benim olduğumu anladı. O anda, kızlardan biri topu yere vurdu, Kamuran korkup tekrar o bölmeye girdi.
Kızları sakince uyardım. Bu konularda nasıl soğukkanlı kalabiliyorum, yemin ederim bilmiyorum. Arabanın diğer tarafı duvarın dibinde, bizimki orada bir bölmede duruyor. Duvardan atladım, kenara geldim. "Kızım?" diye seslenmeye başladım. Yine atladı, bu sefer kafasını çıkarmayı akıl edebildi, beni gördü. Zaten yüzünü görür görmez ensesinden bir tutuşum var, hayvanın nevri döndü.
Sokakta olduğumuzu unutup bildiğin bağırmaya başladım. Anlıyor mu, anlamıyor mu; her şey yolunda mı, kesinlikle bilmiyorum ama nasıl bağırıyorum. Küçük kızlar şok olmuş beni izliyorlar, Kamuran önce sessiz kaldı, sonra çıldırdı.
Sinirimi nasıl hissettiyse, gıcık aldı benden, o da bana sinirlendi. Şey der gibiydi, "Ben bir yere gitmedim, yanlışlıkla düştüm, sen gelince çıktım işte ne kızıyorsun!" Ama ben "Sen gittin sandım!" dedikçe o daha çok sinirlendi, kolumda hırçınlaştı. Apar topar eve çıktık.
Yürüyüşü normal, bir yeri kanamıyor, ağzı yüzü sağlam, düşerken bir şey olmamış. Sanki onca badireyi yaşamamış gibi koltuğun üzerine çıktı, iki seksen uzandı. Ben de diğer koltuğa geçtim, uzanmayı bırak, kıçımın üstüne oturamıyorum. Bundan sonrasını düşünüyorum, düşündükçe kafayı yiyorum.
İki saat geçti, ne ben ona pas verdim ne o bana pas verdi. Aramızda soğuk bir savaş var. İlk adımı ben atayım dedim, seslendim. Kafasını kaldırıp baktı, sonra da aynı yöne tekrar çevirdi, "Hıh!" der gibi. Kalktım, yanına gittim. Yanımdan kalkıp diğer koltuğa geçti. Bildiğin bana küs! Diğer koltuğa geçtim, bu sefer de ötekine geçti "Sinirim geçene kadar beni rahat bırak!" der gibi.
Bu sefer de içimi "Beni bir daha asla sevmeyecek." korkusu sardı. Bana hep küs kalacak, eskisi gibi benimle uyumayacak. Ben ağlarken dizime yatıp beni yalamayacak. Uyurken göbeğimde uzanmayacak. Ben gidince yorganımda kokum var diye üstünde oturmayacak. Öyle geldi.
Gece, saat 12 gibi. Sanırım her şey yoluna girdi, uyandı. "Gel hadi yanıma kızım." dedim, geldi, atladı, göbeğimde uyumaya devam etti. Barıştık. Bi üç saat, hareket etmedim rahatı bozulmasın diye. Sonra da uyanıp ayak ucuma geçti. Şu an her şey eskisi gibi, geçmiş karşımda uyuyor.
Ama aralar ben zaten kötüyüm, kötü bir dönemdeyim. En küçük olumsuzlukta gözlerim doluyor, kendimi iyi hissetmeyi bırak, kendimi hissetmiyorum. Birkaç haftadır böyle, kendimle çok fazla baş başa kaldım, öz eleştirinin dozunu biraz kaçırdım sanırım. Bu olay da tuzu biberi oldu, kendimi nasıl sıktıysam uyurken, başım ağrı kesicilere rağmen inanılmaz ağrıyor.
Bundan birkaç gün önce arkadaşıma "Birini sevmek, bir şeyi sevmek... İşini sevmek, ne bileyim evini, yurdunu, etrafını sevmek. Okumayı, yazmayı sevmek. Çok güzel değil mi, seviyorsun işte. Bildiğin seviyorsun." dedikten birkaç saat sonra, içkileri aldığım tekel'in verdiği siyah poşetin içine ağlaya ağlaya istifra ediyordum.
Şunu fark ettim mesela, işin sevgi boyutunda ben çırılçıplak kalıyorum. Kamuran'da olduğu gibi, ilişkilerimde de öyle. Konu gerçek sevgiyse, taktiği, süründürmeyi, kaçmayı, arada uzaklaşıp arada yaklaşmayı, kafa bulandırmayı tamamen unutuyorum. Karşı taraf kendini öyle vazgeçilmez hissetmiş oluyor ki, ben yetersiz kalıyorum bir süre sonra.
Çünkü ben sevginin içinde bunların olduğuna inanmıyorum. Seviyorsan seviyorsundur işte, bitti. Gurur, kibir, taktik, ego, plan, oyun; hepsi bir anda gidiyor. Ama işin aslı sadece benim için öyleymiş, bunların bir yere gittiği yokmuş.
Kesinlikle ego için söylemiyorum ama alnımın teriyle iyi bir puan alıp Adana'dan kilometrelerce uzağa başarılı olmak ve hayalleri için gelmiş, biri Diş Hekimliği olan iki bölüm birden okuyan, seneye üçüncüye başlayacak olan bir insanım. Yaşıma göre bakış açımı da bir şekilde geliştirmişim, uğraşmadığım şey kalmamış, yıllardır siz varsınız, kendimi ifade edebildiğim yerler var; ben ne diye kendimi yetersiz hissediyorum? Bakış açısı ve davranışıyla yetersizliğini açık açık belli eden varken üstelik. Ya da ben neden kendimi suçluyorum? Kendini hırpalayan, açık açık haklı olan tarafken özür dileyen oluyorum?
O "Tolga alttan alır. Tolga zaten seviyordur, kin tutamaz. Tolga'ya iki şey uydururuz, her şey düzelir." günleri bitti. Bunu buraya unutmamak için yazıyorum. Kafamda oturtamadığım, canımı sıkan, bana uymayan, beni üzecek, kıracak tek olayda ben artık vınnn! Karşı tarafın tek ofsaytında bana paydos! Çünkü ben çok yoruldum, artık kaldıramıyorum, kaldırmak istemiyorum. İnsanlara, insanlar gibi davranmak belki bana da iyi gelir. İnanıyorum. İnanırsam olur bence.


11 Şubat 2019

"Ailem lezbiyen olduğumu öğrendikten sonra 3 ay kütüphanede yaşadım."

Röportaj yapmaya devam ediyorum, bu işi çok sevdim. Önceki röportaj için gelen yorumlar, mailler, tahminler çok efsaneydi. Herkes sanırım en başta bi rahatsız olmuş, sonradan "Böyle insanlar da var." diye düşünmüş. 
Bugünkü röportaj için önden birkaç şey söylemek istiyorum. 
İnsanları cinsel yönelimlerine göre ayırmak, ötekileştirmek, gördüğüm en büyük yobazlık, çirkinlik. Kafanızda yarattığınız feminenliğe uymayan kadın gördüğünüz zaman "Bu kız kesin kadınlarla sevişiyordur, baksana erkek gibi!" demeniz, kafanızda yarattığınız o maskulen tavrı göstermeyen erkekler için de "Feminen lan bu, karı gibi, erkek götürüyordur bu, aman kolla oranı İbo!" ya da "Top, nonoş, Allahın geyi, bu bana da yürür şimdi!" gibi şeyler söylemeniz, hayatımda gördüğüm en iğrenç, en leş tavır. Kimsenin ötekileşmeyi tercih etmeyeceğini, diğer insanların "O benden farklı, hadi parmakla gösterelim." demesini kendiliğinden istemeyeceğini, böyle iğrenç cümleleri duymayı hak etmediğini bileceksiniz. İnsanlar üzerinde travma yaratmaya hakkınız yok, olamaz ve olmayacak. 
Tekrar söylüyorum, Türkiye gibi bir ülkede, kimse 'öteki' olmayı kendisi tercih etmez. Kimse insanların o korkunç bakışları eşliğinde parmakla gösterilmeyi istemez. Daha küçüklükten sırf farklı davrandıkları için kırılmayı, üzerine gelinmesini hak etmez. Böyle doğmaları, sizin kelimenizle onların 'suç'u değil, ki ortada bir suç yok. 
Bir şeye daha değineyim. Hetero olduğun için, bütün eşcinsellerin ilgi odağı sen değilsin. Sana yürümüyorlar, senin için ölmüyorlar. Az sonra üzerine atlamayacaklar. Aynı ortama girdikten sonra başına bir iş getirmeyecek. Ne olur bu kadar narsist olmayın, bu kadar sevmeyin kendinizi.
Her zaman söyledim, yine söylüyorum, bana göre de aşkın cinsiyeti yok. Hadi ne düşünürsen düşün şimdi hakkımda, istediğini söyle. 

Röportaj, efsane duruşu olan çok çok güzel biriyle. Bir arkadaş vasıtasıyla tanıştık ve konuştuk, her şeyi anlattı. Konuştukça konuşasım geldi, 'dolu' insanlarla bir araya gelmek çok güzel. Okudukça tanımanı istiyorum yine, o yüzden bir şey söylemeyeceğim. 

"EN ÇOK HIRPALAYANI DA BİR ANDA BÜTÜN AİLENİ KAYBETMİŞSİN HİSSİ."

"Keşke böyle doğmasaydım." dedin mi hiç?
Hayır. Bu durumla bir sıkıntım yok. Bu durumla sıkıntısı olan toplumun kendisi. Onlar bir sıkıntı yaratmadıkça halimden memnunum. Seviyorum, hem kadın olmayı hem kadınları.
Toplum nasıl bir sıkıntı yaratıyor ki?
Ben ailesel sıkıntılar yaşadım. Aslında yaşadığım çevrede, arkadaş ortamımda bir problem yaratmadı. Zaten böyle bir şeyi sorun olarak görecek kafa yapısındaki insanlarla paylaşacak bir şey bulamadığımdan arkadaş da olamıyorum.
'Ailesel sıkıntılar' derken? Öğrendiklerinde tepkileri ne oldu?
Her ne kadar beni onlar yetiştirmiş olsa da farklılıklarımız var ve genel Türk ataerkil aile yapısına uzak bir yapıda değiller. Bu durumu reddedişleri inanç eksenli olsaydı çok daha anlaşılabilir olurdu benim için ama onlar daha çok "Elalem ne der?" kafasında baktılar. Aslında elalem falan da yok ortada, kapı komşumuza "Merhaba, ben lezbiyenim bu arada!" demiyorum. Uluorta yaşadığım da yok, çekirdek aile içinde kalabilecek bir detay. Detay diyorum, çünkü bu beni ben yapan şey değil, benim bir parçam sadece.
Sonra?
Parasız da kaldım, evsiz de. Kütüphanede ve arabada yaşadığım 3 aylık bir dönem var, duşumu spor salonunda alıp tek öğün yemekle gün geçirdiğim. 
Gerçekten mi? Ne diyeyim, bilemedim...
Evet. Çünkü ellerindeki tek yaptırım maddi olanakları yok etmek. Psikolojik ve fiziksel şiddet de oldu yer yer. Ama en çok hırpalayanı bir anda bütün bir aileni kaybetmişsin hissi.
Aranız düzeldi mi peki, nasılsınız şimdi?
Tam olarak değil. Eskisi gibi olabileceğimizi sanmıyorum. Yalnızca maddi anlamda mezun olana kadar destekleyecekleri konusunda anlaştık. Ama güvenemediğim için iş buldum ve yaşam standardımı aşağı çekerek ekonomi yapmaya çalışıyorum. Eski lükslerim yok.

"AŞIK OLDUĞUM KADIN HETEROYDU."

Ne zaman "Ben buyum!" dedin peki?
Kendimi keşfedişim aşk üzerinden oldu, kendime itirafım hatta. Çocukken kendimi bağımsız bir birey olarak algılamaya başladığımdan beri bir farklılık olduğunu idrak edebiliyordum. Kadınları beğeniyordum, ben de bir kız çocuğuydum ve etraftaki çiftler kadın erkek olduğu için bu bende bi tuhaflık varmış hissi yaratıyordu. Ama kabul edişim üniversitede bir kadına aşık olmamla oldu. 
Aşık oldun, sonra ne oldu? Karşılık aldın mı?
Özgüvenli biriyim, birine bir hissim varsa karşılık alıp almama hesabına girmem, hissettiğimi direkt söylerim. Ona da açıldım ama hüsrandı, kız heteroydu.
Yapma be...
Söylediğimde çok şaşırdığını hatırlıyorum ve bir şey demeden uzaklaşmıştı. Ama tuhaftı. Birtakım olaylar ve durumlar bana ya kendine itiraf edememiş bi biseksüel ya da ilgi açı biri olduğunu düşündürüyor hâlâ. 
Ne gibi olaylar?
Ben reddedildikten sonra onu görmezden gelmeye başladım, bu tutumumdan sonra da onun ilgi çekme çabaları başladı. Yanımda onun daha önce görmediği bir kadın arkadaşım varsa illa ki "Ben burdayımmm!" davranışı sergiliyordu mesela. O yüzden asla anlam veremedim.

"ERKEKLERİN İKİ KADININ CİNSELLİĞİNİ ÇEKİCİ BULMASININ NEDENİ 'ARADA ÜÇÜNCÜ OLUR MUYUM?' KAFASI."

Bunu önceki röportajda da sormuştum, sana da sorayım. İki kadının cinselliği topluma göre neden daha çekici sence? İki erkeğin öpüşmesi diyince neden olay çıkıyor da hetero pornolar kadınların öpüşmesiyle başlıyor?
Erkeklerin cinsel anlamda çekici bulması "Acaba arada üçüncü olur muyum?" kafası tamamen. Bunun sebebi de erkeklerin dölllenme güdüsü bence. Tohumlarımı her bi yana saçayım da soyum yürüsün. Ha genel manada, toplumsal çerçevede de iki kadının ilişkisinde penis yok ve saklamak isterseniz en yakın kız arkadaşınız imajını çizip her türlü samimiyeti toplum içinde kurmanız mümkün. İki kadın yolda kol kola girse, el ele yürüse tuhaf karşılanmaz ama erkeklerin birbiriyle ilişkilerinde fiziksel olarak arada bi mesafe vardır.
İki kadının yaşadığı ilişki nasıl oluyor peki? Kıskançlık krizleri mesela... En büyük kavgalar neden?
Karşınızdakine göre değişiyor, her ilişkide ben de aynı insan olmuyorum nihayetinde. İlk ilişkimde güven problemi yaşamadım ama ikincisinde en büyük problem güvendi. Lezbiyenseniz, karşınızdakinin biseksüel olması ürkütücü olabiliyor, risk çarpı 2 oluyor çünkü. Ancak bu aldatma durumlarının karakter bazlı olduğunu düşünüyorum, sorun yönelimde değil, karakterde.
Hiç aldattın mı?
Evet.
Aldatıldın mı?
Evet.
Aldatıldığın için mi aldattın?
Evet. Bu davranışı çok erdemsiz buluyorum, şimdi olsa farklı davranırdım, kendimden ödün vermez, yapmayı kendime yakıştırmadığım şeyi yapmazdım.

"LGBT DE KENDİ İÇİNDE ÖTEKİLEŞTİRME YAPIYOR."

İlişki ümidi verip birkaç gecede bitirdiğin ilişkiler oldu mu? Çok tatlı kızsın, ne canlar yakmışsındır.
İnsanların duygularıyla oynamak çok gereksiz, eğer ilişki yaşayabileceğim bir tip değilse diyalogumu sürdürmüyorum bile.
Çoğu insanın düşüncesi "Maskulen kadın lezbiyendir." Öyle midir sence?
Yani yüzde yüz çalışan bir düşünce değil. Aşırı feminen lezbiyenler de var, sadece bu algı yüzünden lezbiyen oldukları düşüncesine ihtimal verilmiyor. Maskulen olup hetero olan da çok. Tam anlamıyla bir genelleme yapamam ama biseksüel kadınların daha feminen olduklarını düşünüyorum.
Güzel bulduğun Türk ünlüleri de merak ediyorum.
Güzellikten çok hal tavır ilgimi çekiyor artık. Spesifik bi güzellik anlayışım var, herkes beğenmeyebilir. Türkü Turan mesela, çekik gözler, beyaz ten... Tuba Büyüküstün çok güzeldir ama soğuk bi duruşu var. Lisedeyken Deniz Çakır favorimdi mesela ama artık değil. Sıcakkanlı insanlar daha çok ilgimi çekiyor sanırım, onlar genel olarak şans verilmeyi hak ediyor.
LGBT hakkında ne düşünüyorsun? Son yıllarda neler değişti sence? Seni rahatsız eden bir şeyler var mı?
LGBT bireylerin sık partner değiştirmesi ve tek gecelik ilişkilerin yaygın olması. Bunun dışında, LGBT de kendi içinde ötekileştirme yapıyor. Ve kişiler kendini tanımlarken eşcinselliğin bi parçası olarak tanımlıyor ama öyle değil, ben benim, eşcinselliğim de beni ben yapan pek çok şeyden biri. Gettolaşma olayı da var, belki toplum buna itiyor. Bir de, küçük bir grup içinde son derece iç içe geçmiş ilişkiler. Sizin eskiniz, onun yenisi oluyor. Bu yüzden ortamla pek ilişiğim yok, hatta arkadaş grubumdaki tek eşcinsel benim.