30 Mart 2020

İstanbul bugün yorgun, üzgün ve yaşlanmış, biraz kilo almış...

Taşındık. Dünyanın en garip taşıma şirketlerinden biriyle hem de. Adamlarla öğlen 2'de gelmeleri için anlaşmışız. Daha evin bi kısmı duruyordu, oraları da toparlayıp bekleyecektik. Sabahın köründe telefonum çaldı, daha beynimin bi lobu uyuyordu o derece sabah. Açtım, "Kimsiniz?" dedim, "Abi aşağıdayız biz bekliyoruz taşınmak için." dedi. Bi doğruldum, "Biz öğlen 2'ye anlaştık, neden şimdi geldiniz?" diye sordum. Nefes alışı, verişi, bekleyişi. Salak adama bak, sanki ben dedim beni yanlış anlayın da erken gelin diye. 2'de bekliyorum, diyip telefonu kapattım.
Ondan sonra aldı mı beni bi korku. "Ya adam gelmezse, ya bana sinir olduysa. Ayyy depremde başımıza yıkılacak apartmandayız, ya deprem olursa. Sesinde bi sinir mi vardı, başka yeri mi arasam?" derken beklemekten başka çarem olmadığını anladım. "Bari sabahın körü, gideyim de elektriği suyu üzerime alayım." diyip çıktım evden.
Aklıma ilk evim geldi İstanbul'daki. Metro kullanmayı akıl edemiyorum, daha doğrusu binersem kesin kaybolurum diye evin oraya gelen tek otobüsle istediğim yerlere gitmeye çalışıyordum. Evden Kadıköy için 51 durak gidiyordu otobüs, ben içinde tın tın tın saatlerce. Yeni taşınmışım, o zaman da bu Tolga Tilbe olduğum insan var, beni yeni reddetmiş. Her bulduğum köşede ağlayarak Yıldız Tilbe, Nazan Öncel, Göksel dinliyorum. Başıma gelen her naneyi o olmadığı için olmuş gibi kabul ediyorum. Vaaay be, bi zamanlar ne sevmişim. Neyse, ilk evim ve hiçbir şey bilmiyorum diye bi esnafa sordum elektriği nerede halledebileceğimi, "Şu minibüse bin, in, şuna tekrar bin, minibüsün başı yeşil." gibi bi şeyler söyledi. Herhalde adamın bi bildiği vardır, diyip atladım dediği ilk şeye. Git Allah git, bi türlü indirmiyor şoför beni biner binmez söylediğim halde. Minibüs bayaaaa boşaldıktan sonra, "Beni unuttunuzzzz." diye bağırdım, şaaak diye durdu, "He ya kardeş kusura bakma, in, geç karşıya, şurdan şuna bin." dedi. İndim, geçtim karşıya, dediği minibüse bindim. Yine git Allah gittt, kulaklığı da takmışım "Senin de yüreğin yansın başka ellerde..." dinliyorum. Baktım şarkı listem bitmek üzere, ben hâlâ gidiyorum, "Abi, ben nerede inecektim?" dedim. Hoooop bi fren, "İn, geç karşıya, Selami Abinin selamı var de, bin minibüse, o indirir seni." dedi, indirdi beni. Hikayedeki bütün mantıksızlıklarımın farkındayım, bilmediğin şehirde kulaklık takıp aşk acısı çekmek yerine şoförle sürekli muhatap olup işinin halletmeye çalışmak daha doğru, bunu da biliyorum. Neyse, geçtim karşıya, Selami Abinin selamını ilettim, bastık gidiyoruz. Kulaklığımı taktım, başka bi acılı şarkı, hey yavrum heyyy. Kafamı kaldırdığımda minibüsteki tek insan bendim, adama "Nerdeyiz?" dediğimde bi kızdı bana, "Niye hatırlatmıyorsun kendini? İn burda, gelen herhangi birine bin artık yapacak bi şey yok." dedi. Bi indim, kafamın üstünde "TUZLA'YA HOŞ GELDİNİZ." yazıyor. Başladım ağlamaya, zaten biriktirmişim, sırtımı tabelaya dayayıp saatlerce ağladım. Hep içimden "O olsaydı beni götürürdü ühüüü, o yok diye kayboluyorummm." dedim. En sonunda bilen biriyle bu işi halledip eve dönmüştüm, 9 minibüs değiştirdiğim için o gün yemek yiyeceğim parayı bile bitirmiştim.
Aradan geçen dört yıl, değişen, 20 kiloya yakın alan ben. Şu "Zaman her şeyin ilacı." cümlesini hiç sevmiyorum. Sanki o ânı kurtarmak için, yanındakilerin diyecek bi şey bulamadığında söyledikleri bi cümle, yaralı avuntusu gibi. Ancak zaman geçip bir şeyler değişince bu cümleyi anlayabiliyorsun. Doğruluğu, o ânı kurtarmak için söylenmişliğiyle sürekli savaşıyor.
Neyse, elektriği hiç sıra beklemeden hallettim. Meğer bizim evin yakınında varmış Enerjisa, çok hızlı bi şekilde oldu. Su, Kartal'daymış, bastım oraya gittim. Bu idare işleri bi garip işliyor, müşteriler yapıyor her şeyi. Fotokopi çekilecek mesela, işleri halleden kadın kesinlikle kendisini yormuyor, bizzat bana verdi kağıtları, fotokopi odasına ben gittim. Bi adam var mesela, sadece girişte oturup insanlara niye geldiklerini soruyor. Ve muhtemelen bunun için maaş alıyor. Karşı tabelada hangi işlem için kaçıncı kata gitmek gerektiği zaten yazıyor bu arada. Suyu da halledip doğal gaza koştum. İşler nasıl tıkır tıkır gidiyor, ben de şaşkınım. Doğal gaz için tam olarak böbreğimi satsam kazanacağım parayı bıraktıktan sonra eve döndüm, eşyaları son bi gözden geçirdim. Adamlar geldi. Kamuran'ın çığlık çığlığa kaldığını söylememe gerek yok sanırım, apartman ayağa kalktı. Birinci kattaki BBG Teyze çıktı hemen, "Canım gidiyormuşsunuz. Aidatı alayım." dedi. İlla kıçımıza bi şey sokup gidecek, ödedik hemen. Şan hocası karşı komşu şok oldu, gittim kadını doldurdum "Bi fotoğraflara bakın isterseniz, hasar miktarını gördüğümüz için çıktık." falan dedim, kadın en son baktığımda yöneticiyle konuşmaya inmişti.
Yeni eve geldik, dakika bir gol bir, yönetici geldi. "Aidatı alayım, sonra unutursunuz belki." dedi. Valla bi sinirlendim artık, adamı az kalsın dövecektim. Yani Allah aşkına, bi kap yemek verecekleri yerde gelip para istiyorlar, bi durun lan, bi nefes alalım. Adamlar başladılar eşyaları yukarı taşımaya. Ruhsal sıkıntılı ev arkadaşım telefonu çaldığı için kamyonun başında durmak yerine telefonla konuşmaya minibüs yoluna inmiş. Ben de yukarıda adamlara eşyaların yerini gösteriyorum. Bi indik kamyona, kimse yok. Adamlar kıçıyla güldü bize, "Abi bari başında bekleyin biriniz ha, valla götürürler eşyaları haberiniz olmaz biliyon mu?" diyerek. Aradım bunu hemen, "Ay sohbete dalmışım aşkoo." diyor.
Ev arkadaşımın sınav haftasıydı diye kendi odalarımız dışında hiçbir yeri dizmedik. Ev bildiğin büyük bu arada, eski odamda yatağım ve dolabımı koyunca masaya yer kalmadığı için salonda ders çalışıyordum. Kocaman oldu odam bi anda. Mutfağımızı anlatmak bile istemiyorum. İki kişi dışında kimse giremiyordu, buzdolabı salondaydı hatta. Şu an mutfak o kadar büyük ki, masa bile koyduk, gelin hep beraber oturalım.
Tabii ki daha ilk günden aksilikler başladı bu arada. Bizden önceki kiracı kombiyi bozup gitmiş. Keşke sadece bozmakla kalsaymış, bozduğu yerleri japon yapıştırıcısıyla yapıştırmış üstelik. Kombici ertesi gün geldiği ve ben de leş gibi olduğum için okula gidemedim. Birkaç tane kapının kolu elimizde kaldı. Sonra şalterler attı bi anda. 87 yaşında Mukaddes Teyze gibi "Nazar çıktı nazar." diye diye avuttum kendimi.
*
Apar topar Adana'ya döndüm covid yüzünden. Hayatımda ilk kez aynı güne, 5 saat sonraya uçak bileti aldım. Kamuş'u kutusuna nasıl koydum, ben nasıl 15 dakikada valiz hazırladım da evden çıktım bilmiyorum. AnadoluJet'in bütün telefonları meşgul, Kamuş'a bilet alamamaktan çok korktum, o yüzden 4 saat önce gittim alana. Ortalık Alamancı dolu, Almanya girişi belli bi süre için iptal etmiş, Alamancılar Türkiye'de kaldıkları için isyan çıkarmıştı resmen. Bilet iadesi istiyorlar yeni bilet almak için, şirketler doğru dürüst iş yapamıyor, sesler yüksek. Ben de Kamuş'la sıradayım, durmuyor tabi, miyav da miyav. Sinir küpü olmak üzereyim ve açım. Bi de gidip yirmilik dişimi çektirmiştim bir önceki gün, yüzüm şiş, canım acıyor, bildiğin bok gibiyim yani. Adana'ya nasıl geldim, eve nasıl gittim bilmiyorum.
Bugün 15. günüm evden çıkmadığım. Sanırım kilo aldım, hatta sanırımı falan yok bu işin, aldım. Yani şunu anlamıyorum, şu kilom sadece belli bölgelerde toplanmak yerine dağılsa daha iyi olmaz mıydı acaba. O kadar iştahlıyım ki, annem ben yemek yerken kalıyor öyle, kadına kal geliyor bildiğin. Bu arada saçım sakalım birbirine girmiş vaziyette. Zaten kafam kocaman, Bratz bebekleri gibiyim. Şu an daha daha kötü oldum. Pijamamı 3 gün çıkarmıyorum, ayyy resmen saçma sapan bi şeye dönüştüm.
Biraz kalır dönerim mantığıyla ne şort getirdim ne bir şey. Adana yanmaya başlar yakında, mahvolacağım yani. Her şeyim İstanbul'da kaldı, kitaplarım kıyafetlerim. Bi de üstüne paranoyak oldum, öksürüyorsam, burnum akıyorsa evde ayılıp bayılıyorum bildiğin. Kamurella ile uyumaya çalışıyorum, sabahın 5'inde yorganın altından çıkan ayağımla oynuyor, uyandırıyor.
Sürekli bi şeyler izliyorum. Daha oturup doğru dürüst bi şeyler yazamadım senaryo adına ama bugün başlayacağım. Bi de öğlen kuşağında ne saçma şeyler varmış onu fark ettim, kaynanalarla yemekteyiz bile gördüm. Ve nedense tv8'de sürekli Survivor var, hepsi zayıflamış kemikleri sayılıyor, ben bunları izlerken dana gibi yiyorum. Aklıma sürekli "Ülkedeki kebabı, içli köfteyi, mantıyı nasıl bırakıp gittiler yahu?" sorusu geliyor. Müzik kanallarında da sürekli aynı şarkılar, gına geldi ordan da. Haber zaten izleyemiyorum, çok etkileniyorum, sürekli okumaya çalışıyorum o yüzden.
Bi de şey meselesi, libido. Meğer ben ne libidolu çocukmuşum yahu, umarım yalnız değilimdir bu konuda. Öyle aklı fikri oynaşta olan çocuk da değildim aslında ama... Şu karantina günlerinde insan konuştuğu biri olsun istiyor sanırım, flört bi şey. O da yok henüz piyasada. Bekarlık, kaşarlık yapabildiğin sürece sultanlıkmış, evde tıkılıp kalınca pek değilmiş yahu. Zaten şu tipimle flörtüm görüntülü aramak istese sıçtım yani, bekar kalsam daha iyi, aynen.


1 Mart 2020

Bugün pamuk kalbinden taşınıyorum.

Yolda kara kara düşünmeye başladık. Maalesef stres kontrolü konusunda berbat biriyim. Kendimle ilgili olan her konuda en kötüsünü düşünürüm. Sınava daha girmemişken sıfır alacağını aklından geçiren öğrenciyim maalesef. Evde silgimi kaybedince gidip yenisini almak yerine oturup karalar bağlamayı tercih ediyorum. Ya da ertesi gün hasta bakacaksam, hastamın şansıma hep psikopat çıkacağını düşünüp uyuyamam. Sorunlu bi asistanın olacağını, o gün hiçbir şeyin güzel olmayacağını... Deprem olsa sadece bizim dairenin yıkılacağını ve Kamuran'la beraber altta kalacağımı düşünüyorum bazen. İstemeden yapıyorum, bilerek yapsam gider bunları mı düşünürüm. Haaa, ama iş yakınlarıma gelince, "Sen nasıl bu kadar olumsuz olursun!", "Kendine gel, iyi düşün, iyi olacak!" diyorum. Tam bi 'dediğimi yap yaptığımı yapma' insanıyım sanırım.
Aklıma yine en kötüsü geliyor. "Ev sahibine de 'çıkıyoruz' dedik o kadar. Ya onca eşyayla sokakta kalırsak. Ayyy, şimdi arayıp 'çıkmıyormuşuz eheheh' mi diyeceğiz? Diyelim evden çıkmadık, ya İstanbul sallanırsa yine, bu sefer de... Tövbeee! Ayy bana bi şeyler oluyor, su mu alsak bi şurdan?" diye diye yolu bitirdim.
Evdeyim, bi o yana gidiyorum bi diğer yana. İçim şişti daha ikinci günden. Sonra bi sakinleşmeye başladım. Demet Akalın misali, burada tecrübe konuşuyor bebeğimmm yahu. Kendime gelmem lazım, yapabilirim, bi nefes alayım. Bundan öncekileri hatırla. Evi kiraladın, emlakçı eve temizlikçi geldiğini iddia etmişti, dolaplardan çıkardığın böcekleri hatırla. Emlakçı ve mafya olayını düşün, parana konacaklardı az kalsın. Sen neler atlattın ya. Ev sahibine kirayı vereceğini söyleyip senden beş ay kira alıp ev sahibine "Tolga'nın durumu yokmuş abisi, kira veremiyor sana." diyen sahtekarı hatırla, sen onu bile atlattın, ağzına sıçtın adamın. Yaparsın, bulursun.
Ertesi gün, okuldayken annem bi ilan gönderdi. Metroya bizim evden bi tık daha uzak duruyor ama gayet nezih bi yerde, üstelik ara katta. Adamı aradım, geleceğimi söylemek için. Yine aynı sahtekar ses tonu. Bu emlakçıların ortak bi dili ve konuşma tonu var sanırım, bi tanesine bile ısınamıyorum. Hepsi arkamı döndüğüm an kıçımdaki donu alacaklarmış gibi geliyor. Neyse, adama söyledim çıkışta geleceğimi. Bana resmen alttan alttan diyor ki "Hızlı olmazsan evi başkasına kiralarım." Sakin kalmaya çalıştım, o gün klinik günüydü, yine ameliyat formamla yollara düştüm.
Ofise girdim, minicik bi yer. Ulan var ya, emlakçı olmak vardı ya. Ne sürünüyorsam diş hekimliğinde anlamıyorum. Adam iki ev gezdirdi diye kira kadar bedeli hooop cebe atıyor. Ben onun kazandığı para için kaç gün çalışıyorum. Burada bile o Adanalılığım tuttu yani. Salak mıyım neyim, sucuk ekmekçiye giriyorum, çıkışında 'Tolga Sucukları' diye yer açasım geliyor. Böyle anlatınca sanki ticari zekası olan biriymişim gibi oldu ama elimde para olsun, tutamam. Biriktirmek falan, hiçbir zaman başaramadım, benimkiler hep lafta.
Aldı eve götürdü beni. Ev sahibi hemen altımızda oturuyormuş, bu durum bi tık korkuttu ama yapacak bi şey yok. Evin kapısını açtı, açar açmaz "Tutuyorum." dedim. Ev o kadar güzel ki! Güneş resmen evin içinde, her tarafı açık, odalar kocaman, mutfağa iki kişi değil artık bi ordu sığabilir! Odalar eşit büyüklükte, banyoyu yeni yaptırmışlar. Tek sorun, klozet için ayrı bi kabinimsi yer var. Amaaan, dedim; olsun. Bu eve değer kesinlikle, banyoyla tuvalet başka odalarda olsun, sıçarken ölmem ya.
İndik, ev sahibiyle tanışmaya. Yemin ederim, bu ameliyat formalarının bi büyüsü var. Beni de görmeniz lazım, bi havalı havalı duruyorum, gerekmedikçe konuşmuyorum. "Hastaneden geliyorum kusura bakmayın."lar bi şeyler. Ev sahibim yaşlı bi amca, adamla konuşuyoruz ama bi odaklanamadım adama. Birine benziyor ama kim kim... Hah, Kavak Yelleri'nde Mine'nin dedesi vardı ya, huysuz bi adam. Delirtiyordu herkesi, huyu benzemesin ama valla dıştan aynısı.
Sözleşmeler yapıldı, emlakçı tutturdu "Kefil getir bana." diye. Sana ben eşşeğin nikahından mı bulayım kefil, diyemedim tabii ki, gülümseyerek "Birkaç güne geliriz." diyip çıktım. Sonra o işi de hallettim, imzalar atıldı.
Kefille imza attığımız gün eve bi tekrar gittim. Hani metroya kaç dakika, minibüse kaç dakika, bi bakayım, geç kalmayayım her yere diye. Metroya yürürken bizim evden iki apartman sonra bi tanıdık geldi bana buralar. Haydaaa, bu minik yokuş, şu yol, şu apartmanın rengi. Derken, hassiktir! Lan burası benim eski sevgilimin evi! Komşu olmuşum yanlışlıkla! Sonra baktım bazı şeyler yoluna giriyor, umurumda olmadı. İsterse üst kat komşum olsun, kafamı sokacak yer buldum ya, şimdilik işin o kısmıyla ilgileniyorum.
Emlakçıdan nakliye şirketi numarası istedim, verdi iki tane. "Servet'ten selam söyle." dedi, indirim yapacaklarını söyledi. Adamın selamını söylüyorum, adam bi fiyat söylüyor bana, selam söylemesem sıçacak çarkıma sanırım. İkinci yer de keza aynı, anacım bu fiyatlara ne olmuş böyle, nakliyeciler de döndü köşeyi sanırım. Adanalı olmaaa, olmaaa! Hayır Tolga, daha götünü kaldıramıyorsun, neyin nakliyatçısı olmayı hayal ediyorsun acabaa! Sakin olur musun, gözündeki dolar işaretlerini kaldır çabuk!
İnternetten kendim bakmaya başladım. Bi yer, inanılmaz ucuz bi şey söyledi. Adamın sesi de güven vermiyordu, daha doğrusu anlaşılmıyordu, Taksim Dayı sandım, oradan vazgeçtim. Başka bi yer ikisinin ortasını söyledi, bi tık daha indirsin diye konuştum, kırmadı beni. Ayarladık her şeyi, salı taşınıyoruz!
Valla çok yoruldum, ciddi söylüyorum. Okulun stresi, taşınma telaşı, osu busu... Şu işi umarım sorunsuz halledebiliriz, bana şans dileyin. Hatta şans dilemeyin, kalkın gelin salı günü ev dizelim beraber.

29 Şubat 2020

Yine başa dönüyoruz, sonunu yaşayamadan

Yine olan oldu. Tam "Kıçımın üstüne oturdum, her şey yoluna girdi. Ev taşımaktan ciğerim solmuştu zaten, emlakçılar nakliyeciler sayemde Maldivler'de tatil yapıyor. Bi üç sene otururum burada şimdi." dedim, yine başıma gelmeyen kalmadı.
Oturduğumuz apartman eski bi apartmandı açıkçası. Zaten apartman sakinlerinin yaş ortalamasının 78 olduğunu düşünüyordum, ama bi şekilde idare ediyorduk. Yani evet, birkaç şey yaşamadık değil. Okula sürekli geç kaldığım için merdivenleri koşarak iniyorum diye birinci ayda ilk yazı kapıya asıldı: "Lütfen merdivenlerden yavaş ininiz." İki kere aidatı geç verdik, ikinci kağıt da arkadan geldi: "Aidatları zamanında veriniz." Ayy, şeyi anlatmadım. Birinci kattaki BBG Teyze. Allahın delisi, apartmandan çıkarken perdenin arkasına saklanıp bizi izliyordu. Ya da apartmana doğru yürürken, hissediyor muydu bilmiyorum, pencerenin yanına saklanıp bakıyordu. Görmüyorduk sanıyordu muhtemelen ama sinirleniyordum. Bi ara geldiğim saatleri bile kafaya yazmış, "Sabah dörtte geldiniz geçen gece.", "Ooo, Tolga Bey bugün erkencisiniz." falan diyordu aşağıda karşılaşınca. Kadının derdi biz olmuştuk resmen. Ne giyiyoruz, nereye gidiyoruz, bi not defteri vardı bence oraya yazıyordu her şeyi ruh hastası.
Bunlar gibi birkaç sorun dışında sıkıntı yaşamadık pek. Metroya yakın, güneş görüyor, bayaaaa küçük ama dayanılmayacak gibi değil, 2 sene daha kalır, sonra çalışmaya başlayınca iyi bi yere geçerim, diyordum. Yalnız ev o kadar küçüktü ki, mutfağa iki kişi asla sığamıyordu. Odama yatağı koyduktan sonra yer kalmadığı için salonda ders çalışıyordum. Banyodan bahsetmek bile istemiyorum.
Yine geçen bi yazı asıldı kapıya, "Bilmem ne tarihinde toplantı var." diye. Altına da yazmışlar ki "Kiracılar ve sahiplerinin katılımı zorunludur." 'Kiracılar' kelimesinin altını öyle bi çizmiş ki, katılmazsak dayak yiyeceğim gibi geldi ne yalan söyleyeyim. Bu arada hayatımda hiçbir apartman toplantısına katılmadım, umurumda olmadı, merak da etmedim. Zaten o gün hasta bakmışım bütün gün, sırtım inanılmaz ağrıyor, biraz daha ciddiye alırlar diye kalktım gittim ameliyat formasıyla. Tabi ondan önce evde bi kavga. "Sen git. Yoook sen. Senin forman var beni almazlar ciddiye.Ya seeen." diye.
Bu arada, o birinci kattaki BBG Teyze, beni her gördüğünde ev sahibinin numarasını istiyordu. Ben de bizi şikayet edecek zannettiğim için kadına sürekli bi yalan uydurup numarayı vermiyordum. İçimden sürekli "Şimdi sıçtın Tolga, içerde ev sahibin, BBG Teyze, bi tokatlasınlar da seni gör sen." diyorum. Sonra hemen dikleniyorum, "Pardoooon daa, karşı komşu da kendine gelsin o zaman!" diye. Anlattım mı hatırlamıyorum, karşı komşum opera sanatçısı, şan öğretmeni. Kadının evinden sürekli çığlık sesleri geliyor. Sanata saygım sonsuz, kesinlikle susturulamaz ama ablacım bizdeki de kafa yahu. Kedim bile uykusundan uyanıyordu gecenin birinde çığlık attığınız için, etrafa bakıyordu gariban. Sabah dokuz, gece bir, öğlen üç; kadının saati yoktu, durup durup bağırıyordu. Cumartesileri eve öğrencileri de geliyordu, onları da dinliyorduk şükürler olsun. O yüzden planımı kapıyı çalmadan önce yaptım. Üstüme gelirlerse direkt karşı komşuyu suçlayıp "O zaman ona da laf ediiinnnn." diyeceğim. Derin bi nefes al. Ay ne kokuyor burası, börek yapmış sanırım. Çal kapıyı.
Aldılar içeri, herkes şok oldu. Bütün dairelerin ev sahipleri gelmiş, tek kiracı benim. Benim ev sahibim de kıçına bile takmamış olayı, "Ne konuşuyorsanız ben okeyim, işim var valla gelemem." demiş kapatmış telefonu. Yeni gelmişim, kalkmak da olmaz şimdi, diyerek geçtim bi koltuğun köşesine, pamuk bi teyzenin yanına oturdum.
BBG Teyze apartman yöneticisinin eşi bu arada, onun evindeyiz. Bizim daireden bile küçük geldi ev bana, Adana'da alışmışım tabi böyle küçük daireler yok, bizim eski evin balkonu bu salon kadardı. Etrafı izliyorum, Tolga belli etme her yeri süzdüğünü, önüne bak, sohbeti duymaya çalış.
Tam odaklanacağım, tabak koydular önüme. Yaprak sarması, böreği, keki, Allahımmmm. Aşk kelebeklerim, ben her toplantıya gelirim ya böyleyse eğer, siz çağırın beni sürekli. Kimse de başlamadı yemeğe, ulan yesenize, börekler soğuyor içim gidiyor içimmm! Kıvranıyorum, birisi yemeden ağzıma atmak istemiyorum bi şey, arkadamdan "Hayvan! Bizi de yeseydi üç saniyede süpürdü!" demesinler diye.
Tabakla bakışırken yandaki pamuk teyze eğildi, "Yesene ne duruyorsun, nerde bulcan bi daha sarmayı, at ağzına hadi." dedi. Teyze ben seni yerim ya, ne tatlısın sen. Bi döndüm, film karakteri gibi kadın. Gülecem, gülemiyorum. "Ay ne deli çocuksun, dur ben ilk lokmayı alayım, sonra sen al hadi." dedi.
Bi iyi anlaştık, beraber gülüyoruz resmen. Asla sohbeti dinlemiyoruz bu arada, her şeyden konuşuyoruz. Bostancı'da da varmış evi, aramışlar diye gelmiş. Yandan BBG Teyze konuşuyor mesela, bizimki kulağıma eğilip "Ay bu da susmaz şimdi bi saat." diyor, börek yiyorum ama boğulacağım. Biri söze başlıyor mesela, "Allah aşkına ne diyor şimdi bu?" diyor, tıkandım resmen.
Sonra yavaş yavaş sohbete kulak vermeye başladım. Deprem, çatlak, yıkım, temel, duvar... Hassiktir!
Bizim apartman bu birkaç ay önce olan depremde dıştan içten çatlamış meğer. Bi kadının evinin duvarları resmen birbirinden ayrılmış. Bi fotoğraflar gösterdiler, ödüm bokuma karıştı. Apartman dış arkadan da çatlamış bildiğin. Kentsel dönüşüme verilecekmiş, müteahhit demiş ki "Yan apartmanla birleşin, iki binayı yıkalım, sağlam birer daire verelim size." Kadın fotoğrafları açtıkça açıyor, tavan mahvolmuş, mutfak fayansı da kırılmış. Altıma sıçtım sıçacam, bi kere daha o derece sallansak bina başımıza yıkılacak yani.
Bize bunun haberini aylar sonra vermelerini geçiyorum. Bu nasıl bi rahatlık. Ulan ne olacağı belli değil, tek şiddetli depremde üstümüze çökecek her yer, bunlar hâlâ 'daire başına ne kadar öderiz' derdindeler.
İzin isteyip eve geldim. Bildiğin korkuyorum, kara kara düşünüyorum ne yapabilirim diye. İşin sonunda bina yıkılacak zaten, maksimum dört aya hem de. Benim bu evden çıkmam lazım, depremde psikolojim bozulmuştu çünkü, şu an çok daha kötü, o fotoğraflar aklıma geliyor sürekli. Ev arkadaşıma söyledim, bütün gece uyuyamamış. Taşınmak o kadar masraflı ki, altından kalkabilir miyiz, ne yaparız ederiz hiçbir fikrimiz yok. O an gözümde büyümeye başladı her şey. Ev ara, sahtekar emlakçılarla tanış, bul, nakliye tut, temizlik yap, faturaları üstüne al... Gözlerim doldu doldu böyle, yine o günler aklıma geldi. İstanbul'daki en toy zamanlarım, sürekli bi taşınma halim. Oradan oraya, bi türlü doğru yeri bulamadan, durmadan valizle sürüne sürüne. Bu kadar eşyayı nereme sokacağım hissi, telaşı.
Ertesi gün ev aramaya başladık. Yine aynı şeyleri yaşıyorum hissi geldi tabi. "Öğrenciye ev yok. Bekar erkeğe ev yok." Eşşeğin şeyine ev var! Sinirleniyorum yazdıkça. Ne giriş istiyoruz ne çatı katı, ara kat peşindeyiz. O da var ama çok pahalı. Ev kiraları da uçmuş bu arada, köpeği koysan durmayacak evler için ne para istiyorlar, inanamadım. Emlakçıların o sahtekar ve korkunç ses tonlarını da o kadar özlememişim ki, birisi elimde kalacaktı az kalsın.
Bi tane adam bulduk emlakçı, bi ev gösterdi. Aşırı beğendik, adam bizi gezmeye götürdü. Odalar muazzam, metroya yakın, depremde hiçbir hasar görmemiş. Önü açık, güneş görüyor, içimize sindi. Ev sahibi evi emlakçıya emanet etmiş, yedi dairesi varmış adamın, hepsine bu adam bakıyormuş. "Öğrenci kardeşlerime benden bi kıyak dedi size gençler, hadi iyisiniz." dedi. Biz tabi bi mutlu olduk, eve geldik. Paraları ayarlayıp sözleşme yapmaya gideceğiz, izin istedik.
Konuştuk, evde her şey hazır, adamın yanına gittik tekrar sözleşmeyi imzalamak için. Şerefsiz evladı "Yaa gençler, ben de sizi arayacaktım. Bekara ev vermiyormuş ev sahibi." dedi. Adamın üstüne yürümemek için yumruklarımı sıkıyorum. avuçlarımda tırnak izleri. Yaşlı falan dinlemeyip dalacağım, dalga geçiyor pezevenk bizimle resmen. Kesin birisi bizden önce kiraladı, o yüzden böyle laga luga yapıyor. Derin nefes aldım, önümü görmüyorum resmen, arkadaşım dışarı çıkardı beni.
İkimiz salak gibi kaldık tabi. Hemen en kötüsü geliyor, "Ev bulamayacağız, ne olacak halimiz." diye diye bütün yolu yürüdük.
Yarın da kalanını anlatacağım, valla billa çok yoruldum. Buraya yazmayı çok özlemişim.

12 Ocak 2020

Kıyamadım uyandırmaya giderken, sen üzülme diye

İstanbul, sarhoşken dilinden düşürmediğin, herkese kafanda bitirdiğini söylesen de bi bitiremediğin eski sevgilin/platonik aşkın gibi. Deli acı çektiriyor, tokatlıyor ama sen diğer yanağını çeviriyorsun. Sürünmek hoşuna gidiyor. Bi türlü kötü anamıyorsun, hep yüzünde saçma salak bi gülümseme var.
Ancak koskoca bi dört buçuk ay sonra fark ettim ki ben artık Adana'ya gitmeliyim. İnanılmaz yoruldum, hava da çok soğuk zaten. Annemi aylar oldu görmüyorum, o kadar özledim ki. Bi de malum evimiz, deliler evi gibi. Bi tane kedimiz var, evin hakimi olduğunu zannediyor, yakında kiraları ona ödemeye başlayacağız. Bi ev arkadaşım var, benden beter yarım akıllı. Her akşam yeni bi olay, yeni bi şeyin üstüne konuşup birbirimize akıl veriyoruz, ertesi akşam kimse verdiği akla uymamış, her şey boka sarmış, hayatımıza devam ediyoruz.
Bilet bakmak için bilgisayar başına oturdum. Aman Allahımmm, kişiye özel jete baktığımı düşündüm uzun bi süre. Aylar öncesinden bilet bakmama rağmen kesinlikle ucuza bilet bulamadım. Bu insanlar nasıl bu kadar ucuza bilet bulabiliyor, kesinlikle anlamış değilim. Adana'ya değil de Kanada'ya gidiyorum sanki. Aralarından en ucuzunu seçip aldım, o da cumartesi sabahın köründe. Gece uyumayacağım muhtemelen.
Bilet işini hallettiğimden beri annem arayıp duruyor. Burada anlatmamıştım sanırım, geçen gidişimde ben uçağı kaçırıyordum. Hem de nedeni keşke trafik filan olsaydı. Gayet evde bi pazar kahvaltısı ederim diye düşünüp saate bakmamışım. Bi çıktım evden, saate bakmamla bankamatiğe para çekmek için koşmam aynı anda oldu. Taksi çevirdim hemen, bi de yol nasıl uzun. Taksimetreye bakmaktan uçağa bineceğimi unuttum yemin ederim. Uçağa öyle bi anda yetiştim ki, en son insanlara yalvarıyordum "Ablacım abicim nolurrrr öne geçeyim." diye. Biletin üstüne taksi de eklenince annem Adana'da "Sorumsuz eşşoleşşek!" diye bi sıçmıştı ağzıma. O yüzden beni uçuşa kadar her gün aradı. "Seni uyandırayım mı, oğlum bak geç kalma kafanı kırarım, 3 saat önceden çık evden umarım geç kalmazsın, yoksa tatilini İstanbul'da yaparsın." diye diye. 
Uçuştan iki gece önce de dört erkek evde içki içtik. Ben malum alkol gecelerimden dersimi aldığım için midemin bulanacağı noktada içmeyi bırakıyorum ve bir köşe bulup uyuyakalıyorum. Bitti o misafirlerin üstüne istifra edip evden insan kaçıran Tolga'nın devri. Ayy, onu da sonra anlatırım. Kuzenimin evinde su sebili gibi vodka sebili vardı, yanına oturup litre litre vodka içmiştim, bütün misafirler evden gitmişti benim yüzümden. 
Dört erkeğiz, deli eğleniyoruz bu arada. Ben midem bulanmaya başlayınca bıraktım içmeyi. Bi de deliler durup durup bana içki dolduruyor "Noluurrrr iç sen de." diye. Bi yudum daha alsam, ortalık mahvolacak, "Aynen içiyorum ya." diyip diyip içmedim. Bunlar bi içiyor, sünger gibi. Allahım, hayatımda ilk kez bi ortamdaki en uslu çocuk benim. Genelde küçüklüğüm anneme "Bu oğlun oğlumun üstüne düşmüş, kolunu kırmış!" ya da "Senin oğlun ondan kopya çektiği halde öğretmene kızımı ispiyonlamış 'bana bakıyor' diye!" gibi şeylerin söylenmesiyle geçtiği için şaşkınım. Gecenin sonu çok kötü bitti. İki arkadaşım istifra etti, üçü deli sarhoş. Evi yeni temizlemişim, her tarafı bok götürüyor. Ev arkadaşım gelecek bir haftaya, ona evi böyle bırakamam. Ayrıca daha valizimi de hazırlamadım. 
Bu delileri gönderdim. Kendime gelmek için gittim bi duş aldım. Elimde bulaşık süngeri, etrafı çitiliyorum. Nasıl başardıklarını bilmiyorum ama lambanın düğmesini bile çitilettiler bana. Temizlik bitti, valizi hazırlamaya başladım. Fark ettim ki ben valiz hazırlamaktan nefret ediyorum. Kendimi hep bu lanet olası valizle hatırlıyorum çünkü. 3 yıl önce, İstanbul'da bi dönemim olmuştu. Yurttan ayrılmıştım (atıldım da sen öyle anla), arkadaşlarımın evinde kalıyordum sürekli. Millete habire yük oluyordum. Tanıdık tanımadık kim varsa gidiyordum mecburiyetten. Okulum Göztepe'deyken Bahçelievler'de bile kaldım düşün. Kıç kadar bi kanepede sığmak için çapraz uyuyordum. Valizim elime yapışmıştı artık, okula her hafta valizle gidiyordum, kimse de yadırgamıyordu artık. O valizi kullanıyorum hâlâ. Her baktığımda sinir oluyorum, o günler aklıma geliyor. 
Bu 15 kilo sınırına da ayrı delleniyorum. Kışlıklar çok ağır yahu, üç saat sürdü valiz hazırlamam, "Şunu mu koysam, neyi koysam acaba, bunu giyer miyim?" diye sora sora anca bitti. 
Bu arada kedimin biletini de aldım. Onu da son dakikaya bıraktım maalesef ama bi türlü beceremedim. Önce telefonda yardımcı olacak adam salak çıktı, bi beceremedi. Sonra kadın "Ödemeyi şu an yapmanız gerekiyor, kredi kartı numaranızı girin." dedi, ayy, bakiyem yetmedi, ayrı rezil oldum. En sonunda halledebildim. 
Evden sabah dört buçukta çıkacağız. 2 gibi uyandım. Kamuş anladı zaten bi boklar olacağını, gergin gergin bakıyor bana. Bundan önceki uçak yolculuğumuz korkunç geçmişti. Kendisi bütün bi yol miyavlayarak ağladığı için yolculardan şikayet alacaktık az kalsın. Sokak travması olduğu için hayvan evden çıktığı an nevri şaşıyor. 
Evden çıkma vaktimiz geldi, Kamuş'u kafese koyacağım. Bi kere denedim, elimden kaçtı, saklandı. Haydaaa, arayıp duruyorum, hiçbir yerde yok. Evimiz de kıç kadar bu arada. 15 dakika sonunda bulabildim hanımefendiyi, büyütmüş gözlerini, bi duvarın dibine çökmüş, sinsi sinsi bekliyor. Kafese koymayı başardım, çıktık.
Sırtımda kaç kilo olduğunu bilmediğim bi sırt çantası var, içinde Kamuş'un maması bile var, çanta patlamak üzere. Valiz ağır gelir diye birkaç kazağımı da sırt çantasına koydum. Elimde tekerleği erimiş bir valiz, diğer elimde de 6 kilo olmuş bi Kamuş. Deli miyavlıyor ama, çığlık atıyor bildiğin. Sabahın dördünde, benzinci adamın bana bi bakışı var. Şey der gibiydi, "Sen bu kediyi sokaktan zorla kafese koydun, bırakmıyorsun!" Adam bi gıcık aldı benden, eşşoleşşek Kamuran da durmuyor, ben "Kızım bi dur." dedikçe daha beter ağlıyor. 
Alana giden otobüsün de geç kalacağı tuttu, hava 3 derece, götüm dondu durakta. Ellerim morardı resmen. İçimden diyorum ki "Gelir gelmez geçer bi koltuğa otururum, ısınırım." Bi geldi otobüs, ayyyy. Allah belanızı vermesin ya, hepiniz mi sabaha bilet aldınız. Nefes alacak yer yok. İtekleye itekleye bindim, milleti eziyorum bildiğin. Valiz, üstünde kamuş, onun üstünde sırt çantası, bi demir buldum, oraya tutunuyorum. Sırtım, belim, bıhınım, her yerim koptu. Kamuş ısrarla susmuyor, herkes bize bakıyor. Ben de çocuklu bi ana sayılırım sonuçta, kimse yer vermedi. 
Alana vardık sonunda, bizimki Koreli turist teyzelerin ilgi odağı oldu. Ayyy bi sevdiler bunu ağlıyor diye, çekik teyzeler üstüne çullandı kafesin. İngilizce konuşsalar bi iki kelime bi şey söyleyeceğim "Yesss sweetiiie." filan, Korece bi şey anlatıyorlar, miyavlıyorlar falan. Önde de bizim Türk bi nene var, kafesten uzaklaşmaya çalışıyor. Kızının önüne geçiyor, araya çanta sokuyor. 
Biletleri hallettik, uçağı beklemek için geçtik kapının önüne. Ve eşşoleşşek Kamuran uyuyakaldı. Sanki bana korkunç saatler yaşatmamış gibi şak diye uyudu. Uçağa bindik, orada da uyumaya devam etti hatta. 
Yanımda susmayan bi amca, onun yanında da benim yaşlarda bi genç, beraber oturuyoruz. Amcanın ilk beş dakikasından nasıl biri olduğunu çözdüm. Bu amca, hani otobüslerde yanına oturunca bütün hayatını merak edip tüm yol soru soran, sorgulayan, susmayan amcalardan. Kafesi koydum ayağımın altına, uyumaya başladım, bana bulaşmasın diye. Benden randıman alamayınca yandaki çocuğa sardı, planım tıkır tıkır işledi. Arada tek gözümü açtım baktım gizlice, çocuğa afakanlar basıyordu yemin ederim. Amca durmuyor çünkü. Ayyy, numara yapacağım derken içim geçmiş zaten, bi uyandım, uçak iniyor. Salyam akmış gitmiş, yüzüm gözüm şişmiş. Ön kameradan bi baktım, eve gidip uyumam lazım benim hemen, bu suratla insan içine çıkamam. 
Adana'ya indik, Allahımmm, güneş var beee. Hava nasıl güzel. Alttan 'kendisinden piçlik olmayan içlik' giymiştim, hiç gerek yokmuş. Ne var yahu, içlik giyiyorum İstanbul'da. Götüm donuyor! Hasta bakarken giydiğimiz o alt üst takım o kadar ince ki, o gün zatürre olmayayım diye içlik aldım. Neyse, içliğin ulvi görevlerinden sonra bahsederim.
Eve girdim. Annemle akşam görüşeceğiz çalıştığı için, kıyamam, bana kahvaltı hazırlayıp gitmiş. Öküz gibi yedim. Bu da demek oluyor ki ben burdan en az beş kilo alıp döneceğim İstanbul'a. Sonra da geçtim uyudum, Kamuş da üstüme kıvrılmış. Kendime geldim en sonunda. Bekle benii Adanaaa, seni yenecemm ulaaan!

Not: Başlık, İzel şarkısı. Kamuş'un uçaktaki uykulu hallerine ithaf ediyorum. Eşşoleşşek.

6 Ağustos 2019

Unuttun mu küçüğüm, kızımız olacaktı...

'Bi yerlere yetişme' sorunum olduğunu cümle alem biliyor, o yüzden gece 12'deki uçağım için akşam altıdan itibaren telefonum susmadı. Bundan bir önceki yolculuğumda uçağı kaçırmama çok az kala alana yetiştiğim için sanırım, birkaç tehdit bile duymuş olabilirim. Ayy, suratımı unutamıyorum o anki. Alana varmama daha otuz durak var, uçak kalkmak üzere! Otobüs şoförüne bi bağırışım var, "Kapıyı açııınnnn!" diye, efsaneleştiğini düşünüyorum. Ucuza bilet aldım diye sevinmiştim güya, taksiciye İsmail Yk misali, "Bas gazaaa, basın basınnnn!" diye ağlayaşlarım taksicinin aklından çıkmıyordur. Ama ne yapayım, o an alana erken gitmek yerine evde kahvaltı etmek daha mantıklı gelmişti.
Bu sefer tek de değilim üstelik, kedimle beraber gidiyoruz. Bizimkinin zaten bi sokak travması var, apartmandan dışarı çıktığımız an o kadar acılı miyavlıyor ki, yoldakilerin bakışları hep üstümde, "Bu çocuk evde bu kediye işkence mi ediyor!" diye. "Kızım sus, kızım yapma etme, kızım ben yanındayım, bak lalalalaaaa elime bak yüzüme bak hadi!" diye milyon şekle giriyorum, iki dakika sonra tekrar başlıyor bizimki. 
Kamuran'ı sokaktan sahiplendiğim için, belediye ilgilenmiş her şeyiyle. Aşısı osu busu. Ben veteriner sokağa salmadan aldım, elimde ne aşı kartı var ne sağlık karnesi. Aşılarını yenileteyim, zamanı da gelmişti zaten, diyerek veterinere gittim. Bu arada bizimkinin yolda yine o acılı miyavlaması, yine tüm gözler üstümde, yaşlı teyzelerin Kamuran'a acıyan bakışları. O anda annem aradı, tüylerini de tıraş ettirmem gerektiğini, yoksa beni mahvedeceğini, zaten hayvanlardan korktuğunu, eğer Adana'da salona ve annemin odasına girerse olay çıkacağını öyle bir ses tonuyla söyledi ki, veterinerde elim ayağım titriyordu en son. Annemi de tanıyorum bu arada, kendisi temizlik hastası olduğu için zaten biraz gergindi, bir de her hayvanla ilgili küçükken yaşadığı bir şey olmuş, o yüzden Kamuş'tan da sanırım biraz korkuyor. 
Kardeşlerim, veteriner bana bi fiyat listesi çıkardı, yemin ederim açları doyururdum o parayla. Kadın tatlı da birine benziyor ama nasıl bu kadar pahalı olabilir her şey, inanamadım. Kadına da hikayesini anlattım Kamuran'ın, hani sokakta köpekler saldırmıştı, yoğun bakımda yattı 10 gün, sonra ben aldım diye. Belki etkilenip indirim yapar sandım ama peehhh. Bu konu hakkında sabaha kadar konuşabilirim bu arada, bi tek bana bu kadar pahalı gelmiş olamaz bence. Kamuş'un tıraşı için kendi tıraşımın 5 katı para verdim, kadın gitmiş bu salağa bi de model yapmış. Kuyruğunu püsküllü bırakmış, kafasını dörde mi vurmuş bi şey yapmış, Kamuş çok komik olmuş. Zaten anestezi ile yapıldı tıraşı, uyandığında iki duble rakı içmiş gibi, gözlerini açamıyor ama konuşmak istiyor, hani bi şeyler söyleyesi var ama sendeliyor, bildiğin rakı masasındaki İbrahim Enişte olmuş. 
Veterinere anlattım tek tek, bu kedi yolda çok miyavlıyor, korkuyor, uçakta ona bi şey olmasından korkuyorum diye. Bir ilaç yazdı, "Al bunu, yan etkisi uyku, yan etkisinden faydalanalım." dedi. Yola çıkmadan kırk dakika önce ver, dedi.
Ama ben yine ve yine bir salaklık yaptım! En yakın arkadaşlarımdan biri aradı, "Vedalaşalım, gel kahve içelim." dedi. Ayyy, laf lafı açmış, valizimi de hazırlamayı unutmuşum, bi baktım saat uçmuş! Terler içinde leş gibi bi vaziyette eve koştum, ortalığı toparlamaya çalışıyorum, bi yandan Kamuş'un peşinde ilacı vermeye çalışıyorum. Ev zaten sıcak, annem her saniye arıyor. "Evden çıktın mı, bana yalan söyleme niye kalabalık sesi gelmiyor, evdesin sen daha!!! Bana bak Tolga efendi, bu sefer de aynı boku yersen taksiyi falan unut, bu yazı İstanbul'da geçirirsin, sorumsuz!!!" diyip duruyor. Normalde carlardım ama kadın o kadar haklı ki, ağzımı açıp tek bir şey söyleyemiyorum. 
Valizimi "Umarım bi şeyler unutmuyorumdur." gerginliğiyle hazırladım, Kamuş'u kafese koydum. Daha evdeyken bizimki başladı miyavlamaya, ilacın etkisini bekliyorum. Yarım saat geçti, bizimki şeytan gibi, bir saat oldu, miyav da miyavvv! Ne uyuması, durakta uyuklayan teyze Kamuş'un sesine uyandı resmen. 
Bir elimde kocaman valizim, sırt çantam, bir elimde Kamuş'un kafesi ve çığlıkları; evden çıktık. Sırtım, belim, bıhınımmm, Allahımmmm, gitti kulunçlarım! Bindik alana giden otobüse, yer yok, sıkış tepiş, Kamuş'u mu sabit tutayım, valiz uçacak onu mu tutayım karar veremedim. Kamuş zaten miyavlayıp duruyor, herkesin gözü bizde. Sürekli birileri ayağıma basıyor, ben bi çocuğun üstüne yıkılıyorum sürekli, korkunç bi yolculuk sonrası alana vardık.
Hayvanının rezervasyonunu önceden yaptırıyorsun, aşı karnesiyle beraber kafesinde götürüyorsun. eğer hayvanın 7 kilodan fazlaysa kesinlikle seninle uçamıyor, aşağıya vermek zorundasın. Bizim Kamuş daha atletik vücutlu olduğu için yedi kilo değil, benimle uçacak muhtemelen. 
Girdik alana, bi susadım bi susadım anlatamam. Bir de karnım feci aç, annemle gecenin ikisinde uçaktan inince ciğer yeme planı yapmışız, ağzıma tek lokma koymadım ki fazla fazla yiyeyim. Bi bisküvi mi alsam, bi de su, ayy bak şu çikolata da yeniymiş, derken kart bakiyeme bi baktım, sadece Kamuş'un bilet parası kalmış. Su bile alamıyorum. Lıkır lıkır tuvaletten mi içsem acaba, diye şeytanca planlar yaparken gidip biletini aldım. Kafesine gereken müdahaleler yapıldı, kenarlarını sıkıca tutturdular. Sonrası hüzün...
"Maalesef, bu plastik kutuda sizinle beraber uçamaz."
"Anlamadım, neden? Böyle bir şey yazmıyordu kurallarda."
"Almanız gereken kutu şöyle bi şey. Fiyatı da 200 tl. Şuradan edinebilirsiniz."
O an ettiğim küfürleri adam iyi ki duymadı. Bana gösterdiği kutu bile değil, bildiğin kılıf, her yeri kapalı, üstünde üç tane yuvarlak kıç kadar delik var. Nefes alamaz be hayvan bunun içinde. 
Bir iki ısrar ettim, kesinlikle kabul etmediler. Cebimde on lira bile yok, kafesi mi çalsam lan acaba. Ayyy, kesin hapislerde çürürüm ben, o kadar salağım çünkü. Benim gözler doldu tabi, ağlamak üzereyim, uçaktan birini aradılar ben kötü olunca ikna etmek için. Yanda da diğer yolcular var, herkes gelip arkadan bana destek oluyor, "Ben hep veriyorum, merak etmeyin, çok rahat uçuyorlar, sakın canınızı sıkmayın." diye. Uçaktaki görevli geldi, "Basıncını oksijenini pilot çok iyi ayarlıyor, inanın sizden daha rahat uçacak, lütfen merak etmeyin." falan diyor. Lan kızımı alıyorlar benden bildiğin, Aliye dizisi gibi her şey. Ayy, ben ağlıyorum bildiğin salya sümük, herkes bana arkadan sarılıyor, bilet veren abla bile gelmiş omzuma dokunup destek oluyor. Başımıza toplandı herkes, her kafadan bir ses, Kamuran miyav da miyav zaten, canım inanılmaz sıkkın. 
Daha "Tamam, benim yanımda uçmasın o za..." demeye kalmadan, bıyıklı bi dayı geldi, aldı kafesi, yürüyor beyinsiz. Lan bi dur, bi veda edeyim ya, arkadan bağırıyorum bildiğin "Kızıııımmmm, kızıııımmmmmm!" Adam asla durmuyor, onlar durmadıkça ben Aliye gibi bağırıyorum, "Kamuuuuraaannnn, kızımmm!" Ve gittiler.
Kadın hâlâ destek olmaya çalışıyor, "Yedi kilodan fazla olsaydı zaten seninle uçmayacaktı, n'olur üzülme artık." diye. 
Uçağa da az kalmıştı bunca olaydan sonra, kalktım gittim. Bütün yolculuk aklımda bizim salak var, "N'aptı, orda iyi mi, çok korktu mu, kalp krizi geçirir mi, beni affedecek mi?" Bütün yol bu soruları sordum, kendimce cevapladım, kendimce üzüldüm. Bazen dellendim, bazen fena korktum. Sonunda yol bitti. Ama dakika saymak çok zormuş, kesinlikle geçmiyor. Yanımdaki teyze de bi rahat edemedi zaten, habire kıçını sağa sola kaydırıyor, duramadı yerinde. 
İndim, valizi beklerken kızımı getirdiler. Ben uçakta ayılıp bayılayım, bizim salak geçmiş uyumuş orda, o suratını nerde görsem tanırım çünkü. Yeni uyanmış hanımefendi, yine miyavlıyor. Beni duyunca daha beter tabi, miyavlar coştu.
Şimdi Adana'dayım. Annemin o korkması bitti, şu an Kamuş'la bildiğin aşk yaşıyorlar. Yüzünü gözünü öpüyor sürekli, mama hediye alıyor, sürekli peşinde "Aman pencereye balkona dikkat edelim Tolga." diye tembihliyor beni. İnternetten sürekli kedilerle ilgili bir şeyler okuyor, bana gönderiyor, "Al çabuk bak böyle böyle diyor!" diye. Odama sokmam dediği hayvanla uyumak istiyor şimdi. Kamuran da çok mutlu, o boklu öğrenci evinden şu kocaman tertemiz anne evine geldiği için. Kliması açık, mamaları efsane, üç balkon var lan evde, hangisinde kıçını yaylandıracağını şaşırdı mutluluktan. 
Ben de Adana'yı çok özlemişim, bunu söyleyeceğim aklıma gelmiyordu hiç. Bugün Mersin'e gidiyorum, biraz tatil yapayım, ulan deniz suyuna hasret kaldım be! Kamuş'la da annem evde aşk yaşasınlar. Bu arada bloga bu tatilde baya baya yazacağım. 

30 Haziran 2019

Kardelen

Pendik Marina'da, arkadaşlarımla yemek yerken, bir kız çocuğu geldi. Üstünde şalvarı, ördüğü saçlarına bağladığı eşarbıyla durdu önümde, "Abi, bana yemek alabilir misin? Karnım aç." dedi.
Normalde böyle bi durumda, ben de çoğunuz gibi ya cevap vermiyorum ya da inanmayıp "Hadi hadi canım benim." diyerek gitmesini istiyorum. O kadar çoklar ki çünkü, kaç tanesinin karnı gerçekten aç gerçekten tok bilemiyorsun. Bir de malum, zaten öğrenciyim, ufak tefek lükslerim dışında param kendime bile zor yetiyor. Tam "Hadi ca..." derken, aklıma, radyoloji sınavım için adadığım adak geldi. Sınavdan çıkınca "Eğer geçersem çocuk sevindireceğim." demiştim, geçtiğimi hatırlayınca kıza direkt "Kaç yaşındasın?" diye sordum. "14." diyince de "Gel hadi alalım beraber istediğin yemeği." diyip masadan kalktım.
Kasaya gittik sipariş vermek için. Söyledi istediği şeyi, ikili bir şey aldım ki, evde aç olan varsa ona da götürsün diye. Başladık muhabbet etmeye. Çocukları inanılmaz severim bu arada, hepsiyle iyi anlaşırım hatta. Onlarla iletişim kurarken çok mutlu oluyorum çünkü o kirlenmemiş dünyalarını görmek ve saf düşüncelerini duymak bana çok iyi geliyor. Aşağıya sohbeti aynen yazacağım. Bu yazıyı da buraya, benim hayırsever bir insan olduğumu düşünmeniz için değil, dün benim Kardelen'den etkilendiğim kadar sizin de etkilenmenizi istediğim için yazıyorum.
"N'apıyorsun burda? Annenler nerdeler?"
"Abi biz babamla yaşıyoruz. 6 kardeşiz. Annem son kardeşimi doğururken vefat etti."
"Ciddi misin?"
"Evet, doktor hatası dedi herkes. Ordaki bizi gören herkes 'Gidin şikayetçi olun.' dedi. Biz yapmadık abi. Allahın yarattığını kimse bilerek öldürmek istemez diye düşündük. Bilerek öldürmemişlerdir annemi, dedik."
Burada gözüm dolmaya başladı. Belli etmemeye çalışıyorum.
"Öyledir tabi. Baban nerde şu an peki?"
"Evde abi. Ayağında bir sorun var, evde yatıyor. Ben fazla çalışıyorum o yattığı için. Mendil satıyorum, çiçek satıyorum sevgililer gününde anneler gününde, kalem satıyorum. Bugün çok acıktım diye geldim yanına."
"Kardeşlerinin en büyüğü sen misin peki?"
"Evet. Annem gidince en küçük kardeşimin kırkını bile ben çıkardım abi. Her yemeği yapıyorum, elimden her iş geliyor. Ben büyütüyorum hepsini. Geçen barbunya pilav bile yaptım biliyor musun?"
"Ama zaten hem çok güzel bir kızsın sen, maşallah, hem de çok becerikli duruyorsun biliyor musun?"
"Öyle mi abi? Sen de çok yakışıklısın, uzun da boyluymuşsun vallaha."
"Küçükken çok süt içmişim, ondan. Okuyor musun?"
"Okuyordum da birkaç yıldır okumuyorum. Ama uzman doktor olacam ben. Sen ne okuyorsun?"
"Diş hekimliği. Biliyor musun, dişlerin çok güzel.."
"Sağ ol abi, teşekkür ederim. Belki bir gün aynı hastanede çalışırız, selam veririz birbirimize di mi?"
"Veririz tabi. Senden güzel doktor mu olur yav?"
"Şu masadakiler de pek güzellermiş. Arkadaşların mı?"
"Evet, onlar da diş hekimi olacak. Sınıf arkadaşlarımla geldim buraya."
"Bak şu kırmızılı çok güzel. Diğerinin de gözleri güzel."
"Öyleler tabi."
Yandan bi gülüş attı, hani "Var mı aranızda bir şeyler?" gibisinden.
"Saçmalama canım, kardeşim gibi hepsi. Olmaz öyle şey."
"Abi zaten bak bu devirde ne erkeklere güvenecen ne kızlara. Ben sana diyim, bu devirde namuslu düzgün insan bulmak zor biliyon mu? Hiç oldu mu sevgilin senin? Kaç yaşındasın?"
"22 yaşındayım. Oldu tabi olmaz mı?"
"Niye bitti abi?"
"Birisiyle başka şehire gitti diye bitti. Birisiyle olmadı beni üzdü, birini ben üzdüm, öyle işte. Senin var mı sevgilin?"
"Yok vallaha abi. Ama inşallah polis bir koca bulacam, doktor olup o vurulursa onu tedavi etmek istiyorum. Heheheh!"
Yemeği çıktı, aldık. Oturduk bizimkilerin yanına. Tanıştırdım, bir de o kadar iyi bir laf cambazı ki, efsane muhabbet ediyor bizimle. Şey diyor, "Ben 14 yaşındayım ama her şeyi biliyorum çok şükür!" O kadar tatlı ki.
"Abi kime oy verdiniz siz?"
"Siz kime verdiniz bakim?"
"Babam verdi abi. Hani bi şey oğlu var ya, o adama verdi. Kendisi yürüyemiyor diye eve belediyeden adamlar geldi, taşıdılar babamı, gitti oy verdi geri getirdiler sağ olsunlar. Bi şey oğlu'nun karşısındaki adamı hiç sevemedim ben, gözüm tutmadı. Ona vermediniz di mi?"
"Yok vermedik merak etme."
Bizimkiler de meğer adak adamış. Bunu söylediler, kıza dönüp bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sordum. Küçük kardeşine bez almak istiyormuş. Sohbeti yine aynen yazıyorum:
"Bak bizimkiler de seni çok sevmiş, ihtiyacı olan bir şeyleri alalım dediler. Gel gidelim Migros'a, ne istiyorsan al. Kardeşine bez diyordun, gel onu alalım, olmaz mı?"
"Abi yazık size saçmalama burdan almayalım, siz de okuyorsunuz niye harcayacaksınız ne gerek var? Bim'den alırım ben bir şekilde, hem daha ucuz."
"Olur mu canım? Gel gidip bakalım, en olmadı eve bir şeyler alırsın, olmaz mı?"
"Abi..."
"Olur olur, bak ben seni çok sevdim, onlar da öyle. Bir sürü yemek yapabiliyormuşsun, alalım bir iki bir şey, eve götür kalsın. Hadi gel gidelim."
Kalktık Migros'a gittik. Pirinçten süte peynire kadar her şeyi aldık beraber. O kadar utanıyor ki yanımda, ne sorsam "Abi gerek yok, abi sen daha iyi bilirsin, abi içinden ne geliyorsa ben bir şey demem..." diyor. Bir ara sadece, aldık abur cuburlara getirdik Kardelen'i. Dedi ki, "Abi bunları almasak da kahvaltılık bir şeyler alsak olur mu?" Ya o kadar utandım ki yine salaklığıma. Alışveriş bitti, alacaklarımızı aldık.
"Bak biz bu kadar şey aldık, sen nasıl götüreceksin Kardelen? Yardım edeyim mi sana?"
"Abi şurdan atlıyom minibüse, Kurtköy'de iniyom. Beş dakikada evdeyim, taşırım ben sen ne üzülüyorsun merak etme."
"Nerde yaşıyorsun sen? Evde misiniz?"
"Evet abi. Çadırdaydık önce, sonra çok şükür kiraya geçtik. Ama bazen ödeyemiyoruz elektriği suyu. Neyse ki suya indirim oldu da biraz rahatladık."
Kasaya geçtik, bölüşerek ödedik. Sonra Kardelen'le vedalaştık.
Herkes çöktü, ne diyeceğimizi bilemiyoruz. Hayat çok adaletsiz, çok şerefsiz. Dert yarıştırmak değil niyetim ama şu 14 yaşında kızın yaşadığının yarısını yaşasaydım sanırım devam edemezdim yola. O kadar saçma şeylere üzüldüğümü anladım ki o anda, yer yarılsa da içine girsem dedim. 14 yaşında, hem abi hem anne hem abla hem baba bir kız, 7 kişiye kocaman bir ders verdi. Keşke para kazanıyor olsaydım da onu okutabilseydim. İnşallah çok çok güzel bir hayatı olur, bunu o kadar içten diledim ki. Her şeyin en güzelini hak eden biri o çünkü. Bütün diledikleri; yaşadıkları, yaptıkları ve fedakalarlıklarıyla orantılı bir şekilde gerçekleşir umarım. Onu hiç unutmayacağım.

NOT: Pride kutlu olsun. Bin kere söyledim, yine ve yine söylüyorum. Aşkın cinsiyeti ol-maz. Hadi öptüm.