31 Temmuz 2016

Fitness'tan bildiriyorum, oiyyy, yanlarım kulunçlarım gitti!

Ne kadar ertelersem erteleyeyim, spor salonu arkamdan yine sinsice yaklaşarak "Kaçabilirsin ama saklanamazsın!" dedi. Bu yazıyı, her tarafımda ağrılarla yazıyorum. Doğru dürüst gülemiyorum bile, robot gibi oldum yemin ederim. Önce, sana geçen yılki spor salonu maceramı anlatacağım. Merak etme, anlatmam çok uzun sürmeyecek. Zira kendisi sadece üç gün sürdü!
Ben yine radikal bir şekilde kararımı vermişim, koltukta otururken bir anda "Ben kas yapacağım yav, olmuyor böyle!" diyip fırlamışım. Yalnız bendeki olaya bak, yaşıtlarım en ucuza en fazla kas yapacakları mekanları arıyor; ben de hâlâ "Babam bu odada çok ses yapıyor, acaba tuvalette mi yatsam?" diye konuşuyorum. Kendimi kısaca anlatayım. Uzun, "iki metre olacakmışım daaa, ucundan dönmüşüm!" gibi bir boya sahip; boyundan 10 eksik kiloya sahip olmasına rağmen uzun uzuvları yüzünden zayıf görünen, uzaktan Safinaz, yakından çırpı bir şeyim. Azıcık da kamburum, tüüü bana be! 
"Yeter yahu," dedim, aynaya baktığımda kendi görüntümden hoşnut olmalıydım çünkü. Bir türlü beğenemiyordum kendimi, "Şöyle kollarım hafif kalın olsa, baklavalarım çıksa, oh oh be!" diyip duruyordum zaten. Yazılmak için çalışmalara başladım! Bu arada, dünyanın en üşengeç insanı olabilirim. Hatta Ayla Çelik, o "Ben dünyanın en büyük bilmem nesi olabilirim." şarkısının sözlerini beni gördükten sonra değiştirebilir, o derece. O yüzden, gideceğim salonu bile internetten buldum. Yahu napiyim, teknoloji o kadar ilerlemiş, Adana'nın sıcağında gel sen yürü o yollarda. 
Yazıldım yeni açılan bir yere, parayı da peşin verdim. Annemlerin bakışlarını görmen lazım ama, "Sen eğer yarım bırak, bak neler olacak!" ifadesini. Korkudan altıma ediyorum desem yeridir ancak kendime güveniyor gibiyim. Yani güvenmiyor da olabilirim. Ya da tam güveneceğim, güvenesim kaçıyor da olabilir. 
Adını gugılda arayınca bir sürü yarışmada ismi çıkan bir öğretmen bana yardımcı olacakmış. Adamı karşıma aldım, peşin peşin kendimi anlattım. "Bakın," dedim, "Ben yorulmayı sevmem. Hehehe, zaten kim sever? Öyle çok fazla spor yapamam ama bir ayın sonunda buradan kaslı ayrılsam fena olmaz. Azıcık kilo alsam, hocam, buranın reklamını bir yaparım, aklınız hayaliniz durur vallahi!" dedim. Adam baktı ben kaçacak gibiyim, yalvar yakar "Söz, sadece 1 saat yapıp gideceksin. Yarın gel başla." dedi. 
Yarın oldu, beni görmen lazım. Gitmemek için evde dizi mi izlemedim, buzdolabının önünde mi oturmadım, Oscar alıp konuşmalar mı hazırlamadım. Ancak, zaman bir şekilde geçti ve ben kendimi spor salonunda buldum. 
"Önce koşacaksın. Sonra şu makinelerde şunları yapacaksın, benim işim var, az sonra çıkacağım." dedi. Bana koşu bandını ayarladı, sonra da gitti. 
Koşu bandının bindim üstüne, hooop, geriye doğru uçtum, yere yapıştım. Sanırım prensesler gibi binmemek gerekiyormuş. Kenarlardan tuttum bu sefer, başladım koşmaya. Sanırsın, arkamdan at sürüleri geliyor, bu ne hız be! Gittim, düzelttim kendi kendime her şeyi. Hızı en aza indirdim. Bir de içimden düşünüyorum, "Koşu bandında 55 dakika 'yürüsem', 5 dakika da şu ağırlıklardan kaldırsam; 55+5 etti mi sana 60!" 
Sakin sakin, kulağımda kulaklık, elimde telefon, bir güzel popomu sallaya sallaya yürüdüm. 55 dakika bitti, o dediği aletin önüne geldim. En az kiloyu ayarladım, güya kaldırıyorum. Beni görmen lazım, adeta spor salonunun ortasında bir zürafa doğum yapıyor sanki, öyle sesler çıkıyor benden. Bir yanımdaki makinede de bildiğin en az 60 yaşında kaslı bir amca var, "Hey maşallah amca yahu." diyip duruyorum adama. 
5 dakika bitti, benim içim nasıl rahat, sana anlatamam. Odaya gittim, sanki terlemişim gibi üstümü değiştirdim, boynumdaki havluyu çantama attım ve bana verilen besin listesiyle yola çıktım. 
Liste resmen yumurta ve sütten oluşuyor. Vallahi kimse kusura bakmasın, benim vücudum günde 2 yumurtadan fazlasını sivilce çıkararak karşılıyor. Aklımca bir hesap yaptım, "Bim'den aldığım 2 gofret bence 1 yumurta ediyor." diyerek, başladım gofretleri götürmeye. İlk gün böyle bitti.
İkinci gün, baktım hoca yok, 60 dakikanın tamamını koşu bandında sakin sakin, usul usul yürüyerek geçirdim. Çıkarken de, "Bu yorgunluk sana biraz fazla sanki, kendine ne ısmarlamak istersin?" diyerek, bakkaldan Twister aldım. Yeşil yeşil yedim valla dondurmayı, yumurtadan daha güzeldi. 
Üçüncü ve son günüm, gerçekten acılı geçti. Bu sefer hoca vardı ve her alette yanımda durdu maalesef. Koşu bandında sadece 10 dakika, beni Road Runner gibi koşturdu, hayvanlar gibi terledim. O 5 kilo kaldırdığım alette, bu sefer 15 kilo kaldırttı bana, ağladım resmen. Tam yeni bir alete, daha doğrusu benim anamı tekrar ağlatmaya geçiyorduk ki, adamın telefonu çaldı, uzaklaştı. 
Ve ben tam anlamıyla kaçtım! 
Soyunma odasına koşuşumu, o havluyu çantaya atışımı, ayakkabımı bile çıkarmadan, koşu bandında koştuğum hızdan daha hızlı bir şekilde oradan tüyüşümü görseydin; muhtemelen "Sen dünyanın en hızlı insanı olabilirsin." diye şarkı söylerdin. Hatta yolda "Burada insan öldürüyorlar laaaan!" diye bağırıp kendimi evin aşağısındaki pastaneye atışımı ve oradan aldığım dilim pastaları yiyişimi görseydin, "Sen dünyanın en ayı insanı olabilirsin." de diyebilirdin, bilmiyorum. 
Tam bir sene geçti aradan. Yine kararımı verdim, yine parayı peşin verdim ve yine yazıldım. 
3 gündür gidiyorum. Açıkçası ilk gün yaşadığım saçma hadiseden sonra, başıma pek bir şey geldiği söylenemez. Benim yaşlarımda bir çocuk, baya da gelişmiş diyebiliriz hatta, kendisine hiçbir şey sorulmadığı halde bir anda bağırarak anlatmaya başladı: "Ben eskiden böyle değildim. Başıma çok kötü bir olay geldiği için spor yapıyorum." 
Bende de, böyle şeyleri duyunca "Dinleyeyim de, ileride yazarken kullanırım." gibi bir düşünce var, mesleki deformasyon sanırım! Bıraktım elimdeki ağırlıkları, çocuğu dinlemeye başladım. 
"Ben eskiden zayıf, sivilceli, kara, kambur bir şeydim. Bildiğin çirkindim yani." dedi.
Ulan şerefsiz, bu bildiğin ben! Sensin çirkin be! Açtım ağzımı, "Canım, yalnız o anlattığın ben oluyorum." dedim. O da "Sen çirkin değilsin ama." dedi. Sonra devam etti: "Sınıfımızdan bir kız vardı. Bir gün bana 'Sen nasıl bir şeysin ya, çok zayıfsın, baya kötü bir görüntü.' dedi. O günden beridir spor yapıyorum, o günden beridir böyle kaslıyım." dedi. 
Ne kadar acı di mi, bir insanı dış görünüşüne göre yargılayıp "Sen çirkin bir görüntüsün." demek. Birincisi, o insan seni ne kadar ilgilendiriyor? Senin ne çok boş zamanın var ki, bunları düşünüyorsun. İkincisi, belki sorunları var, kilo alamıyor, almıyor, almak istemiyor. Üçüncüsü, bu nasıl bir üsluptur ki karşıdakini bu kadar üzen, içerleten? 
Sustum, öylece dinledim. Zaten kimse de çocuğu takmadı, herkes işine devam etti. 
Bence, gelişen ya da gelişmeyen kasların yanında; her zaman gelişen bir beyin daha önemli. Çok insan tanıyorum, inanılmaz düzgün vücutlu ama yobaz, geri kafalı, bilgi yoksunu ve bu yoksunluğuna rağmen susmayan. Yine çok insan tanıyorum, belki düzgün vücutlu değil ama sohbetine doyum olmayan, kasıntı değil, medeni, bir şeyler bilen ve öğreten. 
Diyeceğim o ki, eğer bu salondan da kaçmazsam, bir şeyler başarabilmiş olacağım. Sağlık için de yazıldım bu arada, karaciğerim aldı başını gidiyor çünkü. Bu arada, öğretmenim en başlarda biraz buzdolabı gibiydi ama şimdi her saniye yanımda, "Buradan da kaçma diye başında duracağım sürekli." diyor, sağ olsun! Umarım başarılı olurum.

30 Temmuz 2016

Sahalara dönüyorum!

Böyle yazınca da, şu an aşırı mutluyum sanacaksın. Değilim, çünkü kendime verdiğim sözü tutamadım. Bu huyumdan gerçekten çok gıcık alıyorum, tutabilirdim ama yapmadım. Hep böyleyim, uzun vadeli şeylerde kesinlikle hırs yapıyorum, uğraşıyorum; kısa vadede yapmam gerekenlerin hepsinde popoma ayaklarımı vura vura kaçıyorum.
Neler neler oldu, anlatmaya başlıyorum. Bu arada, burası baya boş kalmış, neredesiniz yahu? Geçen yaz, ondan önceki yaz hep birlikte coşardık, ne yaptık ne ettik diye merak ederdik. Kimseler kalmamış gibi.
Mıh gibi aklımda, en yakın arkadaşıma ağlamaklı bir suratla "Bu yıl bitmeyecek biliyor musun, sonsuza kadar üniversitesiz kalacağım." dediğim an. Bitti, zaman bir şekilde geçti. Biliyor musun, zaman gerçekten geçiyor. Kimi zaman geçirse de, o korktuğun her şey bir bir bitiyor. Sonu kötü bile olsa, önce "Olmalıydı." diye ağlasan da, sonra kendi şifanı buluyorsun, etkisi azalıyor.
Bu satırları hekim olarak yazıyorum bu arada. Kazandım! Vallahi billahi sonunda oldu!
Bu yıl, inanılmaz farklı bir dönem oldu benim için. Olgunlaştım. Eskiden her şeye "asla yapmam" derdim, asla dememeyi öğrendim. Paramı idare etmeyi. Hoş, haftalığımın yüzde doksanını ilk gün harcayıp kalan yüzde onla altı gün geçiniyordum ama olsun, bu da bir şey yani. Bana saygı duyulmasını istediğim için, etrafımdakilere saygılı davrandım. Ki bu, kendimden asla beklemeyeceğim bir şeydi. Negatif olduğum zamanlarda hem kendimi hem yakınlarımı pozitif duruma getirmeyi öğrendim, en çok buna çabaladım hatta. Şu pozitif enerji olayına inanmayı da bu yıl öğrendim. Pozitif bakınca Polyanna şey etmiş gibi durduğumu değil de, daha olumlu durumlarla karşılaşabileceğimi fark ettim. Oturma organımla içki içiyordum resmen, çok elim bir hadiseyle artık sarhoş olmamayı da öğrendim. Yarım saat içinde; yemek yemeyi, tuvalete gitmeyi, merdiven çıkmayı, azıcık kestirmeyi, soru çözmeyi ve gıybet yapmayı öğrendim. Tek sorun, artık hem çok hızlı konuşuyorum baş ağrıtıyorum, hem de çok hızlı yürüyorum, kimse bana yetişemiyor. Yıldız Tilbe şarkılarının acı verdiğini öğrendim mesela. Eskiden olsa, dinleyene "Baymıyor mu seni?" diyeceğim şarkılarda hıçkıra hıçkıra ağlamayı öğrendim. Acı verdikçe bundan zevk aldığımı da kendime itiraf ettim ve bu yüzden, tüm şarkılarımı sildim. Pes etmemeyi öğrendim, hatta sanırım biraz saykoca ama üzüldüğüm an "Bu anının kıymetini bil, ileride yazarsın, oynarsın filan, lazım olur." bile dedim. Mesleki deformasyon naparsın! Güvenmemeyi de öğrendim, sanırım en çok bu işime yarayacak. İnsanlardan nefret edemediğimi, aynı zamanda kimseye acıyamadığımı da fark ettim. En fazla "Üzülüyorum onun için." diyebiliyorum, bu kadar. "Fizik" diyince beni afakanların bastığını da öğrendim, üzerine üzerine gitmeme gerek yokmuş, biz birbirimizi sevmiyoruz. Platonik aşkın aslında dünyanın en saf şeyi olduğunu ama bir yanımın her zaman "keşke karşılıklı olsa..." dediğini ezberledim hatta. Ve kimsenin, benim gözyaşlarımdan daha kıymetli olmadığını fark ettim. Mesajlaşmamız 4 cümlede bitti diye, gece ateşlenip ağzımda yaralar çıkarmayı, beni sevmediğini fark ettiğimdeyse üzüntüden 5 kilo vermenin dünyanın en korkunç şeyi olduğunu, kendime yazık ettiğimi anladım. Öğrenemediğim tek şey sinir kontrolü oldu, hâlâ sinirlendiğim an gözlüğümü alnıma takıp çemkiriyorum. Hakkımı aramayı öğrendim bir de, ya da sanırım biliyordum, mastır yaptım sanırım. Adımı çirkefe çıkardılar bu yüzden ama herkes faydalandı vallahi. Geceleri o kadar mekan gezdim, dans etmeyi hâlâ öğrenemedim. Uzaktan bakan birisi videoya çekip yutub'a "Allah yardım etsin, napıyor acaba ya..." diye koyabilir, ona çalışmam lazım. Sabahları erken uyanmayı öğrendim, bunu asla başaramayacağım sanıyordum. Bir şeyi çok istemenin yanında çok emek verip çok hayal kurmanın önemini kavradım mesela. Kendimi hastalıktan korumayı bir türlü öğrenemedim, şu an yanımda kırk beş tane peçeteyle yazıyorum bunları, çok hastayım. Beklemeyi de öğrendim sanırım. Hep bekleten taraf ben olurdum, ki hâlâ öyleyim de; bu sefer zaman beni bekletti, bir kişi değil. "Bekle, beklersen iyi olacak. Aaaa, ağlama ama sadece bekle, gerçekten iyi olacak. Söz söz!" diye diye hem de.
Sanırım mutluyum. Ya daha 19 yaşındayım, "mutluyum" derken bile korkuyorum! Şimdi yukarıdan birisi bana bir şey yapacak, beni üzecek, "naniik naniiik" diyecek gibi geliyor. Halbuki bitti yani, kuş kadar tatilin kalmış, otur tatil yap. Ama yoook, ruh hastası olmak böyle bir şey sanırım.
Hah, ne diyordum? Kitap için, kendime söz vermiştim. 19 gün önce bitmesi gereken kitabın 50. sayfasındayım daha. Gerçekten kendimden utanıyorum, bir bok bildiğim yok sanırım. Böyle durumlarda hep "Kendine ayıp ediyorsun." diyorum, buna daha çok üzülüyorum.
En geç bir haftaya açıklanacakmış tercihler. Bu arada, yaptım tercihlerimi. Kendi şehrim hariç her yeri yazdım. Yüz tane aile büyüğü "Yapamazsın, edemezsin, geri gelirsin." dese de, umurumda değil kimse. Zaten genelde konu bensem, kalan insanların düşüncesi açıkçası beni pek alakadar etmiyor. Geçen sene, derecemi duyanlar "Ya bu sene bu dereceden kötüsü yaparsan, ya olmazsa." demişlerdi; şimdi de aynı kadro "Başka şehirde yapamazsın sen." diyor. Yok efendim "Üst komşunun kızı, amcamın torunu, halasının görümcesinin oğlu İzmirlerde yapamamış, dönmüş, çok zormuş." bilmem neymiş. Yapan nasıl yapıyor? Hem okuyup hem çalışan arkadaşlarım var, onlar nasıl yapıyor? Kulaklarımı tıkamaya çalışıyorum ama patlamam yakındır.
Diş hekimliği yazdım sadece. Ekim'den beridir istiyorum. Kendime çok yakıştırdım nedense. Küçükken de hayalim insanlara yardım edeceğim bir şeyler olmaktı. Kızılay koluna yazdırırdım adımı, okul bahçesinde nöbet tutardım, üst sınıflardan birisi maç yaparken düşüp bir yerini kanatacak da ilk yardımı ben yapacağım diye. Tıp için, açıkçası korktum, bir de geçen seneden sonra soğumuştum. Diş de aynı zorluktadır biliyorum ama nedense daha bir istedim. Halimi bir gör, televizyonda diş hassasiyeti reklamı çıktığı an dünyam duruyor resmen, ekrana kilitleniyorum.
Sonbaharda da, yandan Radyo Televizyon Programcılığı başlayacak. İki yıllık ama olsun. Üstüne Medya ve İletişim de okudum mu, diş bittikten sonra üç diploma, belki bir sürü meslek seçeneği olacak. Daha bir heyecanlıyım o yüzden.
Neymiş, bu kadar işi nasıl aynı anda yapabilecekmişim. Siz karışmazsanız ben her şeyi yaparım, endişelenmeyin siz.
Bu arada, spor salonuna yazıldım. Birinci nedeni, gerçekten sağlık için. Benim karaciğer aldı başını gidiyor. Oturup yarım kilo jelibonları, çikolataları, hamburgerleri yemekten organceyizim pert oldu. İkincisi de, valla yalan söylemeyeceğim sana. Baktım parasız kaldım, kas çalıştıktan sonra bir ajansa kaydolurum diye düşündüm. 192 boyum var, ben olsam beni kaçırmam. Offf, tamam sustum.

4 Temmuz 2016

Yazlık Belgeseli - 2016 (Bu bir Uska yapımıdır.)

Her yaz olduğu gibi, bu yaz da yazlığa birkaç günlüğüne gittim. Aşırı eğlenmemizi ayrı tutuyorum, bu sefer ki daha bir efsaneydi sanırım. 
**
Sınavdan çıkmışız, evde "Fizik girdiiii, allammm oturamıyorumm." diye ağlarken soruların açıklanacağını duydum. Bu arada, bizim tayfanın hepsi yazlıkta. Herkes mesaj atıp duruyor "Tolga gel artık, aaa yeter başlatma sınavına." diye. Benim de aklımda şöyle bir düşünce var, "sorulara bakayım, rezilliğimi görüp birkaç günlük depresyona gireyim ve öyle gidiyim." (İstek kipiyle cümle kurmak çok zor.) Saat 16.30'da açıklanacak sorular, ben bilgisayar başındayım. Gözlerim dolu dolu... Bence siz de ağlardınız yahu cevabına bir iki dediğiniz sorunun yalnız üç çıkmasına filan. 
Bir anda telefonum çaldı, bir baktım ki yazlıktaki manyaklardan birisi. Konuştuk biraz, "aşağı in." dedi. "Ne aşağısı lan?" dedim, "biraz manyak bir aile olduğumuz için yazlığın anahtarını Adana'da unutmuşuz, gelmişken seni de alayım." dedi. (istek kipi keyfi.) Bildiğin, bütün yolu tekrar gelmiş, tekrar gidecek. 
Bu arada annem meraktan ölüyor, ben evde terör estiriyorum yanlışım çok diye. Bir anda nasıl oldu inanın ben de anlamadım, "Yaaa şapşik, iniyom dur bekle." dedim! O ağlayan, karaları bağlayan Tolga gitti, yüzüne kocaman bir gülümseme yayılmış bir Tolga geldi! 
Normalde her yere geç kalan, buluşma saati sadece bana 2 saat erken söylendiği halde sadece benim geç kaldığım bir insanken; hayatımın en kısa valiz hazırlamasıyla kendimi aşağıda buldum. Oğlum, benim dersim 8'deyse ben 8 buçukta evden çıkan bir manyağım...
**
Vardık yazlığa, her şey güzel, bıraktığım gibi. Sitede değişen hiçbir şey yok. 16 yıldır aynı ve sanırım, bir 16 yıl daha aynı kalacak. 
Dediler ki "Gelin sahile gidelim, içecek bir şeyler alıp." Gece olmuş artık, hava karanlık. Sahil dediğim de, hani dalga kıranlar var ya. İnanılmaz güzel bir ortam, hepimiz kayalara oturduk, dalgalar çarpıyor, gıybet on numara. 
Bir anda ayaklanma oldu, "Ayyy ayağıma bişi değdi, yengeç mi oo, ayyyy deniz yılanı bence. Sen mi dokundu yaa, ohaaa sen dokunmadıysan kim dokunuyo ya kaçın!" diye bağırdı bir arkadaşım. Herkes ayaklandı, "Hadi dönelim boş verin." dediler, ben bir sinir oldum.
Bu arada, bir arkadaşımız da böyle nasıl desem, ayakta duramıyor. Kayalardan indirirken filan biz tutuyoruz, hem çok konuşuyor, hem ağzı yüzü kaymış hafiften. Sayıklıyor sürekli, saçma saçma espriler, ağlıyoruz hepimiz artık. 
Daracık bir yol var, iki araba yan yana gidemez bile, yan tarafı ormanlık, oradan yürüyoruz sekiz kişi. İkişerli dört grup olmuşuz, en önde ben ve bir arkadaşım varız. Bir anda üzerimize kocaman bir araba geldi, bizi görmedi bildiğin. Arkadaşımın kolundan tuttuğum gibi bizi ormana attım, bildiğin ölüyorduk, ezilecektik. 
Sonra ben sessizce "Oha ya, lan ölüyorduk ha." derken, araba durdu. (gerilim müziği) Beni duymadıklarına eminim, burası Karataş oğlum, Adana'nın ilçesi yani. Adamlar ruh hastası, ilçe kendilerinin zannediyorlar. Hafif conolar, yolda yürüyüşleri, duruşlarını filan görsen... O yüzden, ben herkes susmuştur sanıyordum, hani araba bulaşmadan bize, geçip gitsin diye. 
Meğer sarhoş arkadaşımız "Sakin ol yaa..." demiş. Duymuşlar, durdular hemen. Aramızda sarhoş olan tek arkadaşımız, bütün ayıklar orada olmasına rağmen kaçmaya başladı! Lan hani sarhoştun sen? Bu nasıl bir kafa, ben altıma sıçıyorum adamlar bizi öldürecekler sopayla diye. 
Neyse, haberiniz olsun. Adana'da "kardeş" kelimesi her şeyi çözüyor... Gittik adamların yanına, "Pardon kardeş ya, size demedi." filan dedik. 4 erkek, 4 kız var, pardon biri kaçtı 3 erkek 4 kız... Hani adamlar nasıl duruyor biliyor musun, arabadan çıkıp ıslık çalsalar en az 46 kişi olurlar gibi. Adamlar da "Tamam" gibisinden bir şeyler mırıldanıp, sinsi sinsi gülerek gittiler. 
Daracık yolda yürümeye devam ediyoruz, bu arada hepimiz bağırıyoruz çocuğa. Aslında verdiği tepki haklı bir tepki ama bir anlasa, burası elit bir yer değil, insana saygı diye bir şey yok ki. 
Neyse, bu çocuk gitti sevgilisini aradı kafası güzelken. Yine ikişerli yürüyoruz, bu sefer yanımızdan motorlular geçiyor. Sığmışız harika bir şekilde, sorunsuz devam edeceğiz zannederken bu sefer de motorlular durdu. Yine aynı salak arkadaşımız telefonu kapatırken sevgilisine "iyi geceler avrat" demiş. Adamlar da durup "Bize mi diyor o lan?!" diye sordular. Yine aynı "kardeş" kelimesi, yine "yok kardeşim benim, sevgilisiyle konuşuyor." cümlesini söylerken ki ses titremesi, yine "valla bu sefer öldük." hissi... Adamlar da "ha tamam o zaman." diyip gittiler ama ben terledim yine.
Böyle bir yer işte Türkiye. Aynı şehrin bir ilçesi inanılmaz gelişmişken diğer ilçe çağ atlayamamış gibi. İnsanları yobaz, hepsi bir garip... üzüldüm ha aslında. 
Sonunda siteye vardık, dediler ki "çiğ köfte yiyelim." Bu arada, gece yenen yemeklerin tadına ayrı bir bayılıyorum... Hepsi kıçıma gidiyor ama olsun. Aradılar, "al sen konuş." dediler. Telefonu elime alıp "Merhabalar, çiğ köfteyle mi görüşüyorum acaba?" dememle, telefondaki adamın püskürerek gülmesi aynı anda oldu. Hayır yani, adam "evet" dese, konuşan çiğ köfte var bildiğin dünyada. Adam yarım saat güldü resmen, o güldükçe ben de güldüm. 
Yalnız var ya, ulan harbiden dayak yiyordum haaa... 


30 Nisan 2016

Elimde mikrofon, karaoke bardan bildiriyorum!

Beni az çok tanıyanlar, sesi iyi olan bir insandan kat ve kat daha fazla şarkı söylediğimi, kendimi sesi iyi olmayıp şarkı söylemeye aşık olanların öncüsü olarak gördüğümü, apartmanda olduğumuzu unutarak her gün odamdaki boş deodorant şişesini mikrofon olarak kullanıp karaoke yaptığım için apartmandan atılma tehlikesiyle baş başa kaldığımı, onca şikayete rağmen akıllanmayıp bu durum beni çok üzdüğü için artık her gece daha duygulu şarkılar söylediğimi bilir. O kadar şikayet gelmiş, şimdi popomu sallaya sallaya "wörk wörk wörk" demek olmaz! "Dayaaaan yüreğim dayaaan!" diyorum bizim alt ve üst komşuya ithafen! 
Dün gece karaoke bardaydım. Bunca şeyi anlattıktan sonra "Mekanı birbirine katmışsındır be Tolga!" diyorsan, haklısın! Gözlemlerimi, yaşadıklarımı madde madde yazdım, umarım artık karaoke barda ne 'yapmaman' gerektiğini anlarsın:
-Mekana girişimizle "Nereye geldik ulan!?" dememiz aynı anda oldu. Abartmıyorum, mekan bizim evin salonu kadar. Bizim evin banyosundaki duşakabin kadar bir köşede içkiler var, bir de akraba olacak derecede birbirine yakın sandalye ve masalar. 
-İlk 10 dakika "Girişte o kadar para ödedik, niye kimse eğlenmiyor yav!?" diye bir üzüldüm. Çünkü herkes mi oturur! Kimse ayağa kalkmıyor, sandalyede olduğu yerde sallanıyor millet. "Hadi Tolga," dedim, "Sen ki düğünlerin baş tacı! Sen ki pistten inmediği için gelin ve damattan çok düğün kamerasında çıkan bir danssever! Kalk ulan kalk!" Kalktım, eşsiz dansımı (!) sergilemeye başladım. Önce 3 kişi, sonra arka masadaki kızlar, yan masadaki erkekler, en arkadaki çift derken; bir anda bütün mekan coştu! Vallahi dj'den mekanı coşturduğum için bir tane hediye tekila shot beklemedim değil.
-Kapıda keşke "Gecenin solisti" yazmasaydı da "Gecenin katili" yazsaydı. O en sevdiğin şarkıların, sesi senden bile kötü insanlar tarafından katledildiğini görünce önce bi gülme geliyor, sonra "Lan! Ben severdim bu şarkıyı yahu..." diyorsun, sonra kendini "Huhuuuuv, yürü beee!" diyip alkışlarken buluyorsun.
-Arka masada şapkalı bir çocuk, ben dans ederken bana gülümsedi. "Önce," dedim, "herhalde masada gülüyordu, gülücük suratında kaldı, denk geldik." Aradan iki dakika geçti, bana içkisini kaldırdı. Ben de ne yapiyim, azıcık gülümsedim. Offf, şaka yapıyorum, 46 dişimle beraber gülümsedim hem de. En son sigaraya inerken merdivende nasıl yakın hissettiyse artık, "Hiii, sigaramı unutmuşum heyecandan." dedi... Sonra mekana girdik, ben bir köşede dans ediyorum, o diğer köşede kopuyor. Bir anda nasıl oldu ben yine anlamadım ama çocukla bildiğin karşılıklı dans etmeye başladık. Hedefim yakın olup "kanki" ayağına şapkasını çalmaktı ancak gecenin ilerleyen saatlerinde bir baktım, çocuğun şapkası bütün masalarda dolanıyor! Umarım, şapkalı çocuğun arkadaşı onunla dans ettiğim videoyu telefonundan siler... Bi o eksikti çünkü, bi milletin telefonuna "Work" şarkısında sınav yılında aldığım 9 kilonun kıçıma inmesiyle yaptığım twerk'ün düşmesi eksikti!
-Bizimkiler istek şarkı olarak Yıldız Tilbe'nin "Ben düşerken yükseklerdeeen, uçurumlara!" şarkısını vermişler. Ben de önce "Ay, oy, tey, utanırım ben." dedim, korkmayın sadece 3 saniye sürdü. En son kuzenimden mikrofonu hızla çekerek tizlere çıkıp "Şimdi senle hayat rüya, düşlerim gerçeeek!" diye söylemiş olabilirim! 
-Şapkalı çocuktan sonra ikinci bomba, bir kadının üzerime bayılması oldu! En arka masadaydı, yanında bir adam vardı, baya kopuyordu ilk gördüğümde. Sonra lavaboya gitti, benim de sırtım dönük girişe. Bir anda arkamda bi beden hissettim, "N'oluyo lan, kim götümü elliyor!?" diye bakmamla sırtımda sarışın bi kadını bayılmışla ayılmış arası görmem bir oldu! Tuttuk, kaldırdık, adam gelmeden kendisi yürüyerek en arkaya gitti. 
-Geri zekalı kuzenim dünyanın en iğrenç şarkısını vermiş listeye, "Mekanı coştururuz." diye düşünüp. Demet Akalın'ın şu "Etmesin üstüme gölgee!" şarkısı. Asla ve asla dinlemediğim halde ezbere bilmemi ayrı tutuyorum, mikrofonu alıp "Bu iğrenç şarkıyı seçtiği için kuzenime teşekkürü bir borç bilirim. Ha bi de, eğleniyoz muuu, oynuyonuz mu anaam!" diye bağırıp herkesi güldürmem de var. İçimdeki Tülay, Selahattin'ini arıyor sanırım!

Gözlemlerimle karşınızdaydım efenim. Yalnız... şapkalı çocuk ne yapıyor acaba, uyandı mı ki... 


7 Nisan 2016

Başlatmayın aşkınıza ulan


  İlk aşık olduğumda 10 yaşındaydım. O zamanlar, kutsallık derecesindeki bu mükemmel duygu; günümüzdeki rezillik derecesinde olan aşk şarkılarının sözlerine ve hepsinin arkasındaki "dıp tıss dıp dıp tıss" şeklindeki melodiye indirgenmemiş; tam tersine kalpte, sol yanımızda, yüreğimizde veya adına her ne diyorsan işte, göklere çıkartılmıştı.
   Ellerini tuttuğumda da 10 yaşındaydım hatta. "Sen ne anlarsın?"lara inat, "Daha çok küçüksün, bilmezsin öyle şeyleri." cümlelerine ithafen; bilmediğim bir tek beş vakit namazdı. Onu da hâlâ öğrenemedim ve de öğrenmeyeceğim ya neyse... Bilirdi, O'nun ellerini, kendi minik avuç içlerime alıp gözlerine baktığımda kalp atışlarının gözlerindeki yansımasını görürdüm, ezberlerdim, ezbere bilirdim. Birbirimize titrediğimizi belli etmemek için gözlerimizi kaçırmamız gerektiğini, sanki buranın büyük kuralıymışçasına benimsemiştik, bunu da bilirdim. Uyumadan önce, penceremizin önündeki, içine gül ekilmiş mavi saksıların tam ortasından bakıp ona 'iyi geceler el sallaması' yapardım, bak, bunu da bilirdim. Ben sana demedim mi 'sadece beş vakit namazı bilmiyorum' diye? Düzgün okusana şuraları!
   "Aşk için dayak yemeli aşk, o zaman aşk." şarkısı daha çıkmamıştı, belki de hiç çıkmayacaktı ama ben aşk için dayak yiyip bayıldığımda da 10 yaşındaydım. Kaan Tangöze'nin, Minik Serçe'nin şarkısını yorumladığı sıralardı, güneş batıyordu ve gün, her zamanki devinimi içinde yirmi dört saati tamamlamaya uğraşıyordu. "Ölmedim ama süründüm ulan" misali, kutsal bir duygu için dayak yedikten sonra mutlu olduğumu hatırlıyorum sadece; sonrası gri bir duman, arkasında sis olan kirli bir cam.
   Abisinin bizi görüp beni dövmesinden ve hastanelik etmesinden sonra, onun için dayak yediğim insanı bir daha göremeyeceğimi anladığımda da 10 yaşındaydım. Bak, hani "sen ne anlarsın?"dı? Hani "Daha çok küçüktün."dü? Hani "Bilmezsin öyle şeyleri." idi? Gel, sen de öğren, sana da öğreteyim. Bir sabah, yüzün gözün mosmor uyandığında kalbinin hâlâ deli gibi "o, ille de o, dayak yesem de sürünsem de o!" diye çarptığı sırada, mavi saksılardaki güllerin arasından bakıp evlerinin bir daha açılmamak üzere kapandığını gördüğünde yaşadığın bok duyguyu, umutsuzluğu, burnunun ucuna gelip gitmeyen sızıyı, boğazına dizilen kalp atışlarını ve daha çıkmasına yıllar olan 'değmesin ellerimiz'deki gibi "bitti mi hikayemiz?" hissini. Öğreteyim mi? İster misin? Sana soruyorum sana! 10 yaşında olduğumu hatırladığım her an, içime "olmasam da olurmuş." hissi doğar. Beni alır, yıkar, parçalar, parçalarımı yamuk yumuk birleştirir ve tekrar hayata döndürür. Döndürmese de olurmuş ama neyse. Bak, aynı his yine geldi, 10 yaşında olduğumu hatırladım ya, ondandır. 
   12 yaşında tekrar aşık oldum ben. 'Kendisine zeki diyen insan dünyanın en salak insanıdır.' misali, acaba kendisine 'aşık oldum yav ben zamanında.' diyen insan da hiç aşık olmamış mıdır mı aslında? Olmuştur olmuştur, bak ne güzel anlatıyorum şurda. 
   Aynı yerde, aynı zamanda, aynı Temmuz ayında, aynı sıcakta ve aynı güneşin aynı tepeler ardında batışını seyrederken... Şaka şaka, arkadaşlarımla köşe kapmaca oynarken, o da belki. Niye, oyun oynarken aşık olunmazmış mı oğlum, öyle bir kural mı var? Bal gibi de olunur, olundu, denendi ve onaylandı hatta. Peeh, sen daha uyu, bak elalemin yazarları ne deneyler yapıyor. 
   Kıskançlık duygusunu ilk hissettiğimde 12 yaşımın temmuz ayıydı. O içten içe iyi duygularımı kemiren, kalp atışlarımı gereksiz hızlandıran ve yüzümü inanılmaz şekillere sokan duyguyu bastırmak için; karşımdakinin de iyi duygularını kemirmesi, yüzünü gözünü değiştirmesi ve kalp atışlarını gereksiz hızlandırması için iadeyi duygu yaptığımda da 12 yaşındaydım. 
   O kocaman, dolu dolu iki yılda solup giden mavi saksıdaki güllerimizin yerine ekilen yemyeşil eğrelti otlarının arasından, her gece en az üç saat evimizin tam karşısındaki evlerinin, onun uyuduğu pencere kenarını seyrettiğimde de 12 yaşındaydım. Onun yatakta döndüğünü gördüğüm her an "ölmemiş, yaşıyor, ölmesin, yaşasın." hissini doruklarda hissedip şükürler çektiğimde de 12 idim. Kısacası, kaybetme korkusunu da 12'de öğrendim ben. 10'dakini kaybetmeye korkmamıştım, hep benimle olacak sanıp hata yapmıştım. Tecrübeliydim artık, bir musibet bin nasihattan gerçekten daha iyiydi, korka korka yaşamak en iyisiydi. Hem hiçbir şeyden korkmayan canlı mı olur be? Küstüm otu bile biz dokununca ağzına sıçıcaz sanıp kendini kapatıyor. 
   Aynı mavi saksılardan birini, gece, onun uzun bir süre dönmediğini fark edip "öldü mü? ölmesin!" korkusuyla yere düşürüp kırdığımda ve herkesi uyandırdığımda da 12 yaşındaydım. Annemden bir temiz dayak yemiştim. Bakın ben söylemiştim, "aşk için dayak yemeli aşk, o zaman aşk." diye. Minik Serçeee? Hadi, azıcık cesaretin varsa değiştirsene sözleri? Hı?
   Bana yalan söylendiğini fark ettiğimde de 12 idim. Temmuz değildi ama bu sefer, ağustostu. Bu yüzden, ne zaman ağustos ayı gelse ilk iki gün yataktan çıkmam, kendimi cezalandırasım gelir. yastığı kafamın tepesine koyup öyle uyuyasım gelir, üzülesim gelir anlayacağın. 'Gözüm kapalı güvenirim' dediğim sevdiğimden, gözlerimi kapattığım an sırtıma bıçak yediğimde de 12 idim hatta. 10 ile arasında iki yıl var sadece, hani "çok küçüktüm ben ya"?
   14 yaşında da aşık oldum ben. Günümüzdeki gerçeklik payı virgüllere kadar inen aşklara inat, en gerçeğini yaşadım hem de. İlk reddedildiğimde de 14 idim, reddedilip bıkmadan, usanmadan sevdiğimi söylerken de 14. Bulduğum her kalemle; elime, koluma, deftere, kitaba ismini yazacak kadar sevip, "aman başkaları görmesin, onun ismi bana özel kalsın." diye düşünüp onları sakladığımda da 14 idim ben. Başkasını sevdiğini bilip evde her gün 'bir şey olsun da sevmesin, ama çok üzülecekse sevsin, n'olur o üzülmesin' diye dua ettiğimde de 14 idim. 'Erkekler ağlamaz' şarkısına inat, karşısına geçip "niye ben değil de o?" diye hıçkırarak ağladığımda da 14 idim ben. Karşılık bulduğumdaysa 15. Bu da mutsuz bitecek sandınız di mi pislikler? 
   Beraber 3 koca yıl geçirdiğimde yaşsızdım ama. Kimi zaman çocuktum yanında, kimi zaman baba, kimi zaman kardeş, kimi zaman da dost. Sırdaşıydım, kan kardeşiydim, sevgilisiydim. Onun için kitap yazdığımda, binlerin okuduğu gazeteye ona olan aşkımı anlatırken de, onunla beraber üzülüp onunla beraber sevindiğimde, onu eve bırakmayı alışkanlık haline getirdiğimde de yaşsızdım. Gerçek aşk böyle mi acaba, e ben bu hikayenin neresinde dayak yiyeceğim şimdi? 
   Tek bir şeye inandım, tek bir şeyi kutsallık derecesine getirip hissettim ben. Gerçek aşk. Sonu kötü biten aşk. Hem sonu iyi biten şeye aşk mı denir be? Aşk dediğinin sonu mutsuz biter. Ya kavuşamazsın ya kavuşturmazlar, ya karşılık bulamazsın ya da bulduğun karşılık hayal ettiğin gibi çıkmaz. Sonsuza kadar mutlu yaşamaz kimse, birinden biri mutlaka diğerinden önce gider, kalan hissetmeye devam eder ya da etmez. Böyledir işte. Beraber de ölsen, aşkın da seninle birlikte ölür, yok olur, toprağın altından toprağın üstünde kalanlara "naniik naniiik" diye el sallar.
  Sonsuza kadar süren tek şey, her ne kadar artık azalıp yok olmaya yüz tutsa da 'aşk' gerçeği. 'Değişmeyen tek şey değişimdir' misali, süregele gele bir hal olan duygu da ''gerçek aşk' olacak. Ben, sen, belki de o; nasıl yaşadığını bilmediği, 'anlatılmaz yaşanır' dediği o kutsal duyguyu; belki bir resme, belki giriş gelişme sonuç'lu bir yazıya, belki de bir şarkıya indirgeyecek. Bak yine geldik mi "dıp tıss dıp dıp tıss"a? Aşkolsun size
   
   
   

28 Mart 2016

'Fal batağı'na tekrar düşen ben...

Sınav günü, sınav iyi geçince arkadaşlarımla konuştuk, "falcıya gidelim" dedik. Normalde kötü geçseydi benim yapacağım şey ağlaya ağlaya twit atmak, twit okumak, küfretmek ve google'da "lysde nisil çikilir" diye araştırma yapmaktı. Ama inanılmaz -ya da inanılır- bir şekilde iyi geçti ve ben sınav salonundan "2" işareti yaparak çıktım.
Neyse, sınav hakkında sonra konuşuruz. Biliyorsun, daha doğrusu artık tanıyorsun beni yani. Bana "sınav" hariç bir şeyler söyle, ilgimi anında dağıtabiliyorsun. Yani hiiiiç olamadım şu tip bi öğrenci: "Yaa, canım seninle çıkmayı çok isterdim ammmaa ders çalışmam lazım."
Aynen şöyle bi öğrenci oldum, oluyorum, olacağım: "Neeee, gezmeye mi gidiyoruz, kalk ulan kalk ders çalışmak neymiş yav!"
Konumuz bu değil.
7 kişi mi neyiz, yürümeye başladık. Bi kafede durduk, içeri girdim adamla konuşmak için. Hani 7 kişiyiz, falcı nasıl, toplu fal indirimi var mı filan diye soracağım. Benden en fazla 4 yaş büyük bi çocuk kasadaydı, muhtemelen o beni kendisinden büyük sandı ama olsun. "Biz fal baktırıcaz, falcı iyi bakıyor mu?" dedim. "Keşkem daha deminki müşteri gitmeyeydi de onlan gonuşsaydın, mühteşem bakıyor." dedi. Bu nasıl bi pazarlama olayı yahu? Çocuk önümde destur filan çekiyor bildiğin, "caaanım falcı, gussssursuz bi falcı, keşkem gitmeseydi o müşteri de bakaydınız soraydınız." diye. "Boşver falcıyı, sana 7 kişi getirdim, ucuza baksın söyle." dedim. O yerlere eğilen çocuğun içine bi anda ne girdi anlamadım, "Biliyonuz di mi, fal bi ihtiyaç deyil, zevk alıyonuz baktırırken." dedi. Zevk alıyormuşuz, te allam! "Heee, biliyoruz, ne olmuş ki?" dedim. "İndirim çoğ saçma o yüzden, gussura bakma kardaş." dedi.
Terbiyesiz! Biz de biliyoruz herhalde bi saçmalık olduğunu ama ne yapabiliriz. 7 tane sınav öğrencisiyiz, liseyi 4 yıl okuyup beğenmediğimizi fark edip bi sene de "Bi tekrar bakiyim yaaa!" diyip lise 5'i de okuyan gençleriz biz! Tüü sana!
Çıktım dışarı, çocuğa "Bi dakika bekler misin?" diyip. Beğenmediler mekanı da arkadaşlarım, kalktık baya bilindik bi kafeye gittik.
Garson geldi, sorduk falcıları. Bi sürü isim söyledi, içinde en 'yaşlı'ya yakın olanını seçtik. Evet, resmen salağız, "yaşlı isim mi olur" diyeceksin ama ne yapabilirim. Önce "Kerem, İzel, Tankut" filan dedi... Yani tutup da bunlara para bayılamam, kusura bakmasın. Bi anda "Nevin de var." dedi, ben hemen "O olsun o olsun!" dedim.
Falcı geldi, hani biz eğlencesine baktırırız, herkes herkesinkini duyar sanıyorduk ama kadın "dikkatimi dağıtmayın, sırayla gelin." dedi. Benim götüm atmaya başladı bildiğin. Ulan deli misin nesin, "İyi bi yer kazanacaksın, paran olacak, yurt dışına çıkacaksın." de, bitsin gitsin. -Yalan söylüyorum, bunları söylese kahveyi yüzüne fırlatacaktım-
En yakın arkadaşım baktırıyordu, kalktım yanlarına oturdum. Ve sıra bana geldi...
"Olan hep sana olmuş." dedi. Baktım şöyle, haklı.
"Bu kadar duygusal ve başkalarını düşünen birisi olursan kaybedeceksin, haberin olsun. Atmışsın hayatından bi sürü kişiyi, iyi ettin ama üzülmekten vazgeç artık." dedi. "Vazgeçtim ki zaten." diye yalan söyledim, "uydurma be! bırak artık geçmişini, önüne baksana sen!" diye bağırdı bana.
"Ailende kiminle iyi değil aran?" dedi, "babamla 10 yıldır küstük, barışalı 1 yıl bile olmadı." dedim. "Gitmen, iyi gelecek size." dedi.
"Gidiyor muyum ki?" diye sordum. "Gidiyorsun tabi. Al al, kart çek." dedi. Çektim. "Doktor falan mı olacaksın sen, beyaz önlüklü görüyorum seni." dedi. "Doktor, diş hekimi, ne olursa... olsun da biri." dedim. "olacak olacak, baksana şuna." dedi de karttan ben bir şey anlamadım.
"Bi kart daha çek." dedi, çektim. "Sen neden zekanın farkında değilsin?" dedi. "Nasıl yani?" dedim. "Manyak mısın sen, bildiğin hayvanlar gibi zeki çocuksun, ışığını kaybetme hiç, neyin umutsuzluğundasın sen?" diye yine bağırdı bana. Anacım, annem bana böyle bağırmadı ya...
"Ne yeteneğin var ya senin?" dedi. "Yazıyorum 7 yıldır, o mu acaba?" dedim. "Gider gitmez para kazanmaya başlayacaksın bu yeteneğin sayesinde." dedi. "Sana birisi aracı olacak ama, öyle başlayacaksın para kazanmaya." dedi bir de.
"Beş harfli biri var." dedi. "Garip isimli böyle, nereli ulan bu, kim bu ya seni bu kadar üzmüş?" dedi. "Birisi işte, boş ver." dedim. "Buralı da değil, lan bak dikkat et." dedi. "Aaa, anladık orayı, eee?" dedim.
"Beyaz önlüklü bu da, vayyy!" dedi. "Sen salak mısın, sen güçlü bir çocuksun, ne diye kendini üzdün lan bu kadar?" dedi. "Boş ver." dedim.
"Hayatına girecek ama haberin olsun." dedi. "O da fena ama haa. Evine girip çıkacak sürekli. Ben senin yerinde olsam paralarını yer bırakırdım, hahahayyytt!" dedi. Manyak kadın ya, gülmekten ağladım lan kdhdjd. "Fena ki hem nasıl... üzme kendini bu kadar ulan, deli misin nesin. Otur ders çalış, sınavın da iyi, at kapağı oraya." dedi.
Neyse, fal bitti, ben tam kalkıyorum, "tanınacaksın sen, hazırlan yepyeni bir hayata." dedi. Bi anda da "Sana numaramı versem, bana bunlar olunca arayıp 'oldu be Nevin abla' diyip sevincini anlatır mısın?" dedi. "Olur tabi, verirsen ararım eylül gibi." dedim. Verdi.
Hiçbir arkadaşıma numarasını vermemişti, hiçbirine bağırmamıştı... Çok merak ediyorum dedikleri gerçekten çıkacak mı diye, yaşayıp göreceğim artık.