9 Ağustos 2026

Kitabım çıkıyor

Kapak tasarımının da neredeyse tamamlanmasıyla beraber haberi artık verebilirim sanırım. Romanım çıkıyoooor! 'Afili' yakında sizlerle olacak!
***
2013'ten beri burada beni okuyanlar bilir, en büyük hayalim buydu. Bir kitabım çıkacak, kapağında ismim yazacak, insanlar satın alacak, imza günüm olacak, ben yine böyle heyecandan bayılacağım. 
Süreç o kadar zorlayıcı geçti ki benim için. Düşünsene, bir dünya kuruyorsun. Aylarını, yıllarını veriyorsun hatta o dünya için. Yarattığın karakterler sokaklarda dolaşıyor, geceleri seninle muhabbete geliyorlar. Akıllı işi değil! O kurduğun dünyada yağmur yağacak mı, köpek havlayacak mı, karakterin tiki olacak mı; her şeye sen karar veriyorsun. Üstelik iyi bir şey olmasını istiyorsan (ve biraz da benim gibi fazla takıntılıysan) tutarlı olmak için kafayı yiyorsun! 
Sonra yayınevlerine yollamaya başlıyorsun içinde bi umutla. Ahhhh o umut! Üç ay uykularımı kaçıran, gecelerimi mahveden, "Mail geldi mi?" diye gecenin köründe beni ayağa diken umut! 
Retler almaya başlıyorsun. Bu arada, çoğu yayınevi cevap dahi vermiyor. Yüzde doksanı bana cevap verip reddetti, o da gururumu okşadı aslında. "Can Yayınları beni reddettiiii!" diye sevindim hatta cevap maili alabilmeyi başardığım için. Ama bi yandan da... Çok çok üzüldüm. Klasik cevaplar... "Yayın programımıza uygun bulamadık.", "Kitap güzel ama 26-27 sezonunun kitaplarını doldurduk, teşekkürler."
Kendime itiraf edemesem de bu üzüntüyü kaldıramadım. Uyku düzenim mahvoldu. İlaç almaya başladım. İlaçla uyudum o kadar ay. Bi yandan da "Ulan Tolga, bütün yazarlar ilk kitaplarında reddedildi, sen kim oluyorsunnnn?" diyordum ama insan söz geçiremiyor beynine. Üzülme, otur, bir daha yaz! Yok, illa üzüleceğim! İçimdeki arabesk, dışımdaki fırlamayı dövdü maalesef! 
Sonra, hiç ummadığım bi anda bi telefon geldi. Yabancı bi numara, hastalarımdan biri sandım. Telefonu açıp "Alo!" dememle tok bi sesin "Ben Herdem Yayınları'ndan Şebnem. Tolga Bey, nasılsınız?" demesi... Dünya, benim için yeniden dönmeye başladı sanki. 
Şartları konuştuk, imzaları attık. Temmuz'un başından beridir de bununla uğraşıyoruz.
"Uğraşıyoruz." diyorum çünkü bu bildiğin koca bir ekip işi. Ben "Hooop, imzaları attım. Haftaya çıkıyoruzzz!" diye düşünüyordum. Meğer bu işin arkasında sayısız insan varmış. Önce "En az 6 ay sürer satışa çıkmamız." dediler ama "Ekim'de çıkaralım n'oluuuur!" diye çok direttim, ellerinden geleni yapıyorlar yetiştirmek için. 
İlk bomba kitabın adıyla patladı. Yayın yönetmeni aradı, "Tolga Bey, 'Afilli' yazmışsınız, tek 'L' ile yazılıyor TDK'de. Özel bir anlamı mı var yanlış yazmanızın?" dedi. Kadına diyemedim ki "Word altını kırmızı yapmadı, yanlış yazdığımın farkında değildim." diye. Sonra, cevap vermeye utandığım için kadın bana içinde 'Afili' kelimesi geçen bi sürü eserin sıralandığı bir metin gönderdi. Utancımdan yerin dibine girdim. Diyemedim ki "Emre Aydın Afillllllli yalnızlık diyor diye ben öyle yazdımmm!" Kitabın adı hop değişti, 'Afili' oluverdi, tek L ile. Çok şükür demediler ki "Sen daha kitabının adını doğru yazamıyorsun, siktir olll!" diye. Gülüp geçtiler. Yani umarım gülmüşlerdir. 
Kapak tasarımcısını da delirttim mesela bence. Kaç revize verdim hatırlamıyorum. Adamın son 4 maili "Umarım bu sefer olmuştur Tolga Bey." diye bitiyor. Bi onu te buralardan delirtmediğim kalmıştı. Bi de, yayınevinden aradılar. Adam bana birkaç kapak yollamıştı, ben ikisini beğendim ve ikisine revize veriyordum, en son seçerim diye. Adam beni şikayet etmiş, "Bu yazar n'apıyoooor, iki kapak birden seçmek ne demek!" demiş. Kibarca uyardılar beni... Rezil oldum yaaa!
Ama şey hissi çok güzel... "Son karar yazarımızındır." cümlesini görmek. Ne yazarı yaaa şapşik, gerçek oldu mu o hayalim yaaa!
Anlayacağın; sayısız kanal tedavisi, teze başlangıç, onlarca makale, akademisyenlik için İngilizce sınavına hazırlık derken bir de kendi romanımla meşguldüm! Bu yaz kıçımın üstünde kaldım, hiçbir yere gidemedim. Bi baktım, ağustos olmuş, ortası gelmiş bile! 
Teşekkürlerimi ve kapağı diğer yazıda paylaşacağım. Biraz merak edinnn! Bence çok tatlı bi şey geliyor, umarım seversiniz. Umarım bi gecede bitirip "Beni uykusuz bıraktın!" dersiniz. Umarım uçak veya otobüs yolculuğunuzda size eşlik eder. Umarım karakterlerle bağ kurar, onları çok sever, bir kısmına küfredersiniz. Umarım Afili Meyhane'de rakı içtiğinizi hisseder, Adana sokaklarında gezersiniz. Umarım kütüphanenizin raflarında bana ve Afili'ye yer verirsiniz. 
Umarım, Ekim'de görüşürüz! Öptüm!

16 Mayıs 2026

Beyaz Gömlekle Karakol Yolları: İstanbul'dan Diyarbakır'a, Sıfır Noktasına

Haziran, 2024
Uğruna 10 kilo alıp bütün sosyal hayatımın içine ettiğim, beş kuruş paramın olmadığı, dayımdan neredeyse 700k borç alıp İstanbul'da hazırlanmaya karar verdiğim sınavımın üstünden nerdeyse iki ay geçti. Daha sınavdayken anlamıştım zaten istediğim bölümün İstanbul'da gelmeyeceğinden ama en azından bi şey kazanıyorum diye seviniyorum. 
Özelde çalışmak, girdiğim kliniklerle alakalıdır belki bilmiyorum, beni kendimden de hayatımdan da mesleğimden de soğutmuştu. Tavrım aşırı kesin ve netti, bu sınav olmazsa mesleği bırakıp metin yazarlığı için iş arayacaktım. Asgari ücret alırım ama en azından eve gidince hasta düşünmem, belim boynum bu kadar ağrımaz, belki cumartesi tatil olurum ya da yarım gün çalışırım... Ama istifa ettiğim klinikteki gibi 11'den 22'ye, hatta bazen 10'dan 22'ye çalışmam. 
Çok şükür, dört buçuk ayda aniden istifa ederek (gerçekten aniden bu arada, bi anda, başhekim şok oldu.) en azından istediğim bölümü, şehir seçeneklerim pek iyi olmasa da kazandım. Hem de sınavı benden önce kazanan arkadaşımın kitaplarıyla, dershanesiz bi şeysiz. Yukarıdaki bana "Dişçiliği bırakma Tolgi! Daha yaşayacak bir sürü maceran var!" dedi resmen. 
İstanbul'dan ayrılıyorum. Dünyadaki her şeyden ayrılabilirdim; evim, işim, sevgilim... Ama bu şehirden asla ayrılamam sanıyordum. "Beni bu şehre gömünnnn!" diye ağlayıp zırladığım, bayramda seyranda anneme "Büte kaldım yaaa, gelemem, hoca ders çalışmanız lazım diyooo." diye yalanlar söyleyip memlekete aylarca dönmediğim şehirden en geç iki aya taşınıyorum. Büyük konuşmamak lazımmış, hayat siz planlar yaparken arkanızdan sinsi sinsi gülümsüyor çünkü. "Hani ayrılamazdınnnn, nanikkkk!" yaparak hem de. 
İki gündür de bi numara beni düzenli olarak arıyor. Eskiden olsa "Hastalarımdan biridir." der açardım ama aylardır evdeyim, insan yüzü görmedim, hatta gün yüzü bile görmemiş olabilirim. İlk insana doğru evrimin anasını ağlattım çünkü. Beni doğuran ana bile tanıyamaz bu halimi. Bilmediğim numaları açmayı da pek sevmiyorum, saçma sapan bi şekilde geriliyorum. Meşgule atıp YouTube'dan bi şeyler izlemeye devam ediyordum. Ta ki şu mesaja kadar:
"Doğancılar Karakol'undan arıyorum. Açar mısınız lütfen şu telefonu?"
Allahımmmmmm! Ben ne bok yedimmmm! Aylardır da evdeyim, evde mi bi bok yedim diye düşünüyorum ama yok yok! Adıma kredi mi çektiler, senet mi imzaladılar, kimliğimi çalıp bi şey mi yaptılar! Ben demiştim, eski mavi kimliğimi az mı parçalayıp çöpe attım acaba, onu mu birleştirdiler? Ayyy, benim şerefsiz arkadaş grubumla mı alakalı acaba, kesin bizimkiler bi şey yaptı, bana suç attılar. Ya da beni şahit gösterdiler. Ayyy, saçmalamayın, bana güvenilir mi şahit olarak! 
Adamı hemen aradım. 
"Buyrun?"
"Tolga Bey merhabalar. Bu hafta ifade vermeniz gerekiyor. Hakkınızda şikayet var. xxxx ile ilgili. Hastanızmış."
Yok artık! Bir hastayla ilk mezun olduğumda iki sene önce bi olay yaşamıştık. Ben o olay çözüldü zannediyordum. Çünkü her bakanlığa beni şikayet etmişti, hepsine savunmamı yazdım, aradılar anlattım, dosyayı kapattılar. Bir de karakola gitmiş, hakkımda 'adam yaralama dosyası' açtırmış!  
Daha önce bir kere karakola gitmiştim gecenin bir saati, berbat bir deneyimdi, muhtemelen bu da öyle olacak. Kalbim nasıl hızlı çarptı size anlatamam. Ayyy, itiraf edeyim, başıma gelen böyle polistir kriminaldir, bu tür olaylarda aklıma hemen liseli bir ergen gibi "Şimdi ben anneme ne diyeceğim?" geliyor. 
"İki üç gün içinde gelirseniz iyi olur." dedi adam. Aşırı kibardı bu arada. İki sene öncenin olayı için neden şimdi ulaştıklarını sordum, "Sıra ancak geldi, o kadar çok dosya var ki..." dedi. 
Telefonu kapatır kapatmaz o dönem ben savunmalarımı yazarken çalıştığım yerin avukatı olan kızı aradım. İyi anlaşmıştık, umarım beni hatırlar. Kendisine bir sürü espri yapmıştım o stresim içinde işimi hızlıca çözsün diye, unutursa poposunu keserim. 
Açtı, durumu anlattım, "Birazdan arayacağım sizi." dedi. Meğer eski kliniğimi arayıp izin almış yardımcı olayım mı diye. Sonra tekrar aradı, o dönem "Ben sizinle her yere gelirimmmmm." diyen avukat kızımız gelemeyeceğini, tek başına gitmem gerektiğini söyledi. Bir şeyler anlattı, kapattı. Bu kadar yardımcı olabilirmiş. 
Beş kuruş param yok avukata verecek. Avukat falan tutamam, gider o parayla Adana dürüm yerim bir hafta. Tek tabanca halimle her şeyi halletmem lazım. Sakin olmalıyım.

2 gün sonra...
Maalesef magazin çukurunda büyümüş bir ruh hastası olarak eski kuşağa ait çoğu şeyi hatırlıyorum. Offf ne hatırlaması! Beynimin yüzde doksanı onlarla dolu. Bu bilgiler yüzünden yeni bilgileri öğrenemiyorum. Beynim gereksiz onlarca şeyle dolu. Sibel Can otel olayı, Gülben Ergen'in basın açıklaması, Seren Serengil'in Gülben diyince havlayan köpeği, Asena-İbrahim Tatlıses, Gelinim Olur Musun Sinem'in operasyonu; bu ve bunlar gibi tonla şey. 
O yüzden ifade vermeye gitmeye hazırlanan her gencin yapması gereken şeyi yaptım. Hayırrr! Sakinleştirici almadım, bir avukat tutmadım. Evet, doğru bildin. Beyaz bir gömlek satın aldım ve ifade vermeye onunla gittim! Gülben Ergen gibi Allah kolyesi de takacaktım ama bulamadım Üsküdar'da. Karakol çıkışı da Gamze'ye kahvaltıya gideceğim.
Karakola girdim, sora sora beni arayan adamın odasını buldum. Ben baya sorgu odası gibi bir şey beklerken bana su ve çay ikram ettiler. Şansıma yazan polis de benimle konuşan polis de dünya tatlısı insanlardı. İfademi aldılar. Dünyanın en kısa ifadesini verdim. Yani daha doğrusu yazacak hiçbir şey bulamadık. Bir de hayat ne garip, ben kanal tedavisi yüzünden ifade veriyorum hakkımda 'adam yaralama' diye dosya var ancak birkaç aya kanal tedavisi uzmanlığına başlıyorum başka bir şehirde. 
Karakoldan çıktım. Polis beyin üstümdeki gömlekten etkilendiğini sanmıyorum. Yani gömleğe para vermesem de olurmuş bu parasızlıkta. Sonra da ilk otobüse atlayıp paşa paşa Gamze'ye kahvaltıya gittim. 

Temmuz, 2024
Diyarbakır'a geldim, üniversiteye uzmanlık için kaydım yapılıyor. Buradaki şiveye alışmam epey zaman alacak. Az önce bi belge çıktısı almam gerekti, odanın yerini sorduğum kişinin şivesinden hiçbir şey anlamadığım için başka birine bir daha sordum. 
Kaydı yapan adam "Erkenden sizi başlatacağız hocam, okulun ihtiyacı var. O yüzden evinizi hızlıca ayarlayın." dedi. Şükürler olsun parasızlıktan kurtuluyorum. Normalde en az iki ay sürüyor arayıp başlatmaları, hemen çağıracaklarmış. Sonunda getir'de ucuza zurna dürüm kampanyası kovaladığım günlerim bitiyor. 

Ağustos, 2024
Adama güvenip annemi Adana'dan Diyarbakır'a yolladım ve "Hemennnnn bana ev tut! Baksana hemen başlatacaklarmış! Sokakta mı kalayım istiyorsun!" dedim. Beğendiğimiz ilk evi tuttuk. Dayımdan yine tonla para borç aldım, şerefsiz ev sahibim üç kira depozito istedi çünkü. 
Bi grup kurdular whatsapp'ta. Bölüme beraber başlayacağım kişiler var. Bu insanlara da aşırı şaşırıyorum var ya, benim asla aklıma gelmiyor "ben kiminle beraber başlıyorum, ayyy dur hemen grup açayım numaralarını bulup." demek. Nasıl olsa göreceğim sizi hem de üç yıl. Bütün sınav gruplarını da sınavdan çıkar çıkmaz sessize aldım, yeni hayatıma odaklanıyorum. Herkes birbirine "hocam hocam" diyip duruyor. Öfff, ne bu bayık saygı. 
Bi sabah ben yine evde boş boş otururken gruba bir mesaj geldi, bi kız "Beni aradılar, haftaya başlıyorum." diye yazmış. Allahım sana şükürler olsun, bi tık erken aramışlar ama yol iznim var neticede. Birazdan beni de arayacaklar kesin. Sonra da nakliyedir, eşyaları kutulamaktır, onlarla uğraşmaya başlarım artık. 

İki saat sonra...
Beni kimse aramadı! Vallahi aramadı! Ben mi okulu arasam acaba? Beni unuttunuz mu yahu! Gruptaki herkes aranmış, bi ben kalmışım! 

İki gün sonra...
Okulu ben aradım "Siz beni niye unuttunuz yaaaa???" diye hesap sormaya. Ben gittim ev bile tuttum başlayacağım diye! Ev sahibimle konuştum, İstanbul'u kapatıyorum! Aloooo, başlamam lazım aloo! 
Adam demez mi telefonda "Hocam sizin karakolda dosyanız görünüyor, okul sizi o dosya kapanana kadar başlatmayacak." diye. 
Ulannnn! Ben ne bileyim dosya ne zaman kapanacak! İki sene sonra sıram gelmiş ifade vermişim, Allah bilir ne zaman sonuçlanacak. Ben o sonuçlanana kadar mı bekleyeceğim. Ayyy, yaşlanırım yemin ediyorum. Dayımdan yine borç mu alacağım, adama olan borcum sıra dağlar gibi oldu, denize paralel uzanıyor. 
Hem ne suçum var be! Komplikasyon dosyası bu, hekimlikle ilgili yani! Gören de bi bok yedim sanacak. Var ya millet neler neler yapıyor bir şey olmuyor, canına yandığımın ülkesinde gariban Tolgi'nin başı yandı. Magazinlere çıkacağım kredi kartı ekstrelerimi gösterip, dayımdan bana borç verdiğine dair senet bi şey yapsaydım keşke! Açar onları gösterirdim kameralara! İşin kötüsü, ben baya evi kapatıp Diyarbakır'a geliyorum. Bilseydim gelmez, İstanbul'da partilemeye devam ederdim. Tam benim yapacağım hareketti yine adama güvenip erkenden şehir değiştirmek!

Ağustos, 2024
Diyarbakır'dayım. Taşındım. Bir hafta oldu. Dipteyim, sondayım, depresyondayım. İki senelik ilişkim, "Ben sensiz yapamam. Gider geliriz." demesine rağmen birinci hafta beni telefondan "Uzak mesafe ilişkisinden emin değilim." diyerek terk etti. Beş kuruş param yok. Kocaman bir şehirde kimsem yok. Hava çok sıcak ve klimam yok. İşim yok, eşim yok. O kadar huzursuz uyuyorum ki her gün, kedim bile geceleri uyanıyor benim gibi. 
Hayatım sıfır noktasında. Hatta ekside. Daha kötü günlerim olmamış gibi geliyor. Bu dipten çıkmam lazım. Üstelik asker kaçağıyım. İşe başlamazsam kimlik kontrolünde başıma bi işler gelebilir. 

Eylül, 2024
Bi avukat buldum. Bu işlere bakıyormuş. İşe başlamam için sanırım dava açacağız. Ayyy bi bu eksikti. Daha okula gelmeden hem "Karakolda dosyası bulunan hoca" oldum hem de "okula dava açan hoca"! Baya ünlüyüm bu arada, herkes her şeyi biliyor, nasıl bu kadar hızlı yayıldı anlamadım. Okula bi uğrar gibi oldum, Tarkan gibiydim yemin ederim idare katında. 
Avukat çok para istiyor ama mecbur kalmak üzereyim. Herkes işe başladı. Okuldan fotoğraf atıyorlar, hasta bakıyorlar, ilk maaşlarını aldılar. Bir de bana bak. 
Avukata göre geç de olsa her şeyi halledeceğiz. Birkaç belge istedi benden okuldan almam lazımmış. Okula gittim, canım aşırı sıkkın. Herkes bana üzülüyor ama kimsenin elinden bi şey gelmiyor nedense. Birkaç kişiyle arkadaş olmuştum, durumları anlattım. Başhekime gitmemi söylediler, bi de orada bi şansımı deneyeyim diye. 
Odasını buldum, ilk gittiğimde odasında değildi. Öyle bi dönem geçiriyordum ki, en küçük olumsuzluk gözümde bir dev oluyordu. Alt tarafı kadın odasında değil, belli ki işi var birazdan gelecek. Ama benim o an içimdeki yangınları, dudaklarımın titremesini, kırık kalbimi anlatmamın imkanı yok. Kendimi, üzüntümü kontrol edemiyordum. 
İkinci gidişimde buldum. Tatlı sert bi kadına benziyordu. Durumu anlattım, "Hocam," dedim, "Kesinlikle davayla gelmek istemiyorum ama durum bu. Kötü durumdayım, yardımcı olur musunuz?" Bu arada gerçekten kazanacağım para falan umurumda değil, başlangıcımı böyle yapmak istemiyorum. Zaten baya ünlü oldum koca okulda, bi de dava derken iyice boku çıkacak. Benden bütün olanları tek tek yazmamı istedi. Avukata durumu anlattım, her şeyi o yazdı. Bilmediğim onlarca Osmanlıca terimle yazmış, bi bok anlamadım. Kağıdı teslim ettim. İnşallah kadın anlar.

Ekim, 2024
Şükürler olsun, aradılar! Bir buçuk ay kayıpla başladım ama olsun. Ya başhekim araya girdi ya da bi süre vardı, onun geçmesini beklediler. Benimle uğraşmak istememiş de olabilirler, bilmiyorum. 

NOT: Bu süreç, bana o kadar fazla şey öğretti ve beni o kadar olgunlaştırdı ki. Sıfırdan başlamak ne demek, hayat bana onu gösterdi. 
Burada çok farklı insanlarla tanıştım. Ben İstanbul'da meğer hep kendim gibi insanlarla yakın arkadaş olmuşum. Kimseyi ne yaparsa yapsın yargılamayan, beyin olarak olgun ama bi yandan da hareketli, keyif insanı, neyi varsa saklamadan ortalığa sansürsüz anlatan, kalbi ağzında, kendine özen gösteren, açık fikirli, aydın, kültürlü... Böyle insanlara alışkınım, ben de onlardan biriydim çünkü. 
Burada ilk kez kendimden farklı birilerini gördüm. Alışamadım, garipsedim. En başta salak gibi İstanbul'da yediğim bokları herkese anlattım, fena yargıladılar bence beni. Sonra kendimi geri çektim, şimdi ayarımı buldum. Yakın hissettiğim birkaç kişi var, keyfim aşırı yerinde. Nazar değmesin!

NOT 2: Fotoğrafı Gemini yaptı, bayıldım ya!


17 Ağustos 2024

Ergenlik Dramım: Kıl, Sakal, Bıyık Meselesi


Hazır bu aralar boşum, ergenliğimle ilgili birkaç şeyi anlatmak istiyorum. Bugün Diyarbakır'da berberde saç sakal tıraşı olurken hatırladım, kesen çocuğa anlatırken "Ayyy!" dedim, "Benim bunları blog'ta da anlatmam lazım!"
***
Maalesef çok geç kıl tüy çıkaran bi çocuk oldum. Yani ergenliğimin en büyük draması gerçekten çıkmayan kıllarım ve sakalımdı. Yaşıtlarım, sınıftaki oğlanlar, annemlerin her hafta birinin evinde toplandığımız gün arkadaşlarının erkek çocukları, apartmandaki yakın arkadaşım; hepsi zamanında kıl çıkarırken ben Eda Taşpınar'ınkilerle yan yana koysak sırıtmayacak sütun gibi, kılsız, ince ve parlak bacaklarımla Veet ağda reklamı oyuncusu gibiydim. Bu durum inanılmaz bi travma yarattı bende. 
Mesela beden dersi için soyunma odasında giyineceğiz sınıftaki oğlanlarla, baya hepsinin bacakları siyah siyah dolmaya başlamış. Hatta aralarında konuşuyorlar "En fazla hangimizde var ahaha!" diye. Ve ben, gariban ben... Sütun gibi bacaklarımla utancımdan okulun bok kokulu tuvaletinde giyiniyordum. Sanki beni kenara çekip "Heheheh kılsız kılsııızzz! Ergen bile olamamışşş hahaha!" diyeceklermiş gibi geliyordu. 
Bi gün hiç unutmuyorum, annemlerin günü var. Gün dediğim de her hafta bi gece bi ailenin evinde toplanıp pasta börek yiyoruz, büyükler sohbet ediyor, küçükler kuduruyor. Benimle yaşıt bi çocuk var, ben de onunla arkadaşlık ediyorum. Televizyonda ne varsa izliyoruz, Sihirli Annem mi Selena mı hatırlamıyorum şimdi. 
Çekti beni kenara, "Gel gel sana bişii göstereceğim!" dedi. Geçtik koltuğun oraya, kapıyı kapattı bu. Pat diye pantolonunu indirdi hayvan. "Ayyy, bana bi şey yapacak, n'apacak!" diye içimden geçirirken "Baaak, benim bacaklarımda kıl çıktı bi sürü!" dedi. Sonra da hızını alamayıp külotunun bi kısmını sıyırdı, "Baaak, pipimin üstünde de çıktı bişileeerrr!" dedi.
O kadar üzülmüştüm ki anlatamam. Hayvan çocuk ya, suratında da yavaştan sakallar bıyıklar çıkıyor, gelişkin pislik! Hem okul hem gün arkadaşım derken ben bu konuyu fena kafaya takmaya başladım. Ve ergenliğimin giriş kısmını bu şekilde tamamlamış oldum. 
Aradan uzun zaman geçti. Bu sefer de okulda sakal muhabbeti ediliyor. Liseye geçeceğiz, ben bildiğin köse! Okuldakiler sakal bıyık çıkarıyor, hatta tıraş olan bile var! Üzüntüden resmen kahroluyorum, durup durup anama babama soruyorum "Niye benim sakalım yoook!" diye. Hatta sorarken ağlıyorum, kahır meselem bu bildiğin. 
Liseye geçtik, abi bende sakal hâlâ yok. Ve sakal kontrolü yapılıyor sabahları, çok mutsuzum. O dönem televizyonda Küçük Sırlar var, Çet'in sakalları efsane. Her gece o kulüpten bu kulübe eğleniyorlar, altlarında son model araba, fıstık gibi giyiniyorlar. Ben evde izleyip izleyip kendimi yiyorum. 
O dönemde de bi üst kat komşumuz var. Aşırı yakışıklı bi üniversiteli, sakalı var, motoru var, eve sabaha karşı geliyor, aşırı eğleniyor. İnanılmaz iyi anlaşıyoruz. Apartmandaki Küçük Sırlar idolüm resmen. "Ben," dedim, "en iyi Burak Abi'ye yazayım, bi akıl alayım."
Facebook'tan hiç üşenmedim, yazdım. "Burak Abi." dedim, "Benim sakalım çıkmıyor ve çok üzülüyorum."
Önce bana espri olarak "Sarımsak sür." yazdı. Sonra da "Saçmalama." diyip anamların dediklerini söyledi. "Zamanı gelince çıkar, sonra bıkarsın, elleme, jilet vurma..." aynı şeyler. 
Ancak bi beyinsiz olduğum için annemler oturma odasında televizyon izlerken koşarak mutfağa gittim ve bir sarımsak aldım. İkiye kestim ve hayvan gibi bastıra bastıra yanaklarıma sürtmeye başladım. Ama nasıl bastırıyorum, durmadan, dakikalarca, baya çitiler gibi. Kıpkırmızı oldu yanağım. Sonra... Bi yanmaya başladı, aklın hayalin durur! Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum, yok böyle bi yanma. Annemler koşup mutfağa geldiler, o yanmanın üstüne bi de babam dövdü bi güzel. Yoğurtlar, yanık kremleri derken bir iki haftaya anca toparladım. 
Ne yaparsam yapayım çıkmadı sakalım. Hafiften bıyıklarım çıkıyor ama onlar da incecik, resmen kırk metre uzaktan bağırıyorum "Ben ergenliğe yeni girdimmmm!" diye. Sonra düşündüm, jilet için hep daha hızlı çıkardığını söylüyorlar. Ben neden jiletle tıraş olmuyorum! 
Bu sefer de gizli gizli her sabah olmayan sakalım ve iki parça bıyığımı bol tıraş köpüğü süre süre jiletle tıraş etmeye başladım. Baya tıraş olurken role giriyorum, şarkı söylüyorum, içimden "Az kaldı, buralar sakalla dolacak!" diye temennilerde bulunuyorum. Jilet eskimiyor bile.
Sonra, zamanı geldi diye mi bilmiyorum ama ben sakallanmaya başladım. Ama kıvırcık ve aşırı sert. Öyle böyle sert değil, baya kabasakal gibi kabarık. Ve aşırı hızlı uzuyor, iki güne eskiye dönmeye başlıyorum. Arkadaşlarımın sakallarına bakıyorum, saçları gibi yumuşacık, asla kıvırcık değil. Uzayınca garip bi görüntü olmuyor, benimki gibi sağa sola çıkmıyor.
Yani o jiletin kahrını çekmeye başladım sanırım. Hangi berbere gitsem anlıyor, hemen "Kanka sen jilet mi vurdun sakalına?" diye soruyor. Bugün de sordular. Ben de anlattım, hem sarımsak hikayesini hem her sabah olmayan sakalımı jiletle kesmemi. Akıllandıktan sonra jileti çöpe atıp makineyle devam ettim ama nafile. 
Hatta bi yerde bugün hafif açıklık varmış, berber "Oralara sarımsak temas etmemiş herhalde." dedi :((

15 Ağustos 2024

Diyarbakır sever seni, sen beni seversen (2)


3. Gün: Benim siyah poşetim nerde?
Sabah Eti Burçak'la kahvaltımızı yapıp apar topar otelden çıktık annemle. Evde elektrik yok diye online bi şekilde elektriği üzerime aldım, arayıp teyit ettim, elektriğimin açıldığını söylediler. Adamlar matkap çalıştıracak, elektriğimin olması lazım. 
Evi temizlemek için varmadan bi sürü temizlik malzemesi, kova gibi ıvır zıvırları aldık ve eve geçtik. İstanbul'da yedi ev değiştirmiş ve bence bu konuda artık fikir beyan etmesi gayet normal biri olarak söylüyorum, en keyifle temizlediğim evim bu evim oldu. Kadir Ezildi gibi çitileye çitileye her bi dolabı temizledim, banyoyu hallettim. 
Temizlerken şunu fark ettim. Gerçekten her şeyin bi zamanı var. Bundan önceki evim hariç, diğerlerinde hep ev arkadaşlarım vardı. Memnun olmadığım ama ağzımı açamadığım şeyler vardı, ait hissetmediğim anlar oluyordu. Bunda öyle değil, bulaşık makinesi bile aldım yahu. İçimden geldiği gibi döşemek için doğru zaman bu zamanmış sanırım. 
Telefonum çaldı ve nakliye geldi. Bu arada, elektrik hâlâ yok! Arıyorum, "Var görünüyor, hemen ekip gönderiyorum." diyorlar, kimse gelmiyor. Adamlar "20 dakikaya işimiz biter, dolapları monte etmeye başlarız." diyorlar, 20 dakikam var anlayacağın şu zıkkım elektriğin gelmesi için. 
Altı kere aradım, en sonunda bi ekip geldi. Adam diyor ki "Aşağıda mühür var, buraya açma kapama ekibinin gelmesi lazım, ben açamam." Üzerime aldım, kesin şu mühürü, vallahi dolandırıcı değilim! Yok! Adam tutturdu "Kesemem. Ceza ödersiniz." diye. Abicim, ne cezası, ben her şeyi usülüne uygun yapıyorum, aşk olsun yaaa!
En sonunda, apartmandan birinin elektrikten tanıdığı varmış, geldi, şak diye halletti her şeyi, elektriğim geldi. Bilim insanlarından alnından öpmek istiyorum, ne önemli bi şeymiş yahu elektrik. Şirketi aradığımda bile kadına bağırdım bi ton telefonda: "Bana bakın, az sonra şarjım bitecek, karşınızda muhatap bile bulamayacaksınız! Elektriğim yokkk! Açınnnnn!" diye. Kıyamam, kadın ne bilsin bodrumda mühür var, "Ay ama açık görünüyor, var elektrik varrr!" diyor benim sinirime. Neyse şükür bu da halloldu. 
Önce, adamların bi poşetimi kaybettiklerini anladım. Kamuran'ın tuvaleti ve içinde bütün temizlik malzemelerimin olduğu poşet. Kıyafetlerim, kitaplarım olsa büyük olay çıkarırdım (ve hiçbir faydası olmazdı) ama affedilir şeyler diye ses etmedim. Vantilatörüm de sizlere ömür, kırılmış. Bi sandalyem yamulmuş, muhtemelen üstüne ağırlık gelmiş. Sonra, yatak odamdaki dolabı monte edemeyeceklerini ve dolabın resmen döküldüğünü söylediler. Tekrar kurmak için bi sürü malzeme lazımmış ve tahtalar hep eskimiş. Bu arada inanılmaz haklılar, adam bana İstanbul'dayken de göstermişti. Dolap bildiğin dandikmiş. "Yok abi, yapamam ben bunu, yapsam da üstüne yıkılır. Mobilyacı değilim ben." diyor, odada bilmem kaç bavul kıyafet bana bakıyor. 
O an, vahiy mi indi bana bilmiyorum ama sineklikçiyi aradım. Diyarbakır'da tanıdığım tek insan, sineklikçi canım abim. "Abi." dedim, "Böyle böyle. Bana marangoz lazım ama bu dolabı yeniden yaratsın n'olur, beş kuruş param yok!" Pat diye bi konum attı bana, "Git, selamımı söyle." dedi. O arada nakliyeciler gitmişti zaten. Taksiye atladığım gibi yanına gittim adamın, mobilya atölyesi gibi bi yer. Evime de çok yakın. 
Nakliyecinin dediği şeyleri söyledim, eksikleri hazırlayıp adamın arabasıyla tekrar eve geldik. Dolabımı tamir ettiler şükür. Sadece "Bi kere daha taşınırsan bu dolap dayanmaz artık, son hakkın bu." dedi. Ayyy canım dolabım, ev sahibi evden atmadıkça dolabımla mutlu mesut yaşamayı düşünüyorum. 
Sonunda annem, ben ve Kamuran kaldık. Gecenin körüne kadar bütün mutfak eşyalarımı tek tek ellerimle yıkadım, bütün evi dizdik neredeyse. Aslında baktığında ıvır zıvırlarım dışında çok fazla ev eşyam yokmuş ama taşınmak çok yorucu. Hâlâ ayak tabanlarım acıyor. 
Tüm bunlara rağmen... Hiç bilmediğim bi şehre, insanlara, yollara rağmen... Yine de, sıfırdan başlamak sanırım çok güzel. İstanbul'a ilk geldiğimde, faturaları üzerime almaya uğraşırken kaybolup yanlışlıkla Tuzla'ya gitmiştim, "Tuzla'ya hoş geldiniz." tabelasının altında dakikalarca ağlamıştım. Sonra n'oldu, İstanbul kazan, ben kepçe! Girmediğim deliği kalmadı koca şehrin, bilmediğim ortam, tanışmadığım insan, yemediğim bok kalmadı. Burası da öyle olacak, çok eminim. Alışmak için sadece biraz zamana ihtiyacım var. 

Şimdi gelelim, şehirden ufak notlara:
-Diyarbakır insanı o kadar tatlı ki, ilk kez böyle güzel insanlarla karşılaşıyorum. Evimde sıcak suyum yok diye üst komşum evine davet etti ve orada duş aldım. Kadın ben duştayken lahmacun yapıp verdi bana, eve de bir sürü şey indirdi, buna filtre kahve dahil. İstanbul'daki evlerimde bırakın taşınırken bi kap yemek vermeyi, aşure ayında bile şerefsiz komşularım bizim daireyi atlar, yanımızdakilere verirlerdi. 
-Çok sıcak! Ama Adana gibi terler içinde kalmıyorsun. Kafanı sıcak fırına sokuyormuşsun gibi düşün. 
-Ucuz! O koca lahmacun ve o güzel dönerlerin fiyatı nasıl iki basamaklı olabilir aklım almıyor. Annem iki güne bir lahmacun söyledi eve, soğanları içine doldura doldura yedik. Spora salonu buldum mesela, aylık ücreti nasıl oluyor da İstanbul'dakilerin üçte biri kadar olabilir yahu. 
-Adana'ya çok benzettim buraları. Daha keşfetmedim ama birkaç aya iyice anlarım diye düşünüyorum. 

Son olarak... Ben uzmanlık sınavına 5 aya yakın bi süre varken istifa edip eve kapanmıştım, öyle çalışmıştım sınava. Eşşekler gibi gerçek anlamıyla, hiç abartmıyorum. Sıfır temelle, oturup anam ağlaya ağlaya her şeyi en başından kendim öğrenerek. İyi ki bu kararı vermişim, iyi ki risk almışım diyorum. 
Afffferin lan Tolga, bunu da başardın şerefsiz! Senin elinden hiçbir şey kurtulamaz, yeter ki iste! Öptüm!

13 Ağustos 2024

Diyarbakır sever seni, sen beni seversen (1)



1. Gün: Taşınma ve nakliye problemleri (Allah belanı versin varil!)
İstanbul'da 7 ev değiştirdikten sonra artık nakliyeymiş, eşyaymış, ev kutulamakmış; uzman oldum bu konuda. Ama şunu net bir şekilde öğrendim. İstanbul, bi insanın tanıdıkla iş yapabileceği bi yer değil, nasıl bi şehirse artık hayattan soğuttu beni tanıdıkla yaptığım işler.
Nakliyeyi ayarladım, Bostancı'daki evin emlakçısının arkadaşıymış. Diğer fiyat aldığım yerlerin yarısı kadar fiyat verince kabul ettim hemen. Sadece nakliyelere verdiğim parayla Beylikdüzü'nde bodrum katta 1 artı 0 ev sahibi olabilirdim yemin ederim. Neyse, ayarlayan emlakçı bana dedi ki "Tolgacım, adamlar varilleriyle gelecekler, sen özel eşyalarını kaldır, mutfağı onlar toplayacaklar." Ben de tabii ki bu olaya dünden razı olduğum için mutfağa elimi bile sürmedim, adamlara da kolaylık olsun diye her şeyi tezgaha koydum. 
Adamlar geldi, üç kişiler. Birini hiç sevmedim Allah affetsin. Neyse evi topladılar, mutfağı gördü benim sevmediğim adam, "E kardeş sen daha toplanmamışsın." dedi. 
"Benimle öyle konuşmadılar yalnız, sizin yanınızda varil getireceğinizi söyledi Erdinç Bey."
"Kimse konuşmadı benimle ne Erdinç Bey'i. Yanımızda da ne varil var ne kutu. Şu karşı marketten kutu bul sen."
Şok oldum, adamın tavrına da söylediklerine de. Yani yirmi dakika sonra taşınmam bitiyor ve mutfak olduğu gibi duruyor, tencerelerim bana el sallıyor, su bardakları ve tabaklar halay çekiyor. Gittim Erdinç Bey'i aradım, adam bana diyor ki "Olur mu Tolga Hocam, ben konuştum onlarla, şimdi varil gönderiyorum evinize, unutmuşlar herhalde." 
Adama söylüyorum, "Varil geliyormuş, Erdinç Bey sizi aramış." diye. Dediği tek şey, "Varil gelmiyor, beni kimse aramadı."
Neyse, o yirmi dakika da bi şekilde bitti ve varil gelmedi tabii ki. Mutfak hâlâ olduğu gibi duruyor. Adamlar geldi yanıma, "Abi bizim işimiz bitti, çıkıyoruz." dediler. 
"E mutfak?"
"Toplamadın mı sen?"
"Neyle toplayacağım, kutu mu var evde? Varil geliyormuş hem."
Adam gözlerini kocaman açtı, bildiğin üstüme üstüme geldi.
"BANA BAK. KUTU DA BENİM, VARİL DE BENİM. BEN YOK DİYORSAM YOKTUR. BENİ KİMSE ARAMIYOR, SEN BENİMLE MUHATAP OLACAKSIN."
Bi altıma sıçtım var ya. Dövse döver beni hayvan gibi herif. Diğer adam geldi hemen yanımıza.
"Karşı marketten kutu bulayım ben hemen hallederiz." dedi, kutu bulup geldi. Ve mutfağı el birliğiyle toparladık. Sonra da pazar sabah geleceklerini söyleyip basıp gittiler.
Kamyonu köşeyi dönene kadar izledim. Kamyonla beraber İstanbul'daki hatalarım, hatıralarım, yediğim boklar, mutluluklarım, hıçkırıklarım, sarhoşluklarım; hepsi gitti. Niyeyse delicesine mutsuz değilim. Hayat, büyük değişiklikler yaparken bana hep daha özelini verdi nasıl olsa. 

2. Gün-Sabaha Karşı: Diyarbakır yolcusu kalmasın!
Sabah 7'deki uçağım için Melike'nin evinden üç buçukta çıkıp elimde Kamuran ve kafesiyle birlikte e5'te otobüs beklemeye başladım. Kulaklığımı bile takamadım, o derece uykum var ve Kamuran miyavlamıyor, adeta çığlık atıyor. 
Otobüs geldi, ben Kamuran susar da az kafayı koyar uyurum diye düşünürken otobüsün deli gibi dolu olduğunu fark ettim, adım atacak yer yok. Ama insanların çıtı çıkmıyor, herkesin yüzünde aynı ifade var. "Allahın şu saatinde binmişiz, varalım gideceğimiz yere sessiz sessiz." ifadesi ve temennisi. Ancak hesaba katmadıkları bi şey var ki o da Kamuran'ın miyaaaavvv çığlıkları. 
Hayvan öyle bi korktu ki, içli içli miyavlıyor. Herkes dönüp bize bakıyor, "Hasbinallahhhh!" diyenler var. Ne yapayım, hayvanın ağzını mı kapatayım, korkuyor işte. Dayanıverin bi saat. 
Havaalanına vardık. Bilet, sıra bekleme, ikinci kapı derken sonunda uçağa binerken bulduk kendimizi. Birkaç gündür öyle kötüydüm ve uykusuzdum ki. Hem taşınıyorum diye gereksiz bi duygusallık vardı üstümde hem de yine kafaya takacak birkaç şey buldum, onları sonra anlatırım. Uçağa binip koltuğa oturur oturmaz, kucağımda Kamuran; kafamı kafesine yaslayıp bi uyumuşum. Hayatımda ilk kez uçağın kalktığını bile hissetmedim, direkt bayılmışım. Uyandığımda iniş için alçalıyorduk. 

2. Gün-Sabah: Turist Ömer kafası!
Bizi havaalanından annemin bi akrabasının tanıdığı aldı, annem de otobüsle benden bi saat önce gelmiş Diyarbakır'a. Adam dünya iyisi, bizi alıp direkt Eski Diyarbakır'a kahvaltıya götürdü. Ama beynim tamamen durmuş vaziyette, aşırı uykusuzum, adama doğru dürüst cevap veremiyorum, annem arkadan cümlemi tamamlıyor. Bi uyusam öyle güzel olacak ki anlatamam. 
Kahvaltıdan sonra adam bizi otele bıraktı. Kamuran'ı kabul eden tek otel burasıydı ama o da tuttuğum eve aşırı uzakmış aslında. Yapacak bi şey yok diyip odaya girdik. Tam uyuyacağım, birkaç gün önceden ölçü alsın diye ayarladığımız sineklikçi aradı, "Abi ben eve geliyorum ölçü almaya." diye. Kamuran atlamasın diye ilk yaptırdığım şey sineklik oldu bütün pencerelere. Hem ben böcekten de korkuyorum zaten hem de Kamuran pencere kenarını çok seviyor, bi kuş sinek görür, uçar aşağı. Hooop, dinlenemeden basıp eve geldik. 
Hiçbir şey bilmediğimiz için sora sora o sıcakta eve yürüyerek 20 dakika uzaklıkta bi yerde indik dolmuştan. Taksi yok, doğru dürüst araba bile yok. "Nerdeyiz lan biz?" derken uzun uğraşlar sonunda eve vardık ve resmen esmerleştik. 
Evime bayıldım, n'olurrr kıçını kaşı. Hayatımda oturduğum en güzel ev, odaları dev gibi, yepyeni bina, öyle mutlu oldum ki anlatamam. İstanbul'da Feriha'nın evi tarzında yerlerde oturduğum için burası bana ilaç gibi geldi. 
Sineklikçi ölçüleri aldı, biz de otele döndük. Bu gece ve yarın gece kalıp Pazar sabah nakliyeyi karşılamak için otelden geleceğiz tekrar.

2. Gün-Gece: Uyur uyanık
Akşam 9'da bi uyumuşuz annemle, uyandığımda gece 3'tü. Baktım bi sürü cevapsız arama. Aaa, nakliye. Aaaa, "Biz yarın öğlen getiriyoruz eşyalarını." yazmış bana. Ulan hani Pazar'dı! Bütün rezervasyonlar ona göre yapıldı, adamlar kafalarına göre iş yapıyor. Neyse, dedim; vardır bi hayır. Kafayı vurup tekrar uyudum. Yarın eşyalar geliyor anlayacağın. 

18 Temmuz 2024

Kadıköy alarmlarla inlerken...

Kanal tedavisi uzmanı oluyorum, Diyarbakır'a atandım. Yine taşınıyorum. Ama bundan bahsetmeden önce yediğim son boku anlatmam lazım. 

***

Yine parasızlıktan mahvolduğum, "Acaba hangi şehre taşınıyorum?" diye merak ve stresten öldüğüm bi gün, yakın bi arkadaşım aradı. Daha önce Kadıköy'de kendisinin garson olarak çalıştığı ve güzel paralar kazandığı pub'ta eleman aranıyormuş. "Şehir belli olana kadar çalışmak ister misin?" dedi. Biliyorsunuz, garsonluk diyince de ben! Bu sefer eve de yakın, tek araçla 25 dakikada ordayım, Taksim'e kadar gitmeye gerek yok. "Tamam." dedim, "Kadınla görüşeyim." En fazla ne olabilir ki? (Bu cümle minvalinde ne zaman bi şey söylesem, başıma öyle geliyor ki...) Beğenmezsem ayrılırım. 
Kadına numaramı vermiş. Bu arada "Kadın biraz deli ama kötü bi insan değil, merak etme." dedi. Kadın gecenin bi saati şak diye beni aradı. İşte klasik sorular, "Tecrüben var mı? Olsun, bana iki gün bile fazla, ben tecrübesiz garson istiyorum." derken beni görüşmeye çağırdı bi yere. Bu arada kadından asla negatif bi enerji almadım. Belli, sıkıntıları var ama benlik problem yok. 
Kalktım, hazırlandım ve görüşmeye gittim. Kadının rahatsızlığı varmış, bi sürü ameliyat olmuş, tekerlekli sandalyede. Anladığım kadarıyla bu süreçte birçok şeyin boş olduğunu anlamış. "Param var ama bi boka yaramıyor."a getiriyor sohbeti. Tekamüle mi ermiş bi şey olmuş. "Evren seni boşuna karşıma çıkarmadı." falan diyor bana. Ablaaa bi dur, ben de çok matah bi şey sayılmam, evrene teşekkür etme hemeennnn, yanarız! Bir sene önce, kendisi bu kadar ciddi ameliyatlar geçirmeden önce Kadıköy'ün en işlek pub'ıymış ancak ameliyat olunca tüm işi yeğenine vermiş, o da içine sıçmış her şeyin. Şu an bomboşmuş, çok üzülüyormuş böyle olmasına. Bütün müşterilerini kaybetmiş, yeniden canlandırmak istiyormuş. (Bu arada haklı, dediği yere oturup bira içmişliğim çoktur, son bir senedir açık olduğunu bile fark etmemişim.) Bu zamana kadar çalıştığı herkesle sorun yaşamış nerdeyse. Kasadan para çalanlar, şişe şişe alkol çalanlar; hep karakolluk olmuşlar. Beni de "Kimseye güvenmeyeceksin!" diye tembihliyor. 
Anlaştık, "10 saate 850 tl, yeğenimle çalışacaksınız, bahşişleri ikiye bölersiniz." dedi. Beyoğlu'nda 700'e çalıştığım o anlar geldi aklıma, duygulandım. "Yarın öğlen 12'de pub'ın önünde buluşalım, direkt temizliğe başlarsın sen. Ben de kızımla geleceğim, sana yardım ederiz, ne nerde gösteririz. Bir saate de yeğenim gelir, beraber çalışır anlaşırsınız." dedi. Üstüne basa basa dedim ki "Bakın, benim iki günlük tecrübem var, daha kredi kartıyla ödeme bile alamıyorum." Sorun yokmuş, hatta öylesi daha iyiymiş, yeğeni bana anlatırmış her şeyi, tecrübeliler çok dolandırmış onu çünkü. 
Eve döndüm. Hemen kazanacağım parayla günlerimi planladım. 10 gün boyunca minibüs paralarını çıkarsam, kalanı kartıma yatırsam biraz rahatlıyorum. Geçen ay ekside kaldım ödeyemeyince, bana bi gülme geldi. Birkaç gün sonra da, veda partim için beğendiğim gömlek vardı, onu alırım. E tamam süper, zengin oluyorummm tanrımmmm!
Ertesi gün, iki dirhem bi çekirdek giyindim, tam dediği saatte pub'ın önüne geldim. "Tekerlekeli sandalyede sonuçta, arayıp rahatsız etmeyeyim, belki gelmek gitmek zordur." diyip beklemeye başladım. İşte insanlara selfie atıyorum, boş boş 101 oynuyorum, "Vayyy canım Kadıköy, ben geldim bee!" falan diyorum içimden. Ama kadın asla aramıyor ve gelen giden yok. Çeyrek geçe gibi kadını aradım, açmadı; yazdım, dönmedi. Beklemeye devam edeyim, dedim. Bu arada hava aşırı sıcak. Yarım saatin sonunda kadın beni aradı. İşte kaos tam olarak burdan sonra başladı.
-Alo, Tolga, nerdesin?
-Mekanın önündeyim, siz nerdesiniz? Yarım saattir bekliyorum sizi. (Bunu da bilerek söyledim, 10 saatim dolunca vınnnn uçmak için)
-Evdeyim canım. O zaman şöyle yapalım, sen eve gel, ben sana anahtar vereyim, git aç mekanı.
Pat diye kapattı telefonu. Yarım saat bu sıcakta beklettiği yetmiyor, bi de ayağına çağırıyor sanki dün konuşmamışız gibi. Bana öyle bi sinir geldi ki bi anda, gözüm seğirmeye başladı. Attığı konuma yürüyerek 12 dakika gösteriyor. Hayır, madem eve çağıracaksın anahtar vermeye, dün neden mekanda buluşacağımızı söyledin mal karı. Neyse, dedim; 850 tl'ye aşırı ihtiyacın var, ağzını açma, belli ki kadın bunadı, git anahtarı al. Kalktım, gittim. 
Kızı açtı kapıyı, anahtarı aldım, "Ay kolay gelsin." dedi, arkadan da kadın geldi, "Sen git, alt katta temizlik malzemeleri var, onları al, başla etrafı silmeye, geliyorum ben de arkandan, yeğenim de gelir birazdan." dedi. Ama benim suratımı görmeniz lazım, resmen terör estiriyorum. Sinir oldum, zekama hürmetsizlik yapılıyor gibi hissediyorum böyle durumlarda. 
Söylene söylene pub'a gittim. Kapıyı açtım, yeğeni alttan üstten her yerden kilitlemiş. İçeriye girdim ve hooop, olanlar oldu! 
İçerde alarm varmış meğer. Bi ötmeye başladı, Allah belamı versin bakın kaç gün oldu, hâlâ kulaklarımda çınlıyor sesi. Asla durmuyor, asla! Flaş açtım önümü görmek için, kumanda gibi bi şeyin önüne geldim, her tuşa basıyorum, asla durmuyor! Bakın, aklınıza ne ses getiriyorsanız onu beşle çarpın, öyle bi alarm düşünün. Kadını arıyorum, asla açmıyor; 37 kere aramışım kadını. Sen nasıl iki günlük garsona koca pub'ın anahtarını verip telefonuna bakmazsın abi, sen ne salak bir kadınsın. Yok yok yok; durmuyor alarm!
Aklıma ilk gelen insanı aradım. Beyoğlu'ndaki pub'ta beraber çalıştığım ablayı! Beni görüntülü aradı hemen, kumandayı gösteriyorum, bi tarafında ufacık 1968 yazıyor, onu gördü, onun üzerinden şifre deniyoruz. Asla durmuyor! 
İşi ayarlayan arkadaşımı aradım, o da hastada kanal yapıyormuş, çocuk ben kriz geçirdiğim için hastayı koltukta bırakıp Youtube'dan güvenlik sistemini çözmeye çalıştı bir saat. Markayı aramış, açan yok; kadını arıyor, açmıyormuş; "Kızına ulaşmak lazım." diyor, kızının numarası yok! 
Tam 45 dakika geçti. Bütün Kadıköy ayağa kalktı. Önce dönerciler geldi, sonra Köstebek çalışanları, yan taraftaki hediyelikçinin elemanları, kapının önünde arabalar durmaya başladı, insanlar toplanıyor ve ben içerde tek başıma kriz geçiriyorum. Dışarı çıktım, bildiğin bekleyenlere yalvarıyorum, "N'oluuur bilen varsa kapatsın şunu n'oluuur!" diye. Kimse bi şey bilmiyor, herkes bakıyor öyle. 
Bu arada polis gelirse sıçtım, sigortam da yok, atanıyorum, soruşturmam var. Daha garsonluktaki ilk günüm, içimden "Polise ne derim?" diye senaryolar uyduruyorum. Bildiğin uzak resimde hırsız gibi görünüyorum çünkü. 
O anda da apartmanda balkondan balkona kavga çıktı. Pub'ın üstündeki apartmandaki bütün Kadıköy teyzeleri balkona çıktı.
-Yeteeeer yeteeeeer! Beynimizi mahvettiniz öğlenin şu saatinde!
-Ay bu ne yaaa, kapatın artık şunu!
-Susun beee, çocuk da belli ki bilmiyor alarmı kapatmayı, ne bağırıp duruyorsunuz!
Ayyy, bi teyze beni savununca hemen gittim balkonunun altına. "Teyze," dedim, "Ben kadına ulaşamıyorum." Bu arada kadını herkes tanıyormuş, her gören "O zaman kızını ara." diyor. Kızının numarası yok, kızında ayrıca bi zeka da yok, insan alarm var demez mi anahtarı verirken. En son teyze dedi ki "Kapat kapıyı, belki durur." İçerden anahtarı aldım, çantamı aldım ve pat, alarm durdu! 
Tam o anda önümde koca bir bira kamyonu durdu, ayak ucuma altı kasa bira ve iki fıçı indirdiler, hiçbir şey söylemeden elime bir fatura uzattı adam, "Hadi kolay gelsin." diyip gitti.
45 dakika kulaklarımın kanadığı bir savaştan çıkmış ruhum, etrafımda litrelerce bira ve dağılmaya başlayan kalabalıkla pub'ın önünde kalakaldım. Bütün vücudum uyuşmuş gibi hissediyorum stresten ve kadın telefonlarını hâlâ açmıyor. Teyzeler bile aradı, yok kadın ortada!
Yirmi dakika bekledikten sonra kadın geldi. Önce kapının kapalı olduğunu gördü, sonra suratımı, "N'oldu?" dedi.
-Nerdesiniz siz? Defalarca aradım, neden açmadınız?
-Aradın mı? (Telefonunu çıkardı çantasından.) Ah canım, 30 kere aramışsın gerçekten.
-Bütün Kadıköy alarmla ayağa kalktı, insanlar toplandı buraya, neden bana bir alarm
olduğunu söylemediniz?
-Ah evet alarm vardı, di mi? Dur ben yeğenimi arayayım, ondan öğrenirim şimdi. Bira mı sipariş etmiş bi de, onu da sorayım...
Kadının sakinliği karşısında ellerim ayaklarım daha fazla titremeye başladı. Saygısızlık etmek de istemiyorum ama karşısında aptal yok. Yeğeni telefonunu asla açmadı bu arada, beş kere falan aradı. 
-O zaman ben bi kızımı arayayım, o biliyordur belki.
Ne 'belki'si yaaa! Abi, ben mekan sahibi olsam asla böyle olamazdım ya, çıldırmak üzereyim! Kızıyla konuşurken telefonu bana uzattı.
-Ay Tolga Bey kusura bakmayın ben alarm olduğunu söylemeyi unutmuşum size, işe dalmışım da. Şifre xxxx, kolay gelsin.
Bunlarda ailecek sıkıntı var ya, söylemen gereken tek bi şey var zaten 'kolay gelsin'den hemen önce. Ne bu rahatlık abi! 
Bana bi anda geldiler. Allahım, böyle anlardaki Tolga'yı hiç sevmiyorum ama gerçekten iyi sabrettim bence. Bundan 8 sene önce 4. Levent'teki ev arkadaşımı da bu yüzden dövmüştüm, hani bi çift vardı ya, bağır çağır sevişen. Onuncu uyarışıma rağmen beni takmayıp inleyerek uyandırdıkları için. Yine bana o sinir geldi.
-Yeğeninizi arayın. 
-Arıyorum da açmıyor canım ya. Senin var mı bir arkadaşın bugün sana yardıma gelsin.
-Anlamadım?
-Bugün sen tek kalma diyorum, yeğenim, kerata, açmıyor telefonlarını. Sen yanına birini bulsan mı fakülteden falan? Ben az ileriye kiracımla görüşmeye gideceğim de canım, bir iki saate gelirim.
-Ne diyorsunuz siz ya, ne fakültesi? Ben mezun olalı kaç sene oldu, fakülte mi kaldı; hem ne demek birini bulmak? Bana bakın, o yeğeninizi arayın buraya gelsin, benim asabımı daha fazla bozmayın. Beynimin içinde alarmlar hâlâ çalıyor, beni sakın germeyin daha fazla, ben gerilirsem sizi burada öyle bir gererim ki şok olursunuz. Alın şu anahtarı da, (anahtarı kadına verdim) bir daha da düzgün iş yapmadan, insan gibi iletişim kurmadan çağırmayın kimseyi buraya. Asabımı bozdunuz öğlenin şu sıcağında. Kiracıya gidecekmiş, ha ha ha, siz ne dediğinizin farkında mısınız?
Kadının gözleri büyüdü büyüdü, şoka girdi resmen. Etrafa bakmaya başladı, bi sürü kasa bira, fıçılar... 
-Ama şey... Biralar, bunların içeri konması lazım. Ben gideceğim şimdi, bunlar dışarda mı kalsın?
-(İtici bi şekilde güldüm.) Kaldırmayacağım. Niye belim ağrısın ki? 
Ve çıktım gittim. Bi daha da bu sektöre tövbe, benden bu kadar. Karşısındaki insanın bi insan olduğunu, duyguları, düşünceleri ve bi zamanı olduğunu unutan veya yok sayan herkesten nefret ediyorum. Dünyayı kurtaracak şeyin ne olduğunu bilmiyorum ama batıracak şeylerin listesini ezberden sayabilirim böyle insanlar yüzünden. 
Saygısız karı!!!! Sinirim geçmedi hâlâ!!!!

25 Haziran 2024

Ehliyet alacaktım, alabilirdim, alamadım...


Çocukluğumdan beri hiç araba sahibi olmadığımız için ne araba sürmeye merakım vardı ne de yeteneğim. Sanırım yer yönle alakalı olarak büyük problemlerim var. Birinin evine on kere gitmeden o evi öğrenemem, yol tarif edemem, edilen tariften hiçbir şey anlayamam, "sağa dön." derler sola döner giderim, hiçbir arkadaşım haritadan yola bakmam için beni öne oturtmaz çünkü asla tarif edemem... Bu liste böyle uzayıp gider. 
18'imden beri de ehliyet almayı erteledim. Çünkü kendimi tanıyorum. Hiç pratik yapmadığım, deli gibi korktuğum bi alan araba kullanmak. Neden bilmiyorum ama kaza yapmaktan çok korkuyorum. Kimin arabasına binsem hep o üstteki yerden tutunurum bütün yol boyunca nerede oturursam oturayım. Hızlı giden arkadaşımı uyarırım, kullanırken esneyen arkadaşım varsa yusuf yusuf olurum. Bana dünyanın en zor, en komplike işi gibi geliyor. Ayakların farklı pedallarda olacaaak, bütün aynaları aynı anda göreceksiiiin, ani fren yapabilmen lazııım, bi yandan yola bakacaksııın. Oooof! Yazarken bile fena oldum.
Tam 9 senelik bu müthiş ertelemem dayımın "Oğlum sen mal mısın? Neden ehliyet almıyorsun? Koca ailede bi sen kaldın bilmeyen. Alsana evladım." diyişiyle son buldu. Sonra da kuzenler arasında artık deyim haline gelen o cümle duyuldu tabii: "Tolga, Aslı Yenge bile aldıysa, kesin alırsın sen!" Aslı Yenge bile aldıysa... Bakın, unutmayın burayı. 
Geçen sene sanırım, bi anda bi haber çıktı ya "Sürücü kurslarına korkunç zam!" diye. Tanıdığım birinin de sürücü kursu var. "Bugün parayı gönderirsen eski fiyattan yardımcı olacağım." dedi, gönderdim ve kaydoldum. Hem de manuelden! Bakın, daha sağını solunu bilmeyen bir insan olarak o andaki oy çoğunluğu yüzünden pat diye "manuel" diyiverdim! Hayır sen kimsin! Sen kim-sin! Ne manueli! Neymiş, ilerde ya alacağım araba manuel olursaymış; ya acil bi durum olursa ve kullanmak zorunda olursaymışım; otomatikçiler sadece otomatik sürermiş ama bak manuelcilere, onlar hepsini sürebilirmiş; onun keyfi bambaşkaymış da bilmem ne! Anlayacağın, daha ilk anda sıçtım. 
Bir de, geleceği o kadar görmeyen bi insanmışım ki, "İş yerime kurs yeri yakın olsun." diye kaydolduğum klinikten istifa edip evime 90 dakika uzaktaki yere araba kullanmayı öğrenmeye gitmeye başlayacağım, bakar mısın şansa! 
Bendeki şansın seyircisi olmaya devam edelim. Kurs sahibi tanıdığım biri olduğu ve anladığım kadarıyla da bi tık kahpe ve unutkan olduğu için sen benim kaydımı unut. Ben de zaten böyle bi yere kursa gideceğimi beynimden silmişim bile, travma silmek gibi. Beni aylar aylar sonra pat diye aradılar. 
-Tolga Bey merhabalar. Sizi çok acil bu hafta sonu teorik sınava almamız gerekiyor.
-Neden acil?
-Bu hafta girmezseniz kaydınız silinecek çünkü. Ertunç Bey unutmuş sanırım, kusura bakmayın.
Dakika bir, gol bir! "Neyse yaa." dedim, teorik yani, geçeriz bi şekilde. Çünkü kimi duysam "Ay bi saat bakıp girdim, 88 aldım.", "Valla yolda giderken okudum bi kere, 92 aldım." diyordu. Bu arada, bunlar olurken ben ilk iş yerimden istifa etmişim, ikinci kliniğe başlamışım, ikincide de ara ara "Ben burdan da mı ayrılsam yaa?" perileri geliyor aklıma. Zaman o kadar geçmiş yani! 
Sınav akşam 6'daydı, birkaç saat önce de hastam yoktu. Oturdum internetten dört beş tane deneme çözdüm ellişer soruluk, "Tamam!" dedim, "Daha ne yaa! Çok bile çalıştım! Millet bi kere okuyormuş!"
Geçme notu 70'miş, zar zor 72 aldım! Otuz kere kontrol ettim sınavı, yemin ederim çok zorlandım ya! Kime puanımı söylesem bana götüyle güldü yaaa! Aşk olsun size!
Sonra ben yine bir ehliyet kursum olduğunu unuttum. Anladığım kadarıyla kurs sahibi arkadaşım da beni yine unutmuş. O arada ben ikinci klinikten de kriz geçirip istifa ettim, uzmanlık sınavına hazırlanmak için eve kapandım, hatta sınava üç buçuk ay falan var. Pat diye bi telefon. 
-Tolga Bey merhabalar. Sizin bu hafta bütün derslerinizi yapmanız gerekiyor, haftaya pratik sınavınız var.
-Erteleyemez miyiz ya? Benim sınavım var, merkez çok uzak, gel git yaparsam çok zaman kaybederim.
-Maalesef, haftaya olan sınava kesin girmeniz gerekiyor. Kusura bakmayın. 
Bence bu yazının da ana fikri, tanıdıkla iş yapmamak! Neyse, whatsapp'tan programımı gönderdiler. Bildiğin hemen başlıyorum. Hemen de bitiyor dersler. Ulan ben daha bırak direksiyona elimin değmesini, gazdan frenden başka üçüncü bi pedal olduğunu bile öğreneli birkaç ay olmuş, bu kadar az ders mi verilir! Yine kendimi sakinleştirmeye çalışıyorum, "Hallederiiim." diyorum, Aslı Yenge bile halletti sonuçta. Kadın şimdi Adana'da arabasız tuvalete bile gitmiyormuş! 
İlk dersimde, arabayı o kadar çok stop ettirdim ki, hocanın yanımda kriz geçirişini an be an izledim! Bu arada Ertunç bana yapabileceği tek iyiliği yapmış bu süreç boyunca, hoca kursun en iyi hocasıymış. Kesinlikle öyle olduğunu düşünüyorum ben de. Bir de bana ders hediye etmiş yediği bok yüzünden. Önce benim mal olduğumu düşündüğü için bence, bana karşı biraz soğuktu ama sonra çok alıştık, beni duraktan almaya başladı. Ben de ona her sabah simit alıyordum. 
Buraya derslerde neler olduğunu yazıp kendimi rezil etmek istemiyorum. Kavşaktan dönerken kavşağın üzerine mi çıkmadım, az kalsın bi kazaya sebep mi olmayacaktım, adam yanımda "Hız yapma!" dediği halde düz yolda gaza mı basmadım, fren diye gaza basıp adamı krize mi sokmadım... Son derste hâlâ yolu öğrenememiş, hocaya soruyordum "Buradan mı dönüyordum yaaa?" diye. Adam muhtemelen benim diş hekimi olduğuma inanmadı içinden, "Bu, üniversite sınavını hangi beyinle kazandı acaba?" diye içinden geçirdiğine eminim. Ama bi şekilde o 10 gün bitti arkadaşlar. Ve sınav günüm geldi.
Hayatımda hiçbir sınavımda bacağım titrememiştir, sınav başladığında titremesi dursun diye içimden nefes egzersizleri yapmaya başladım! Lan bu ne, nasıl bi ortam bu, arabada 4 kişi var ve herkesin canı bana mı emanet! Üstelik deli gibi trafik var, deli gibi araba var! Benim derslerimde yol bomboştu. Tanrıııımmm!
Kemerimi taktım, aynalarımı ayarladım, el frenini hallettim. Araba gitmiyor! Ayağımı çekiyorum, başka bi şeyler yapıyorum, yok yok yok! Komisyon döndü bana, "Tolga Bey, bi şeyi unutmadık mı?" dedi. Ayyyy, vitesi 1'e almamışım, öylece boşta kalmış! Yapmam gereken üç tane falan şey vardı, birini unutmuşum. "Hehehe, yaaa, heyecan sanırım!" diyorum ama arkada hocam oturuyor, suratını görmeniz lazım. 
Bi yandan da beni konuşturmaya çalışıyorlar. Susun bi ya, zaten heyecandan öleceğim şimdi. Ben de yiğitliğe bok sürdürmüyorum güya ama rezalet gidiyor her şey! "Hekimim." ayağı yapıyorum ki bana acısınlar da geçirsinler diye. 
Karşıma yine bi kavşak çıktı. Yemin ederim, gözüme perde indi sanki. Yolu, adımı, soy adımı bile unuttum! Dönüp komisyondaki adama dedim ki "Paaardoonn, burdan mı dönüyodukkk?" E be salak Tolga, dön işte, ne soruyorsun! "Tolga Bey, adayın yolu bilmemesi kırmızı hata, biliyorsunuz di mi?" dedi. "Ayy heyecandan unutuverdim." dedim, hocanın arkada nefes alışverişi bile değişti kıyamam ya. Döndüm o kavşağı. 
L park için sıraya girdik. Hocanın bana yüz kere mantığını anlatmak için çıldırdığı ama ısrarla benim anlayamadığım, full ezber gittiğim o alan! İşte "Omzuma şu yeşil boya denk gelince tam kırıyorum, burun ucuma şurası denk gelince terse, azıcık arkaya, bilmem ne!" İçimden tekrar ede ede parkı cillop gibi yaptım! Derslerde mutlaka bi falsom oluyordu, sorunsuz bitti! Hoca ve komisyon bindi arabaya.
-Hocaammmm, nasıldım ama! Derste çok kötüydüm ama şimdi fıstık gibi oldu!
-Aaaa, Tolgacım olur mu hiç kötü falan? Sen derste de çok iyiydin ya! 
Adam dişlerini sıka sıka bana resmen "Sus!" dedi, hemen sustum. 
Park alanından çıktık, yolda gidiyoruz. Yine bi sürü araba, arabanın içinde adayların suratlarını görüyorum, biri kaldırımda ağlıyor! Yine fena strese girdim manzaralara baktıkça! İçimden "Ben ne olacağım yaa?" diye geçirirken yanımda oturan adam bi anda "DUR!" dedi. Oranın 'Ani durma alanı' olduğunu ve benim ani fren yapma yeteneğimi ölçtüğünü adama dönüp "Bi dakika, şu an müsait değilim, az sonra durucam!" dedikten sonra anladım maalesef! Bi iki dakika sonra durdum ve komisyon kriz geçirmeye başladı.
-BURASI ANİ DURMA ALANI! NASIL DURMAZSINIZ!
-Ya unuttum ne yapayım, pardonnnn. 
Hoca da arkadan lafa girdi:
-Derste de çok çalıştık aslında burda. 
O anda mal kızın biri, bi arabanın camından çıkmış, güya video çekiyor. Bizim önümüzden geçti bizi kameraya çeke çeke.
-BU KIZ KİM! SİZİN ARKADAŞINIZ MI? NEDEN BİZİ VİDEOYA ÇEKİYOR!
-Tanımıyorum yaa, ne biliyim kim. Benim arkadaşım durağın orda bekliyor beni. 
Ayyyy, adam bildiğiniz kriz geçirdi arkadaşlar. Komisyondaki diğer adam sakinleştirdi ortalığı. Onun da oğlu diş hekimiymiş, yakın hissetti bana karşı bence. "Neyse, devam edelim, az kaldı." dedi. 
İçimden diyorum ki, "Yine adını altın harflerle bi yere kazımayı başardın, senin ben ağzına sıçayım Tolga!" Kesin kaldım yani! Hocanın suratına bakıyorum, 10 gündür verdiğimiz emeklere ağlıyor bence, yediği simitlere, aldığı kilolara üzülüyor. 
Sıra, paralel parka geldi. Asla anlayamadığım, dünyanın en zor parkı! Komisyon "Sağa doğru geçelim, orada duralım." dedi. Sağa doğru geçerken dubaları öyle güzel ezdim, tekerleğimin altına aldım ki... Komisyon zafer kazanmış bi edayla "EHHH YETER!" diyip el frenini çekti. "Arkaya geçelim Tolga Bey." 
Ve o sahne yaşandı maalesef. Ben ve hocam arkada beraber oturuyoruz, önde komisyondakiler; beni durağa bıraktılar eve kolay gitmem için. 
Sonra o günün akşamı kurstan tekrar aradılar. "Haftaya sınava girmek zorundasınız, bi ders daha alıp. Üç hakkınız kaldı." dediler. "Canım" dedim, "Ben almiyim. Ben bi dersle hiçbir şey öğrenemem, anladığım kadarıyla sınav da ertelenmiyor, siz benim kaydımı silin en iyisi."
Ay kaydım silinince bana geldi mi bi rahatlama. O ne stres öyle yaaaaa!
Aslı Yenge bile halletmişti, bana niye böyle oldu yaaa! 

23 Haziran 2024

İki günde biten efsane garsonluk kariyerim!

 Parasızlıktan kafayı kırmak üzere olduğum şu günlerde çok yakın bi arkadaşım aracılığıyla Beyoğlu'nda bir pub'ta garsonluğa başladım. Kariyerim tam olarak 2 gün sürdü! 2. günde ben arazi! Anlatayım.
Sınav açıklandı, tercihlerimi yaptım, İstanbul'dan taşınıyorum, orası kesinleşti. Şaşırtıcı bi şekilde mutsuz, huzursuz değilim; iyi bi maaşla insana yakışan saatlerde çalışmaya başlayacağım, bunun mutluluğundan sarhoş gibi geziyorum etrafta. "İstanbul'a cebimde paramla cumadan gelir, pazar dönerim, keyfime bakarım." diyorum. Birkaç sene yokum, kabullendim. 
Sınav biteli 4 ay oldu. 1 ayında Adana'da fellik fellik gezdim. Döndüğümden beridir de çok affedersiniz ama göt büyütüyorum! Ne sınavmış yahu, dinlen dinlen bitmedi. Bu süreçte annemden aldığım borçlarla hayatta kalmaya çalışıyorum. Annemin sinir krizleri eşliğinde. "Bi kliniğe gir, idareten git gel yaparsın." dedi, "Ben atanıyorooommm farkında mısınnn? Temmuz ayı gelince ne diycemmm, ben gidiyorommm mu???" gibi aptalca bir cevap verdim ve gitmedim. Hastalar yarım kalsın da istemedim ama girseymişim süper olurmuş gerçekten. Çok kötü durumdayım, öğrenciyken bile bu kadar parasız kalmadım. 
Bir de başıma aşırı geri zekalıca bi şey geldi. Malum, ben çok kilo aldım. Hatta kiloyu ben almadım, kilo beni pençelerine aldı, yoğurdu, buruşturup attı. Eski pantolonlarıma giremiyorum. (İlk işim, taşındığım şehirde spor salonuna ve pt'ye başlamak olacak. Hemen!) Şu üç ayda gideceğim düğün nişan sayısı dokuz falan. Kesinlikle yeni takım almam gerekiyor, düğmesi kapanmıyor değil, birbirlerine yaklaşamıyorlar bile, o derece şiştim. İnternette tasarımına bayıldığım bi takım gördüm, fiyatını siktir edin şimdi. Anneme de nerdeyse 3k az söyledim fiyatını. "Al, yapacak bi şey yok." dedi. Hedefim takıma milyon tane taksit yaptırıp yükümü hafifletmek. Kendi sitesinde ödeme aşamasında istediğim taksit sayısına tıkladığımda fiyat tam olarak iki katına çıkıyordu, yani benim planlar nanay oluyor yani, bildiğin kazıklanıyorum. Anneme de bunu aynen böyle söyledim, "Sen al, bankadan böleriz." dedi. Buna güvenip tek çekim aldım ve sonuç, bankadan bölünmüyormuş! "Ne yapacağım ne edeceğim bu ay?" diye kara kara düşümeye başladım. Borcum, aylardır işsiz bi adama göre aşırı fazla ve beş kuruşum yok. 
Sonra, o kurtarıcı diye düşündüğüm telefon konuşması yapıldı. Arkadaşım, kendisinin geceleri garsonluk yaptığı yerde eleman eksilince ve aklına benim sefil hayatımı getirince beni söylemiş "Tolga gelir!" diye. Sabah 10'dan akşam 8'e birisi lazımmış. Mekan, sabah 10'la sabah 4 arası açık, utanmasalar 24 saat açacaklar! Bu arada, 10 saat için verecekleri parayı söylüyorum. 700 tl! Saati 70 liraya çalışacağım yani! 70 liraya çiğ köfte bile alamıyorsun bildiğim kadarıyla! Ama dedim "Tamam, mecbursun, sus ve çalış!"
Bu kadar az veriyorlarsa herhalde bomboştur, diye düşündüm, pub'ın Nevizade'nin ortasında olduğunu unutup! Madde madde anlatacağım olanları, hayatımın en bomba iki gününü geçirdim. 
-Açılışı beraber yapacağımız abla Bulgar'mış. İnanılmaz bi şivesi vardı konuşurken, durup durup gülüyordum. Kadın yıllardır barla ilgili yapılabilecek her şeyi yapmış, bi de Beşiktaş'ta apart sahibiymiş. Istanbul'a git gel yapacağımı duyunca "Gelir bende kalırsın." dedi, günlüğünü daha ucuza verirmiş bana sağ olsun! 
-Yapılacakları anlattı. Önce elime bi süpürge ve çöp torbaları verdi. 3 katı süpürdüm, sildim, tuvalet temizledim, çöplerini değiştirdim. Kendisi de o arada masaların bi kısmını dizdi, barı halletti. Sıcaktan az kalsın buharlaşıyordum. Garson üst başlığı adı altında her işi yapmaya başladım. Bi de bana ne diyor, "Canım hemencecik yoruldun, bak masaları bile sana dizdirmedim ki!" 
-Saat daha 11, gelip happy hour'da bira içecek ne yaşamış olabilirsiniz sayın Beyoğlu sakinleri! Üstelik bir değil, iki değil, beş tane! 
-Öyle garip tipler gelip gitti ki. Bi tanesinin kafası bi dünyaydı, yürürken kafasını tutup yalpalıyor. Abla hiçbir işimiz olmamasına rağmen. "Temizlik var şu an, alamayız sizi." dedi, gönderdi. Tipini beğenmediğini almıyormuş, bana da dedi ki "Baktın arıza bi tipi var, sen de alma içeri, ne uğraşalım ya bize ne!"
-Bi anda "Senin boyun uzun, şunları asar mısın?" dedi. Dediği şey 20 metrelik Efes bayrağı, ebem kaydı resmen asarken tepelere. Sonra da "Canım şunları taşıyalım." dedi, fıçı biranın fıçısı. hala belim ağrıyor. (Şimdi okurken ne kuru götlüsün falan deme yaaa demee! Çoooook ağırdı!)
Gelelim bazı gerçeklere:
-Gelen tüm müşterilere "Ev yapımı limonatamız var, ister misiniz?" dedirtti bana. Ama barın orda gizli gizli Uludağ limonata doldurup içine nane attı. Herkese afiyet olsun!
-Buzları bardaklara eliyle koyuyor, kürek falan yoktu.
-Off en kötüsü bu! Bütün ketçap mayonezler Heinz görünümlü Burcu ketçap mayonez. Mutfaktan koca koca kutularda almışlar, hepsinin içini ben doldurdum sözde Heinz'ların! 
-Ahhh o bez! Masaları sildiğim o bez! Ellerimi beş gün çamaşır suyuna batırmak istiyorum! 
-Fıçı biralara su falan koymuyorlar arkadaşlar, içiniz rahat olsun. Günlük fıçılar değişiyor, bundan sonra şişe değil hep fıçı içmeyi düşünüyorum. 
-Bütün yabancılar birayı köpüklü rica ettiler. Bi Türkler "Aman ha köpüksüz olsun!" diyor biradan eksileceğini düşündükleri için. Canım milletim.
-Karşıma hiç kötü bi müşteri çıkmadı. İnanılmaz bahşiş topladım, bi turist bana bahşiş olarak 10 yuro verdi! Ama kalleşlik yapmadım, hepsini tip box'a koydum. Bu sektörde de insanlarla iyi anlaştım. 
-Kokteyl yaparken alkolü az koymaya falan çalışmıyordu ama bazılarını yapmayı bilmiyordu bence. Çok garip bi süsleme anlayışı vardı, masmavi boyalı bi şey döktü bardağın etrafına, müşteri koluna kadar mavi oldu, tuvalete koştu. Ben arkada gülme krizine girdim. 
-Abla öyle tatlıydı ki, o olmasa saatler geçmezdi. Müşteri bi bira istiyor mesela, "Ama Meksika usulü olsun." diyor. Ablaya aynen iletiyorum. "Bok içsin, salağa bak!" diyip hazırlıyor. "Black Russian istiyor şu kadın." diyorum, "Ay götüme bak, o nerden biliyor bunu! Bana da insan gibi birasını içip kalkan adam denk gelmez ki!" diyor. Ben yarılıyorum ama görmeniz lazım. 
-Abla yemek yiyişimi görünce şok oldu. "Canım yaaa, ne güzel iştahlısın, boy da maşallah deve gibi ama o yüzden sanırım!" diyip durdu. 
Gün bitti, patronlardan biri geldi. Benim ebem kaymış ama, öyle çok yoruldum ki anlatamam. Patron yanına çağırdı beni. 
"Tolgacım, sevmişler baya seni. Ben diyorum ki sen temmuz başına kadar gel. Ablana da yardım edersin, tek başına açılış zor oluyor."
"Abi, 700 tl veriyorsunuz, farkında mısınız? Saati 70 tl yani! Ya ücreti biraz artırın ya saati azaltın. Ben çok yoruldum ve hak ettiğim para bu değil kesinlikle, kimsenin değil hatta."
(Bu arada diş hekimi olduğumu biliyorlar diye inanılmaz bi saygı duyuyorlar, ordan aldığım gazla bülbül gibi şakıdım vallaha.)
"Haklısın ama 600'dü, zar zor 700 yaptı büyük patron."
Oradan abla araya girdi.
"Tolga yarın gelmeyecekse bile bana onun gibi birini bul lütfen, tek başıma açamam, altından kalkamam buranın ben."
"Tolgacım, yarın da gelebilir misin rica etsek? Ablan tek kalmasın, erken çıkarsın, sonraki günler zaten benim kardeşim gelecek sabahtan yardıma."
Ablayı sevdiğim için ve tabii ki parasızlıktan öldüğüm için "Tamam." dedim. Bi gün daha dayanırım. 
Ertesi gün, yine ablayla açılışı yaptık, garsonluk adı altında üç kat yer ve tuvalet temizledim. Şansıma o gün öğleden sonra 4'te maç varmış, bi anda pub dolup taşmaya başladı, televizyonlar açılıyor, her yer erkek kaynıyor, dakika başı bira istiyorlar! Nerdeyse bütün masalar dolu! O anda büyük patron geldi. 
Adam Taksim'in ve Kadıköy'ün mekanlarının çoğunun ortağıymış. Oturdu bi masaya. Abla bi şeyler hazırlamış onu verdi, "Al patrona götür." dedi, götürdüm verdim. Bu arada yorgunluktan ölünse tam anlamıyla o an ölebilirdim. O anda bi müşteri hapşırdı. Bana dönüp "Müşteriye peçete getir." dedi. "Misin?" yok ama. Tamam, dedim, götürdüm. "Bana da bi soda getir." dedi. Onu da verdim. Ama içten içe kurulmaya başladım bile. Emir kipinden hiç hoşlanmıyorum, hayatımda kimseye böyle konuşmadım, konuşmam. Klinikte hayatımın en zorlu işini yaparken bile asistanımdan bi şeyi rica ederek isterim. 
Neyse, az dinleneyim diye düşünüp bi sandalyeyi çektim, oturdum hazır ortalık durulmuş herkes maça odaklanmışken. Telefonumu aldım elime, anneme ve arkadaşlarıma "Kariyerimin sonu geldi bile, benden bu kadar." falan yazıyorum, patronu anlatıyorum. O anda abla geldi yanıma, "Canım ayakta dur istersen, patron bakıp duruyor sen oturup telefonuna bakıyorsun diye." dedi. "Abla," dedim "Sana yardıma o kız gelsin, ben az sonra vınnnnn! Ben gelemem böyle şeye!" Kalktım, deve gibi boyumla ayakta dikilmeye başladım.
Bir saat sonra yardım edecek kız geldi, paramı alıp ordan bi kaçışım var, dillere destan olmuştur bence. Abla sarılırken diyor ki "Ben kimseye bu kadar ısınmamıştım ama sen de haklısın, çok zordu di mi? N'olur bi daha gel!" Bi de çıkarken bana Redbull verdi, "Al, yolda içersin ferah ferah, çık hadi!" dedi. Ve çıktım gittim. 
Yazının ana fikirlerine gelirsek. Benim için garsonlar bu dünyanın çilesini çeken canım insanlardır; onları kıran, üzen, üslubu düzgün konuşmayan karşısında beni bulur! Patronların çoğu biraz kötüdür ama bazıları daha kötüdür! Ben diş hekimi olmasam (ayyy hatta uzman diş hekimi olmasam, çok havalı oldu) mecburen her şeye susup işimi yapmak zorunda olacaktım biliyorum bilmez miyim. O azıcık para, emir kipli cümleler, garsonluk diye girip her şeyi yapmak... Bu düzenin değişmesi lazım! 
Var yaaa hâlâ belim ağrıyor yaaa, ne fıçıymış kardeşim! 

13 Mayıs 2024

Büyük kararların, yeni başlangıçların, sürpriz hikayelerin adamı

Ne kadar uzun zaman olmuş öyle yahu. Yine en gergin, en stresli anımda burayı hatırladım; riyakarlık diyince de ben gerçekten... 
En son nerde kalmışım? İstifa etmişim. Ohooooo, üstüne neler neler oldu! Ben oradan da istifa ettim! Anlatmaya nerden başlasam bilmiyorum ama doğaçlama bi yerden gireceğim, bu aralar burada takılacağım gibi duruyor bi süre. Keşke sen burayı okurken karşımda olsan da, omuzlarından sarsa sarsa "Sen nasılsın yaaa, sen anlat hadi!" desem. 
***
Ağustos 2023
Yeni iş yerime başladım. Aile yeri tamamen, herkes birbiriyle ya akraba ya memleketli ya komşu. Ben ve bi asistanım dışında herkes birbirini çok önceden tanıyor. Kimse kötü değil ama günler geçtikçe aklıma yatmayan şeyler olduğunu fark etmeye başladım. En basiti, parasını ödeyen hasta aylar sonra "Ben şimdi yaptırmaya karar verdim." diye gelebiliyor. (Bununla ilgili saçma sapan bi şey anlatacağım sonra.) Hatta şaka gibi ama, "Sonra veririm ben tedavimin parasını." diyenler bile gördüm. "Neyse," dedim, "Açma ağzını bi süre, çıkıntılık yapma." 
Sonra, bi diş hekimi olarak aldığım maaşların komikliğini fark etmeye başladım. Tamam, yazın iş değiştirilmezdi ama o strese, o yorgunluğa, o kadar diş sıkmaya, o kadar bel boyun ağrısına aldığım parayı gördükçe üzüldüğümü, hatta meslekten aşırı soğuduğumu fark ettim. Maalesef hâlâ şöyle bi hekimim çünkü, ağrısı olabilme ihtimali olan hastayı eve gidince dahi düşünüp üzülen. Bu kadar özenli çalışıp, hastalar için gerilip ay sonunda aldığım paraları, sigortamın asgari ücret üstünden yatırıldığını gördükçe (Bu o kadar fazla klinikte öyle ki.) iyice soğudum. 
Yine dayanayım dedim. İlk iki aydır, artar, hastaların oturunca her şey yoluna girer. Bu sefer de önüme daha farklı şeyler çıktı, iyice bunaldım. Zaten çok uzun yıllar aklımdaydı, bir tur uzmanlık sınavını denemek. Klinikte koordinatörle saçma sapan bir olay yaşayıp sinir krizi geçirince ertesi gün istifa ettim. (Bunu da anlatacağım daha sonra.) Ve uzmanlık sınavına çalışmak için eve kapattım kendimi. 
***
Sonrası kan, ter, gözyaşı! Alınan 12 kilo, porselen servis tabağına benzeyen yuvarlak bir surat, kocaman bir popo, stres, anksiyete... Ayyy, ben ne yaşadım ya! 
Doğru dürüst 4.5 ay eşşekler gibi ders çalıştım. 14 tane ders var, hayatım boyunca sandalyede bir gün içinde o kadar saat oturduğumu hatırlamıyorum. Öyle bir dönemdi ki. Bir anda beş parasız kaldım, kiramı, kredi kartımı annem karşılamaya çalıştı, babam zaten ortada yok. Eve daha yeni bi sürü şey almışım, millete borçlarım var. Evi kapatıp Adana'ya dönsem, nakliye fiyatını duydum bi tur ona üzüldüm, eşyaları koyacak hiçbir yer yok, koca ev! Benim kedim, annemin görme engelli kedisi; derken baya bi borçla ben İstanbul'da kaldım. Zaten önceliğimi de hep İstanbul'a vermek istediğimi bildiği için annem, "Bi şekilde hallederiz." dedi. 
Ama kazın ayağı öyle olmadı. Annem inanılmaz zorlandı, hazıra dağ dayanmadı tabii ki. Ben bir buçuk sene boyunca çalışırken biraz biriktirdim ama o da bitiverdi. E sınava çalışırken bi yandan maddi sıkıntıları da bilerek çalışınca inanılmaz stres yaptım. 
Hayatımda ilk kez stresten ağzım kurudu, gözlerim kupkuru oldu. Stresle sinir sistemi fazla aktive olunca böyle oluyormuş. 
Eşşekler gibi ders çalıştım, içim çok rahattı. Sınava girdim.
İstediğim gibi geçmedi. Yani daha doğrusu, hedeflediğim ve bence hak ettiğim şekilde geçmedi. Soruları kontrol ederken o kadar çok ağladım ki. Emin işaretlediğim sorular yanlıştı, en kötü netimi sınavda yaptım. Yeni yeni kabulleniyorum bu durumu. 
Önce bi tık fazla ağlamış olacağım ki, gözyaşlarımdan birkaç soruya eksik bakmışım. Tekrar kontrol ettim. O kadar da kötü değilmiş aslında, yani bi yerler oluyor gibi. 
Bu sefer de şu stres başladı. "Ya yanlış işaretlediysem, ya kaydırdıysam, ya yanlış hatırlıyorsam, o soruyu da aslında şöyle mi yapacaktım da böyle oldu!" Bu hislerim yüzünden günlerdir kaçta yatarsam yatayım 5'te ayaktayım. Bir de öyle yorgun değilim, baya ayaktayım, gün bitmiyor!
***
Mayıs 2024
Sınav perşembe açıklanıyor. Bütün alternatif planlarım hazır aslında. Kazanamazsam kendime bir şans daha verdim, bu sefer işe girip sınava çalışacağım. Ama stres konusunda kendime engel olamıyorum. Kazanamadım mı, planım hazır; kazandım mı, yine hazır. Ama çok zor başa çıkıyorum, hatta baş edemiyorum. 
Bir yandan gözüm korkuyor, 3 4 gün part time işe git, eve dön eşşek gibi çalış tekrar. Diğer yandan "Ya uzmanlık ya hiç." diyorum artık. Uzun uzun anlatacağım neden böyle dediğimi ama bi kere daha sınavı deneyip sonra mesleği tamamen bırakma fikrine o kadar yakınım ki şu an. Ya bi ajansta metin yazarlığı, ya yönetmen asistanlığı; bilmiyorum ama bir klinikte tam zamanlı bir hekim olmayı acı acı tattım sanırım. Ne aldığım para yaşadığım strese değiyor, ne akıp giden hayat, bütün hafta sonlarım... 2 yıldır yaptığım tek tatilin 3 günlük Bozcaada olması. İlk iş yerimde cumartesi 11-22 çalıştığım için doğum günüme 23.30'da varabilmiştim, uyuyakalmıştım kulüpte koltukta... Aklıma hep böyle şeyler geliyor. Annemle de konuştum, "Neyle nasıl mutlu olacaksan onu yap ama n'olur mutsuz olma, seni mutlu edecek maddi gücün olsun. Aksiyon almaya bak." dedi. 
***
Yani anlayacağın, perşembe büyük gün. Ona göre buraya gelir vıdı vıdı yaparım yine. İyisiyle kötüsüyle koca aylar geride kaldı. Ben Adana'da annemin yanındayım, sürekli dinleniyorum, hâlâ o yorgunluğumu atamadım, stres desen zaten... Bakalım neler olacak?

16 Temmuz 2023

İstifa ettim! Sonrası mı? Sonrası 'hayırlısı'

Birkaç yerle görüştüm. Şartlar berbat, piyasa çok kötü. İşverenlerin tavırları korkunç. Her görüşmeden sonra arkadaşlarımın "Nasıl geçti???" sorusuna attığım ses kayıtlarındaki küfür dozum yükseldi. Kimse 'diş hekimi' aramıyor, resmen 'köle' arıyorlar. 
Önce bi yer aradı cv'mi gönderdikten sonra. Zaten hemen aradıkları için gururum fena okşandı. Yer Cadde'de, hemen başladım hayal kurmaya. İşte eve yürüyerek dönüyorum, yürüyüş yaparak kilo veriyorum, cadde insanı oluyorum bi anda, zaten gelen hasta profili de iyidir, eve dönerken macro'ya uğrayıp avokado alıyorum... Görüşmek için randevulaştık izin günümde. Yakın arkadaşlarıma anlattım gideceğimi, "Ben de görüşmüştüm orasıyla." dedi ve şartları anlattı. Anlattıkça "Hassiktir lan ordan!" diye bağırmaya başladım. Paşalarıma bak sen. Aradım, "Şartlarınızı duydum, kesinlikle gelmeyeceğim." dedim, yüzüme kapattılar. 
İlk yer böyle elendi. "Yılmak yok!" dedim, bakınmaya devam ettim. Sonra bi yer daha aradı, eve tek minibüs, e5'in dibi. İçerisi fotoğraflardan iyi duruyor, yorumlar da iyi. Görüşmeye gittim iş çıkışı, nasıl heyecanlıyım anlatamam. "Bu sefer olacakkk!" diyorum, "Oldu bu iş!" Klinik sahibi geldi. Kağıda şartları yazmaya başladı. Eski çalıştığım kurumsal yerden daha kötü, kesintiler tamamen aynı, bi de gülerek anlatıyor bana. Ben "Gerçekten bunları kesiyor musunuz?" diyorum, adam "E evet, tabii ki." diyor. Böyle karşısında ellerimi dişlerimi sıkıyorum. "Tek gün tatil, 3 gece nöbeti." diyor, "Ulan ben o zaman niye işimden ayrılıyorum!" diyorum. Birbirimizden kesinlikle elektrik alamadığımız için hiçbir şey demeden ayrıldık. Bi de adam çok heyecanlanmıştı bizim okulu beş senede bitirebildim diye. 
Sonra eve yine tek metro ama bi tık havaalanına yakın bi yerden aradılar. "İsmi bi tanıdık lan buranın." derken bi baktım çok yakın bi arkadaşımın çalıştığı klinik. Hemen aradım arkadaşımı, "Böyle böyle." dedim, şartları söyledi. Hiç fena değil, hatta baya iyi. Oradakilerle de görüşmek için randevulaştık. O arada da bayram tatili başladı, ben Bozcaada'ya gittim. Tatilin son günü meze tabağım önümde, tıkınıyorum, arkadaşım aradı. "Tolga yaaa, almışlar birini. Aşırı üzüldüm. Yeni gelen kızı da hiç sevmedim yaaa!" dedi. 
Resmen kalbimin kırılma sesi Çanakkale'den duyuldu. İçimi müthiş bi karamsarlık kapladı. Yeni yer aramayı bırak, meslekten buz gibi soğudum. "Lanet olsun ya!" dedim, "Ben mesleği bırakıyorum abi, reklam yazarı olacağım!"
Yazdıklarımda abartı hiç yok. Reklam yazarlığı öğretmenime yazdım, iki sayfa bi mesaj, "Ben mutlu değilim, mesleği bırakmayı düşünüyorum." dedim kısaca. O da bana dünyadaki bütün mantıklı insanlar gibi "Tolgacım, yeni bi iş bulmadan sakın iş yerinden istifa etme." dedi ve bana birkaç yerden bahsetti. 
Şimdi hooooop, bundan tam bir yıl iki hafta öncesine gidiyoruz.
Okul bitmiş sonunda, son gün tüm puanları tamamlamışım, diplomamı alışım kesinleşmiş. Üzerimde inanılmaz bir mutluluk var, bir ay sonra da mezuniyet var, hayatımın en güzel dönemi. Onlarca kursa gitmişim, o yoğunluğuma rağmen delilerce yazmışım, her şey çok güzel. Sporla 12 kilomu da vermişim, keyfimden ölüyorum. 
O arada 3 ay kadar Reklam Yazarlığı Kursu da almışım, "Ben mesleğimi bulmuşum." falan yapıyorum herkese. Mimar arkadaşımla beraber hemen bana bi cv hazırladık, reklam ajanslarına göndermek için. Kocaman bir mektupla, "Ben aslında diş hekimiyim ama bu meslek için yaratılmışım, n'olur beni işe alın!" temalı, cv'mi ajanslara göndermeye başladım. Yaklaşık on tane yerden sonra beni aradılar bi yerden, "Sizi çok merak etti ajans sahibi, görüşmeye gelir misiniz?" diye. "Ah." dedim "Bebeğimm, koşarak gelirim!"
Yer Fulya'da. Fulya'ya bayıldım bu arada semt olarak. Sadece bi tık sapa, mutlaka bi yerde inip baya bi yürüyeceksin. Ben de karşıda oturuyorum, Bostancı Lunapark'ın oradayım. Bi tık gidiş geliş zor ama yazma aşkına değer yaaa! İş görüşmesine gidene kadar sular içinde kaldım bu arada. Kadın beni yolda duş aldım falan sanabilir. 
Hemen bi dipnot geçiyorum. Tam o aralar, ev sahibimiz bizi evden çıkarıyor, kesinleşti, kiralar uçmuş vaziyette. Minimum altı yedi oldu (şu an 15 oldu), ben ikiye oturuyordum. Ve annemin net kararı, "Eğer yeni eve çıkmak istiyorsan çalışıp kendin ödersin, altı sene ebemizi ağlattın, yetti artık!" Kadın da haklı, hiçbir şey diyemiyorum. 
Ajansa gittim. Tam böyle derste anlatılan gibi, inanılmaz güzel, herkesin kendi bilgisayarı var. Baya baya konuşuyorlar "Şu marka için şu hazır mııı?" falan. İçim bi hoş oldu. Ajans sahibi geldi. İşte uzun uzun konuştuk. Çok şaşırdığını, yazdıklarımı merak ettiğini, yaptığım şeyin büyük cesaret gerektirdiğini ve inanılmaz saygı duyduğunu söyledi. Yazdıklarıma baktık beraber, beğendi, kadının yüz ifadesi çok tatlı bu arada, o beğendikçe ben mutlu oluyorum. O an ben tabi başladım hayal kurmaya. Çoook büyük bi reklam yazarı olmuşum, işte 'hem diş hekimi hem reklam yazarı' diye beni Gör Beni'ye çıkarıyorlar, Armağan Bey'le sohbet ediyorum. Sonra şartları söyledi...
"Üç ay boyunca bin tl veriyoruz, sonra işe alıyoruz..." Sonrasını dinleyemedim maalesef.
Bin mi? Ulan benim Marmaray param daha fazla binden! Yeni evimin kirasını bırak, faturaları bile ödeyemem ben bununla! Üç ay bi de... Kibarca reddettim ve eşek gibi klinik aramaya başladım. Sonra da istifamı geçen hafta verdiğim yeri buldum. 
.....
O meze tabağıma bakarken aynı dönemeçteydim işte Bozcaada'da da. "Yine denemeliyim ya şansımı başka sektörde." dedim, karşımda arkadaşım var, inanılmaz mutsuzum, tatilini de rezil ettim çocuğun son gün. Sonra annemi aradım, "Ben mesleği bırakıyorum." dedim, "Yazar olucam ben!" dedim. Artık kadın bu cümleyi duymaktan o kadar bıktı ki... "Ne bok yersen ye oğlum ama n'olur aç kalma, mutsuz olma." dedi. 
Ertesi gün arkadaşım tekrar aradı. "Kız istifa etti bi günde. Gel görüşmeye hemen." dedi. Hooop benim ruh hali değişti mi anında. Tekrar diş hekimi oldum mu... "Tamam canım Pazartesi geliyorum hemen." dedim mi ben... 
Kalktım görüşmeye gittim. Bi geldim, kimse yok. Ne klinik sahibi ne resepsiyonda beni arayan kişi. Çıkmışlar beklemeden. Yaptıkları çok ayıptı, sinirlerim inanılmaz bozuldu. Cehennemin dibinden kalktım geldim çünkü, yetişemem diye kıç kadar yolu taksiyle geldim. Resepsiyondaki diğer kız özür diledi ve aradı birilerini. "Ben sizinle görüşeceğim, kusura bakmayın." dedi. 
Neymiş, klinik sahibi önce bir ay kendisini izlememizi istiyormuş. Anestezi yaptırıyormuş, küçük işleri veriyormuş. Ben bi afalladım. Ulan ben sadece bi cumartesi günü 20 hasta baktığımı biliyorum eski iş yerimde, üç odaya ayrı ayrı hasta oturtup! Ne izlemesi, ben yeni mezun muyum! Ki onu da geçtim, zaten okulda biz üç sene hasta bakıyoruz, yeni mezuna dahi izletmek ne demek! Kibarca kesinlikle izlemeyeceğimi, bir senedir dur durak bilmeden hasta baktığımı, aradığım şeyin bu olmadığını, başhekime bunu aynen iletmesini söyledim. Beni oradan da aramadılar tekrar. 
En son, artık kendi çalıştığım yere şükrederken, beni bi yerden aradılar. İnanılmaz kibar bi şekilde görüşmeye davet ettiler, cv yolladığım ilk yerlerden, ben cevap alamam sanıyordum hatta. Sonra bi baktım, okuldaki asistanlarımdan birinin çalıştığı yer. Eve aşırı yakın, yaptıkları işler güzel, yorumlar iyi. Kalktım görüşmeye gittim. Asistanıma sormuşlar beni, o da bana referans olmuş. Referansla gidince şartları dahi ben belirledim resmen. İçime inanılmaz sindi ve kabul ettim. 
İstifa ettim kabul ettikten sonraki gün, mektubumu yazdım. Herkes şok oldu. Ben de çok üzüldüm ama bazen risk almak gerekiyor sanırım daha mutlu olmak için. 
Haftaya pazartesi başlıyorum yeni yerimde. Umarım, her şey çok güzel olur. 

29 Haziran 2023

"78'den 96'ya; gurbette 18 kilo nasıl alınır?" belgeseli

Burada anlatamayacağım bi nedenden spora başladım geçen sene. Yani şöyle söyleyeyim, bütün özgüvenim yerle bir oldu. "Ayy, tamam senin artık ayvayı da geçen koca bi göbeğin var ama olsun yüzün güzel yaaa!" günlerinin bittiğini hissettiğim bi an yaşadım.
Çocukluğum boyunca, hatta ne çocukluğu ya, İstanbul'a gelene kadar hep çok zayıftım ve çok uzun boyluydum. Ama inanılmaz yemek yiyordum. Herkesin bana bakıp söylediği iki şey vardı: "Ne güzel yaaa yiyip yiyip böyle incecik olmak!" ve "Ben senin kadar yesem götüm dünya kadar olur." Hepppp nazar heppp! 
Her şey üniversitenin ilk senesinde başladı. Tamam kabul ediyorum, aşırı sağlıksız beslendim. Yani şöyle anlatayım, üç tane orta boy pizza söylüyordum iki güne bir. Ya da Mc'den iki menü. "Hahahayyttt, ye anacım ye ne kilosu." diyip patatesleri ağzıma tıkmam da cabası. İstanbul'a 78 geldim, hooop, oldum mu sana 81. 
Ama en kötüsü benim kiloyu bölgesel almamdı. Kollar bacaklar incecik kalmaya devam; göt, yanak ve göbek hoooooyyyydaaa! Takmadım, "Yüzün güzel senin!" dedim, yemeye devam ettim. Bu arada her öğünümden sonra uyuyorum, inanılmaz bi ağırlık çöküyordu. 
Sonra ben uzuuuun bi süre tartılmadım. Aynı şekilde yemeye devam ettim ama. Kendi yemeğimi yedim, masada kalanları yedim, arkadaşlarımın bitiremediklerini yedim, ısırıp bıraktıklarını ağzıma attım. "Sen söyle bi şeyler yaa, ben yerim her türlü." dedim, onları da yedim. Hatta hikayenin sonu sanki "Masayı da yedim. Arkadaşımı da yedim." gibi olacaktı. Yemedim ama...
Mesela Adana'ya gittim memlekete. Bi dayım var, o dönem kendisi 180 kiloydu, mide ameliyatı oldu sonra. Beni davet etti kebap yedirmek için. Gittik annemle. Ben birinciyi yedim, ikinciyi yedim, üçüncüyü yedim. Tam dördüncüyü isterken 180 kilo dayım bile "Oğlum yeter salak mısın sen!" diye bağırdı. Ne var dayı yaaa!
Ayyy, çok yiyordum ama çok mutluydum var ya! Böyle bi borcam pastayı kaşıklaya kaşıklaya bir anda bitiriyordum. Kıyamam, annem de ne desin, "Gurbetten geldi benim evladım, yesin yarasın." diye dua ediyordu, kızsa da belli etmiyordu. Oyyy, çilekeş anam, keşke "Yarasınnn!" demeseydin yaaa! 
Yaz başı geldi. O kadar çok şortum var ki, kışlıkları kaldırırken "Bi' deneyeyim bari." dedim. Kimisini üst bacağımdan yukarı çekemedim, kimisinin düğmesi bırak kapanmayı diğer ucu ile yaklaşamadı bile... "Lannnnn!" dedim, "E bana bi şeyler olmuş! Hani ben yiyip yiyip kilo almıyordum ya!" Bi tartıldım... 90... 
Lan 80'ler nerde? 81'den 90'a geçmek ne demek! Allahımmmmm! Ben o aralıkta n'aptımmm! Sayıları da mı yedim yaa!
Kiloma üzülmekten yemek yemeye devam ettim. İyice sağlıksızlaştığımı hissediyordum ama kendimi durduramıyordum. Yani şöyle bi sahne hatırlıyorum, elimde koca bi paket Milka var ve kilo alışımdan bahsederken hüzünlü bi şekilde onu koparıp ağzıma atıyorum. 
Ama annemin "Kilo yakıştı sana yaa. Yanaklara bak, lop lop et oldu." diyişi kulaklarımda bi yandan. E yakıştı madem, ben bi tabak daha alayımmm! 
Sonra ne mi oldu? Okulun o berbat gergin dönemi, hastaları yetiştiremiyoruz, puanlar aşırı yüksek. Sürekli Maltepe'de yakın arkadaşlarımda toplanıyoruz. Herkes okuldan nefret etmiş halde, her gün bir dizi veya film izleyip tonlarca poşet abur cubur yiyoruz. Pardonnn, benden kalanları arkadaşlarım aralarında bölüşüyor hatta! Garibanlara hiçbir şey bırakmıyorum çünkü!
Hasta bakarken giydiğim formadan göbeğim çıkmış halde. Kıçım, dağları devirecek cinsten. Yanlışlıkla arkadaşımın yüzünü ezmişim kıçımla hatta, kızın burnu iki gün acıdı! En yakın arkadaşlarım "Tolga, yeter, yiyip yiyip uyuyorsun bak, Allah korusun hasta olacaksın!" diyor. Ama yok yok yok! 
(Ufak bi not geçeyim. Bu yazı benim kendi kilomla barışamayışımın, sağlığımın az kalsın elimden gidiyor oluşumun hikayesi. Herkesin kilosu kendine, kimseyle dalga geçmiyorum, yargılamıyorum. Bütün yazı kendimle yüzleşmemi anlatıyor aslında. Ben aynaya baktığımda kilolu halimi beğenmiyorum, sen beğenirsin, hatta daha sağlıklı buluyorsundur. Ya da sistemik bi problemin vardır, kilo veremiyorsundur. N' olur kötü hissetme! Kim nasıl isterse öyle yaşasın, öyle yesin. Yiyin anacım, ohhh, sefamız olsun!)
Sonra "Ben tekrar bi tartılayım ya." dedim, topladım cesaretimi. Bıraktım elimden Luppo'ları, tartıya çıktım. 96! Doksan altı! 78 kilo başladığım İstanbul maceram 96 ile devam ediyor yani! N'aptım, gurbette gurbetçileri de mi yedim! Köprüyü, karşıyı, Kadıköy Pendik minibüsünü, marmarayı da mı yedim ya! Hani kilo yakışıyordu bana, aynadaki beni neden şu an çok sevemedim! 
Ertesi gün, Adana'dan uzun zamandır görmediğim iki arkadaşım geldi. İşte ne olduysa o gün oldu. Burada anlatamayacağım bi olay yaşadım onların yanında. Ve ertesi gün spora yazıldım. 
Bundan önce üç kere spor salonuna yazılmış, parayı peşin vermiş ve sadece bir kere gidip bırakmış bir insan olduğum için annem bana asla inanmadı, paramızın yine boşa gideceğinden çok emindi. Bu sefer öyle olmadı ama. İnanılmaz diyet yaptım, haftanın beş günü spora gittim. Şekeri hayatımdan tamamen çıkardım. (Sonra geri soktum ama neyse.) Ve iki ayda hooop 84 oldum. 
Yani güzel etkilerinden bahsetmek gerekirse artık yemek yiyince uykum gelmiyordu. Bunda porsiyon kontrolü yapmamın da etkisi var muhtemelen, dünyaları yemiyordum artık. Özgüvenim tekrar arttı, o şortlarıma girebildim. Hatta artık bi yerden sonra "Tamam Tolgacım, yeter zayıfladın, artık hacimlenme zamanı!" dediler bana. (Bu arada, cuma spor çıkışından pazartesi sabaha kadar alkol o bu şu, diyeti bozuyordum maalesef.) 
İşe başladıktan sonra spor hocasıyla çalışmaya başladım. İşte o noktada bi salaklık yaptım. Adamla o kadar samimi oldum ki, beraber kilo aldık. Spor yapıp yapıp birbirimize pizzacı öneriyorduk. "Yeme şunları." diyordu, "Amaannn, nasılsa arkadaş olduk, o beni çalıştırır yaaa!" diyip ciddiye alamadım adamı. Adama da nazar değdirdim, müthiş bi ikiliydik gerçekten.  
Sonra deprem oldu. Akrabalarımız evsiz kaldı, arkadaşlarım vefat etti, annemler Adana'daydı ben burada kafayı yedim. Sporu falan tamamen bıraktım ve yeme atakları geçirdim. Gerçekten atak diyorum bunlara çünkü düşünmekten ve üzüntüden kafayı yediğim zamanlarda önce dev gibi bi tavuk döner söylüyordum, sonra yarım kilo profiterol. Ancak öyle sakinleşiyordum. Bunu haftanın üç dört günü yaptım. Tekrar kilo aldım. Eskisi gibi olmadım ama aldım, yine aynadaki halime canım çok sıkıldı. Ama bu bi dönem, geçecek, dedim. 
Çok uzattım yazıyı. Şimdi spora tekrar başladım, yediklerime bazen dikkat ediyorum bazen edemiyorum ama fena değilim. Şunu net bi şekilde öğrendim. Artık su içsem yarıyor arkadaşlar, eskide kaldı o yiyip yiyip kilo almama günleri. Ayağımı denk almazsam kilo alanzi yani. 
Şimdi vücudumu seviyorum, biraz hacimlendim, kas aldım. Haftada üç spora gitmeye çalışıyorum. Keyfim yerinde. Bazen gözüm dönüyor ve delilerce yiyorum; onda da hemen uykum geliyor zaten, vücudum dengesini şaşırıyor, "Ayağını denk al." diyorum hemen. Vay beee, bayramda bile spor salonuna gittim yaaa, ben ne sportif bi adam olmuşum yaa!